• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2014-03-20
  • "İkinci Cumhuriyetçi" liberallerin dahi ayakları bugün suya ermiş durumda. "Faşizm ve otoriterleşme yönünde bir gidiş"ten söz ediyorlar

    İç savaş tartışmaları” bağlamında aktaracağımız aşağıdaki ikinci metin, yaklaşık 6 yıl önce (2008 Eylül-Ekim ayları) Ufuk Çizgisi dergisinin mutfağında tartışılan bir yazının bir parçası. “Dünyada ve Türkiye'de Gidiş” başlığını taşıyan 22 sayfalık genel bir 'dönem tahlili'nin son bölümü.

     

    Bu yazı da o dönem kolektife 'makas değiştirtme' çabası içinde olan küçük burjuva sağcı aydın özentilerinin oportünist salvolarıyla karşılandı. Öyle ki, çözümlemenin dünya bölümünde “reel ekonomi” kavramının tırnak içine alınmadan kullanılması bile “olay” oldu.

     

    İşin ilginci, devrimci pratik diye bir derdi kalmamış bu küçük burjuva aydın özentilerinden kimileri – çözümlemenin şimdi yayınladığımız son bölümünü kastederek- “o bölümdeki ruh, heyecan ve mücadele azmi kanımca doğru ve sarsıcı bir devrimci temelde ve isabetli biçimde ifadelendirilmiş. (O) bölümü ben ayrı bir yazı görüyorum. Bizim manşetimize koymamız gereken yön verici bir yazı...” olarak değerlendirirken bu oportünizmin elebaşısı ”bu yazı sınıf/emek eksenli bir strateji ve taktik önermiyor” (!!!) iddiasında bulunabiliyordu.

     

    Zaten o tartışma asıl olarak bu devrimci pratik kaçkınlarının nasıl iflah olmaz birer Bernsteinci ve “ikinci Cumhuriyetçi” haline geldiklerini bir kez daha gösterdi.

     

    Düşünün ki, 2008 Ekim'i gibi bir tarihte bu oportünist elebaşı, o dönem tahlilini aklınca mahkum etmeye çalışırken, aylar önce patlak vermiş olan krizi hala sınırlı ve geçici bir “finans krizi” sığlığı içinde görmekle de kalmayıp:

     

    ABD ve belki biraz da İngiltere dışında öyle fazla derin sarsıntılar yaratmaz, ayrıca burjuvazinin durumu tekrar kontrol altına alıp stabilizasyonu sağlama imkan ve yetenekleri hala güçlü ve daha baskın, dolayısıyla hayallere kapılmamak gerekir” diyebiliyordu.

     

    Kapitalizmin sorunlarını aşma gücüne ve yeteneklerine sistem yandaşlarına rahmet okutacak ölçüde güven duyan bu Bernsteincılar (“Devrimci hareket bugüne kadar kapitalizmde sadece krizleri ve kriz öğelerini gördü. Halbuki aslolan üretici güçlerdeki gelişmedir...” görüşündeydiler; sistemin “daha en az 30-40 yıl sürecek bir istikrar dönemi içine girdiğini” ileri sürüyorlardı) Türkiye'ye ilişkin olarak da “faşizmin çözülüp geri de olsa liberal bir demokrasinin geliştiği” iddiasındaydılar. Bu konuda da “ikinci Cumhuriyetçi” liberallerle yarışan bir iman sahibiydiler.

     

    AKP'nin ideolojik hegemonyasını inşa sürecine paha biçilmez bir katkıda bulunan bu liberal masalı, kelimenin sözlük anlamıyla da ruhunu satmış olanlar dışında kalan “ikinci Cumhuriyetçi” elebaşılar dahi bugün 'unutmuş' ve 'yutmuş' durumdalar. Son bir-iki yıldır onlar bile “otoriterleşme ve faşizm yönünde bir gidiş”ten söz edip “büyüyen iç savaş tehlikesine” dikkat çekiyorlar.

     

    Arşiv unutmaz” sekmemizde iki haftadır bu konudaki kimi eski tartışmaları hatırlatmamızın nedeni de konunun kazandığı bu güncellik zaten.

     

    [....]

     

    IV) ÖNÜMÜZDEKİ OLASILIKLAR-YAKALANMASI GEREKEN TEMEL HALKA

     

    Lenin, proletaryanın devrimci öncüsünün belirli bir tarihsel kesitteki taktiğinin doğru ve isabetli olabilmesi için en başta, süreç üzerinde etkili olabilecek güç ve dinamiklerin bütününün nesnel bir değerlendirmesine dayanmak zorunda olduğunu söyler.

     

    Fakat bu “bütünü” dikkate alıp göz önünde bulundurma mecburiyeti, bütün etken ve olasılıkların alt alta sıralanıp aynı kefeye konulduğu bir belirsizlik hali yaratmak anlamına gelmez. Kaldı ki burada söz konusu olan zaten taktiğin temelidir, kendisi değil.

     

    Devrimci bir kavrayış açısından taktik, amaç ve işlev olarak da yol gösterici olması gereken bir eylem kılavuzudur.

     

    Lenin ikinci olarak, hesaba katılmaları gereken bütün etken ve dinamiklerin statik olarak değil dinamik olarak ele alınmaları gerektiğini vurgular. Bu noktada altını özellikle çizdiği iki noktadan birincisi süreçlere materyalist bir yaklaşımın temel koşulunu hatırlatır; ikincisi ise bunun yapısalcı bir determinizm ya da mekanik bir materyalizmden farklı olarak diyalektik bir karakter taşıyabilmesinin temel ve zorunlu gereğini ortaya koyar.

     

    Bunlardan birincisi- “ bu hareketin yasaları, her sınıfın varlığının ekonomik şartlarından doğar”- süreci biçimlendiren güçler ve dinamiklerin hareketinin temelini, kaynağını gösterir bize; fakat bu, hareketin/eylemin/sürecin akışı ve biçimlenişinin karşımıza her zaman “ekonomik” bir form altında çıkacağı anlamına gelmediği gibi ekonomik etken dışındaki etkenlerin önemsiz ve etkisiz oldukları anlamına hiç gelmez.

     

    Devrimci taktik önderlik açısından Lenin'in vurgularındaki özellikle de kriz süreçlerinde asıl önemli ve tayin edici olan yön ise, onun “hareket”in özelliklerine ilişkin alt çizmeleridir:

     

    1)Hareket sadece geçmiş açısından değil, aynı zamanda gelecek açısından da dikkate alınır”;

     

    2)Yalnızca yavaş değişmeleri gören ‘evrimcilerin’ yüzeysel anlayışına göre değil, diyalektik bir şekilde incelenir”.

     

    Bunlardan birincisi, devrimci bir taktiğin temellerinin sadece bugünün dünden farkını gören, bu anlamda tamamlanmış süreçlerin geriye doğru çözümlenmesi ile yetinemeyeceğini, geçmişle ve bugünle olan bağlantısı içinde geleceğin de dikkate alınması, asıl bunun öngörülmeye çalışılması gereğini hatırlatır.

     

    İkinci vurgu ise, bu öngörü sırasında, “beklenmedik, ani sıçramalarla karşılaşma” olasılıklarını aklına hiç getirmeyen evrimci yüzeyselliklerin “rahatlığı” ve “gevşekliğinden” uzak durulması mecburiyetinin altını çizer.

     

    Devrimci taktik önderlik sanatının -kuşkusuz sadece burada andıklarımızla sınırlı olmayan-Leninist esasları ile içinden geçtiğimiz sürecin somut özgünlüklerinin mümkün olduğunca eksiksiz ve isabetli kavranışı söz konusu olduğu sürece, sürecin yüklediği öncü sorumlulukların kavranışı da karşılaşılabilecek en kötü olasılıklara dahi hazırlıklı olunması da problem olmaktan çıkar. Tehlikelerin ve fırsatların, güçlü ve zayıf yanların devrimci bir bütünlük ilişkisi içinde daha net olarak görülmesi, önceliklerin doğru belirlenmesi, bu arada düşülebilecek yanılgılar ve hataların iş işten geçmeden düzeltilebilmesi bu temel doğru atıldığı sürece daha kolay ve mümkün hale gelir.

     

    Önümüzdeki süreçte karşılaşılması muhtemel olasılıklar hesaplanmaya çalışılırken, sürece damgasını vuran özgünlüklerin yanında yaşanan rejim krizinin özgünlüklerinin de doğru yakalanıp bunlardan doğru sonuçların çıkarılması tayin edici bir önem taşıyor.

     

    Bugün Türkiye'de yaşanan rejim krizi, ne Türkiye'nin siyasi tarihinde daha önce yaşanan krizlere benziyor ne de rejim krizlerinin genel tipik özellikleri çerçevesi içinde kalıyor.

     

    Krizin asıl olarak burjuva karşı devrim kampı içindeki bölünme ve iç çatışmaların keskinliğinden (iktidar savaşımı) kaynaklanıyor olması, onu Türkiye'nin daha önce yaşadıklarından farklı kılıyor. Krizin sadece siyasal üst yapı ile sınırlı kalmayıp toplumun da artık eskisi gibi olamadığı, kendisine yeni bir form bulup yeni bir varoluş tarzı edinmeye çalıştığı, bu yüzden dengesini henüz tam bulamadığı, her türlü savrulmaya açık bir toplumsal kriz koşullarında, onunla birleşik olarak yaşanıyor olması mevcut rejim krizini genel kriz modellerinden ayırıyor. Bu özelliğiyle durum Türkiye'de de 1930'ların Avrupası'na benzer çizgiler taşıyor.

     

    Krize özelliğini veren bu toplumsal kriz etkeni, sadece eski konumların kaybı ve sınıf yapılarının değişmesi ile sınırlı olarak düşünülmemelidir. Temelinde tabii ki bu olmakla birlikte, geleneksel konumların ve aidiyet biçimlerinin kaybolması yanında ideolojik-kültürel yönlerden de bir boşluğa düşme, geleneksel moral değerler ve alışkanlıkların dahi yitirilip farklılaştığı bir akışkanlık ve arayış halidir bu. Bundan ötürü de her türlü savrulmaya açıktır, en absürd eğilimlerin dahi özellikle de orta sınıflar ve küçük burjuvazi içerisinde kolayca taraftar bulabileceği, bu anlamda devrimci fırsatlara olduğu kadar çok ciddi tehlikelere ve savruluşlara da gebedir.

     

    Nitekim 1930'ların Avrupası'nda, komünistlerin değerlendiremediği ortamı değerlendiren faşizmin o yığınsal gücü toplayabilmesi de bu yönüyle benzer bir toplumsal konjonktür sayesinde mümkün olmuştur. Cem Uzan gibi her yönüyle çürümüş bir kan emicinin ucuz pop milliyetçiliğinin bile hem de Ege, Akdeniz ve Trakya bölgeleri gibi kapitalist ilişkilerin daha gelişkin olduğu, ilerici özellikleriyle tanınan, dünyaya açık, eğitimli bölgelerde yığınsal bir destek bulabilmiş olması bu yönüyle ciddi bir uyarı özelliğine sahip göstergelerden sadece biridir.

     

    Bu toplumsal akışkanlık hali, zaten bir dengesizleşme hali olarak krize daha kaotik bir karakter kazandırır. Doğrusal olmayan ters akıntılarla bu durumda daha fazla karşılaşılır. Belli bir yöne doğru olan gidiş, bazı etkenlerin hareketindeki göreli farklılaşma, bazen “küçük bir dokunuş” özelliğine sahip yeni bazı etkenlerin devreye girmesiyle kolayca ters yönde bir akıntıya da dönüşebilir. Bu anlamda bu tür kesitler “ani sıçramalara”, “beklenmedik” gelişmelere daha da açık kesitlerdir, bazı şeylerin öngörülebilmesi böylesi kesitlerde daha da güçtür, görüntüler çok sık yanıltıcı olabilir.

     

    Tarihte komünist partilerin ve devrimci örgütlerin gafleti olarak adlandırılan durumlar genellikle bu tür kaotik evrelerin arkasından yaşanmıştır.

     

    1930'ların Avrupası'nda olduğu gibi bugünün Türkiyesi'nde de bu toplumsal dengesizlik ve onun ürettiği saldırgan ruh hali, kentli orta sınıflar içinde çok daha belirgin biçimlerde kendisini gösteriyor. Özellikle orta sınıflar içindeki konum kaybının ivmelendiği 2001 krizi sonrası bu ruh hali, Kürt düşmanı şoven yönü daha baskın olan militan bir orta sınıf fanatizmine dönüştü. 28 Şubat sonrası sermayenin iki kesimi arasındaki iktidar savaşları bile toplumsal planda asıl olarak 'orta sınıflar savaşı' şeklinde cereyan etti.

     

    Tarihte milliyetçilik genellikle taşraya dayanmış, vurucu güçlerini asıl olarak taşra küçük burjuvazisi ve köylülükten derlemiştir. Günümüzde ise milliyetçiliğin hem de en kudurgan biçimlerinin asıl fanatik gücü, konum kaybı içindeki kentli orta sınıflar ve küçük burjuvazidir artık. Neoliberal dönüşümün tarihsel özgünlüklerinden birini de bu oluşturuyor zaten.

     

    Türkiye'de bugün bu etken, ideolojik planda Kürt düşmanı şoven milliyetçi yönü baskın genel bir sağcılaşma üretiyor. Bu eğilim siyasal planda özellikle AKP ve MHP'ye kan taşıyor. İşçi sınıfı içinde dahi özellikle genç kuşaklar içerisinde MHP ya da BBP gibi faşist çeteler kitlesel bir güç toplayabiliyorlar. Kolaylıkla harekete geçirilebilen linç güruhları ya da emekçi semtlerinde yoksulluk ve geleceksizlikle birlikte ahlaki-moral çöküntü ve çürümeden de beslenen mafya tipi örgütlenmelerin dal budak salması bu olgunun başka dışa vurum biçimleridir. Keza Hırant Dink ve rahip Santoro suikastleri ile Malatya'daki misyoner katliamında karşımıza çıkan gözü dönmüş tetikçileri üreten bir bataklıktır bu zemin.

     

    Buradaki asıl tehlike, saldırgan milliyetçi bir eksende şekillenen bu toplumsal dengesizleşme ve akışkanlık halinin -özellikle de Kürtler söz konusu olduğunda- kitlesel şiddet eylemlerine girişmeye çok açık, adeta “hazır” olmasıdır. Faşizm ve gericiliğin, 25 yıldır süregelen Kürt savaşı dışında Bosna, Çeçen ve Afganistan savaşlarında askeri deneyim kazanmış militan güçleriyle de enine ve derinlemesine nüfuz ettiği bu toplumsal doku, istenildiği taktirde bugün sadece “içerden” bir güç tarafından değil “dış” bir güç tarafından da kolaylıkla provoke edilip harekete geçirilebilir.

     

    Nitekim karşı devrim kampı içindeki iktidar savaşımının taraflarından biri olarak ulusalcı cephe içindeki Ergenekon kliğinin, tam da bu temelde bir iktidarı ele geçirme stratejisine sahip olduğu bugün somut kanıtlarıyla açığa çıkmış bir gerçek olarak karşımızdadır.

     

    Dolayısıyla, sadece Kürt sorunundaki bir gelişmeden dolayı değil belki onun tamamen dışında bir etkenin -örneğin enerji savaşlarının kızışması ya da 2001'dekine de rahmet okutacak bir iflaslar ve işsizlik dalgası yaratacak olan gelmekte olan krizin vb.- tetiklemesiyle bu şoven milliyetçi öfke birikiminin harekete geçip 12 Eylül öncesinin Maraş katliamına benzer, siyasal-ruhsal kopuş ve düşmanlaşmanın boyutları düşünülecek olursa çap ve yayılma hızı bakımından onu da kat kat aşan kitlesel kırım girişimlerine kalkışması olasılığı hiçbir gerekçeyle küçümsenip hafife alınamaz.

     

    Öte yandan, küçük burjuvaziyi de içerecek tarzda kentli orta sınıflar özelinde daha belirgin çizgiler kazanmış olarak karşımıza çıkan her türlü savrulmaya açık bu dengesizleşme halinin sadece bu sınıflarla sınırlı kaldığını düşünmek yanlış olur. İşçi sınıfını da içeren, onu da kesen bir alt üst oluştur bu.

     

    En başta, işçi sınıfı da bütün sınıfların geleneksel konumlarını sarsıp yapılarını değiştiren sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik değişikliklerin dışında kalmış değildir. İkincisi, işçi sınıfı bu kentli sınıfların uzağında, onlardan yalıtık değildir, tersine özellikle de küçük burjuvazi ile günlük yaşamda bile iç içedir. Üçüncüsü, kapitalizmin görece geliştiği bütün toplumlarda kentli orta sınıflar, taşrayı da peşinden sürükleyecek şekilde toplumun diğer alt sınıflarını ideolojik bakımdan etkileme gücü yüksek bir toplumsal-siyasal güçtür. Bugünün Türkiyesi'nde olduğu gibi devrimci bir öncüden, bilinç ve örgütlülükten yoksun olduğu koşullarda işçi sınıfı da onun çekim alanına girmekten kendini koruyamaz.

     

    Dolayısıyla bu noktada sorun, işçi sınıfının devrimci öncülerinin karşısına daha özel bir önem kazanmış olarak, sınıfın kazanılması ya da kaybedilmesi, sınıf hareketinin sadece bugününün değil geleceğinin hangi çizgide şekilleneceği sorunu olarak çıkmaktadır.

     

    Toplumun yerleşik yapısı, dengeleri, anlayış ve alışkanlıklarının kökten sarsılıp değişime uğradığı bir 'kriz' süreci olarak toplumsal kriz süreçleri de aynı anda yeniden yapılanma süreçleridir. Bu anlamda, işaret ettiğimiz dengesizleşme ve akışkanlık hali, ekonomik bakımdan olduğu kadar siyasal ve toplumsal yönlerden de yeni bir varoluş biçimi, yeni bir mecra, yeni bir denge arayışıdır.

     

    İşte bu noktada, bu arayışa hangi sınıf güçlerinin, hangi dünya görüşü temelinde, ne ölçüde müdahil olup ne kadar yön verebildikleri sorusu tayin edici bir önem kazanır.

     

    Özellikle de işçi sınıfı hareketinin yeniden yapılanması söz konusu ise, komünistler için bu sadece muazzam bir fırsat anlamına gelmekle kalmaz; aynı zamanda büyük bir tarihsel sorumluluk anlamına gelir. Hangi gerekçeyle olursa olsun bu konuda sergilenecek her türlü kayıtsızlık, ihmal, savsaklama ya da öteleme, sadece günün değil geleceğin de sorumsuzca harcanması anlamına gelir.

     

    Türkiye devrimci hareketinin bütünü, ama en başta da komünist bir öncülük iddiasının sahibi olarak biz bugün böyle bir tarihsel kavşaktayız, böyle bir tarihsel sorumlulukla karşı karşıyayız!..

     

    Dönemi belirleyen dinamiklerin ve içerdiği olasılıkların ele alınışı sırasında yakalanması gereken tayin edici esas halkayı, bu sorumluluğun kavranışı oluşturur. Söylenecek diğer her şey, her türlü çözümleme, tespit ya da öngörü bu temel halkanın kavranışına ve hakkının verilişine hizmet ettiği ölçüde devrimcidir, bundan uzaklığı ölçüsünde de Leninist bir sosyal devrimcilik ve öncülük anlayışından uzak demektir.

     

    Türkiye sosyalist hareketi, 1920'lerin ortalarına kadar olan süreci görece hariç tutacak olursak, Türkiye işçi sınıfı hareketinin doğum ve şekillenme süreçlerinin hep dışında ve uzağında kaldı. Bu kopukluk, işçi hareketinin militan siyasal bir karakterden ve bilimsel sosyalizm düşüncesinden uzak şekillenmesinin tayin edici nedenlerinin başında gelirken, devrimci sosyalist hareketin de konjonktürel etkileşimler dışında işçi sınıfından ve emekçi yığınlardan büyük ölçüde kopuk küçük burjuva bir hareket olarak şekillenmesine neden oldu. Bunun ağır tarihsel bedelleri ise birlikte ödendi.

     

    Bugün tarih sorunu önümüze, “bu sorumsuzluk tekrarlanacak mı?” şeklinde koymaktadır. Bu tarihsel sorumluluk, günümüzde bütün gündelik faaliyet ve pratiğin de yönlendirici temel etkeni olmak zorundadır.

     

    Sınıfı ve toplumu ilgilendiren her konuda devrimci sosyalist bir odak olarak bağımsız bir tutum ve duruşun sahibi olmak, bunun belirli zamanlar ya da sadece belirli konularla sınırlı kalmayan bir bütünlük ve süreklilik taşıması ile devrimci militan bir karaktere sahip olması- bu tarihsel sorumluluğun günümüzdeki üç temel koşulunu oluşturur.

     

    Öte yandan sınıfın ve ezilen emekçi yığınlar için devrimci bir çekim merkezi haline gelmeyi hedefleyen komünist bir faaliyet, sadece faaliyetinin içeriği ile değil kapsadığı güçler ve alanlar itibarıyla da birbirini tamamlayan devrimci bir bütünlük ilişkisi içinde olmak zorundadır. Bu anlamda, işçi sınıfı içinde çalışmanın yanında gençlik, kadın, emekçi semtlerindeki kent yoksulları içinde çalışma ile yurtdışı çalışması ve enternasyonal faaliyet, ciddi bir devrimci öncülük iddiasının hiçbirini boşlayıp ihmal edemeyeceği beş temel faaliyet alanıdır.

     

    İşçi sınıfı içinde çalışma, komünist bir sosyal devrim örgütü olarak bizim için öncelikli ve esastır. Fakat sınıf içindeki faaliyetimiz hala “öncelikli faaliyet” konumuna dahi gelebilmiş değildir. Bu utanç vericidir. Bunun ne bir açıklaması olabilir ne de geçerli bir nedeni ve gerekçesi. Dolayısıyla önümüzdeki dönemin öncelikli yüklenme halkasını sınıf çalışması oluşturmak zorundadır. Ve bu lafta bırakılmamalıdır!..

     

    Sınıf hareketinin göreli bir kıpırdanma içinde oluşu, öte yandan tekstili şimdiden vurmaya başlamış olan krizin yayılma ve derinleşme olasılığı, bunu ihmal edilemez bir mecburiyet haline getirmekle kalmamakta, elverişli nesnel bir zemini de beraberinde getirmektedir. Önümüzdeki yakın dönem, kaynak ihtiyacı içindeki burjuvazinin kriz korkusuyla da birleşik olarak sınıfa ve emeğe karşı saldırılarını tekrar tırmandıracağı bir dönem olacaktır.

     

    Devrimci öncülük iddiası bu noktada, birincisi, burjuvazinin bu tür saldırılarını “kanıksayan” bir kayıtsızlığa asla düşmemelidir; ikinci olarak da, içeriği itibariyle popülizme ve reformizme de fazlasıyla müsait bu çatışma sırasında tepki ve mücadelelerin kapitalist özel mülkiyet düzeninin kendisini hedefleyecek tarzda devrimci sosyalist bir eksende geliştirilmesini hedeflemelidir.

     

    Burjuva devletin yetkinleştirilmesi ile proleter devrimin ilerleyişi arasındaki diyalektik ilişkinin bir benzeri burada da geçerlidir. Burjuvazinin devrimden duyduğu korku nedeniyle burjuva devlet cihazını yetkinleştirme doğrultusunda attığı her adım bu cihazın paramparça edilmesi zorunluluğunu biraz daha belirginleştirerek bu gerçeğin geniş işçi yığınları tarafından da kavranmasının koşullarını nasıl olgunlaştırırsa, şimdi de onun sermayesini büyütebilmek için elini emekçilerin kursağına daha fazla sokma yönünde atacağı her adım, kapitalist özel mülkiyet düzeninin kökten sorgulanmasının zeminini güçlendiren bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

     

    Bu anlamda, proletarya sosyalizminin propagandası ve kendisini sadece propaganda ile sınırlamayan net bir devrimci sosyalist sınıf duruşu önümüzdeki süreçte daha merkezi bir konum ve öneme sahiptir. Geride kalan dönemde küçük burjuva ulusalcı ya da liberal savruluşlarla temel ideolojik ayrım çizgisini nasıl asgari bir sosyalizm savunuculuğu oluşturmuşsa, önümüzdeki süreçte de, bunların biçim değiştirmiş halleri yanında bu kez bunlara eklenme olasılığı güçlü olan küçük burjuva popülizmi ile asıl farklılığı proletarya sosyalizminin devrimci bir temsilcisi olarak öne çıkıp odaklaşabilmek oluşturacaktır.

     

    Yalnız bu yönelim ve iddia, genel sosyalist sloganların tekrarına dayalı bir propaganda ile sınırlı kalamaz. Sosyalizmin insanlığın bugünü ve geleceği açısından anlamını ve kapitalizmle olan farklılığını ortaya koyan canlı ve etkileyici bir sosyalizm propagandası kuşkusuz yürütülmek zorundadır. Bu yöndeki faaliyet önümüzdeki süreçte daha da yoğunlaştırılmalı, ayrıca içeriğiyle olduğu kadar kullanılan sloganlar, biçim ve yöntemler yönüyle de basmakalıplıktan çıkarılarak zenginleştirilmelidir.

     

    Fakat işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin geniş kitleleri, sadece propaganda ve ajitasyon yoluyla devrime ve sosyalizme kazanılamazlar. Sosyalizm ideali ve düşüncesi, onları bu yönde harekete geçirecek, tutkuyla bağlanacakları ve uğruna her şeyi göze alabilecekleri somut talepler ve hedefler formuna sokulmuş olarak ortaya konulmak zorundadır. Ve tabii ki bunlar, işçi sınıfı ve emekçi yığınların her geçen gün biraz daha yakıcılaşan bugünkü temel talepleri, beklenti ve ihtiyaçları dikkate alınarak, onlarla ilişkisi içinde belirlenmelidir.

     

    Bu yaklaşımdan hareketle, teorik olarak kapitalizmin sınırları içinde kalınarak da gerçekleşebilir fakat kapitalizm kapitalizm olmaktan çıkmadığı sürece gerçekleşmeleri imkansız taleplerin ortaya konulması bu konuda yol gösterici temel prensip olmalıdır. İşçi sınıfı ve emekçi kitle hareketinin bilinç, örgütlülük ve eylem düzeyi bakımından genel geriliği yanında sosyalizm konusundaki olumsuz önyargılarının büyüklüğü ve derinliği de düşünülecek olursa bu yaklaşım, onları kesitsel olarak hareketlendirmenin ötesine geçerek daha kalıcı bir sistem sorgulaması düzlemine çekebilmek için de tercih edilmelidir.

     

    Bu anlamda; “Herkese iş, herkese çalışma hakkı”, “6 saatlik işgünü, 8 saatlik ücret”, “İnsanca yaşam, insanca çalışma koşulları”, “Zamlar geri alınsın”, “Herkese parasız sağlık, parasız eğitim”, “Ücret ve maaşlar vergi dışı bırakılsın, ÖTV kaldırılsın”, “Vergi servete göre alınsın”, “Borsa da vergi ödesin”, “Zorunlu göç mağdurlarına ev ve iş verilsin”, “Faili meçhuller araştırılsın”, “12 Eylül'cüler hesap versin”,“Bütün darbeciler yargılansın”, “Yabancı ülkelere asker gönderilmesin” vb. gibi sloganlar -güncelle de bağlantısı içinde- dönemin ana talepleri olarak sürekli işlenip her fırsatta öne çıkarılmalıdır.

     

    Devrimi ve sosyalizmi propaganda eden temel propaganda taleplerimizin bunlarla birlikte kullanılması elbette ihmal edilmemelidir. Fakat bu saydıklarımızı -ve sürecin akışına bağlı olarak bunlara eklenebilecekleri- genel -ve ruhsuz- birer propaganda talebi olmaktan çıkarıp şu veya bu sanayi havzasında, OSB'de, azçok irice bir fabrika ya da işyerinde grev, direniş, gösteri talebi olarak 'eylem talebi' haline getirebilmek, girilen sürecin ana taktik hedeflerinden biri olarak kavranmalıdır.

     

    Sınıfın arayış halindeki diğer bölüklerine esin ve cesaret kaynağı olabilecek somut örnekler yaratılması, bu kesitteki faaliyetlerimize yol gösteren bir başka temel hedef olmak zorundadır.

     

    (*) Sermayenin sözcüleri çok net tanımlıyorlar bu yöndeki acil talep ve beklentilerini zaten: İş yasalarının esnekleştirilmesi, asgari ücret ve işsizlik sigortası gibi uygulamaların kaldırılması, SSK primlerinin düşürülmesi, yeni vergi indirimleri, ucuz enerji, yeni teşvikler (öyle ki, tekstil ve konfeksiyon patronları, fabrikalarını işgücünü daha ucuza sömürecekleri Kürt illerine taşıma masraflarını dahi devletin ödemesini istiyorlar.