• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2014-03-12
  • “Arşiv unutmaz” sekmemizde bu ve önümüzdeki hafta, Türkiye'de bir iç savaşın çıkma olasılığı üzerine iki makaleye yer vereceğiz

    Arşiv unutmaz” sekmemizde bu ve önümüzdeki hafta, Türkiye'de bir iç savaşın çıkma olasılığı üzerine 2007 yılı Haziran ve Eylül'ünde yaşanan bir tartışmaya konu olmuş iki makaleye yer vereceğiz.

     

    Türkiye'deki toplumsal kutuplaşma yeni çizgiler kazanarak keskinleşiyor. Gezi ve 17 Aralık sonrasında bu gidiş yeni bir ivme kazandı. Bunun nesnel ve öznel nitelikte bir dizi nedeni var. Gelinen noktada – özellikle Mısır, Libya, Suriye ve en son Ukrayna'da yaşananların da etkisiyle- bunun bir 'iç savaşa dönüşmesi' olasılığı -ve korkusu- Ertuğrul Özkök'ünden Ergun Babahan'ına, Taha Akyol'undan Ahmet İnsel'e kadar değişik çevreler tarafından daha fazla dile getirilir oldu.

     

    Sosyalistler içinde de konuyu gündemleştirmeler arttı. İsmail Güney Yılmaz'ın sendika.org sitesinde yayınlanan (11 Mart) “Türkiye'nin 'soğuk iç savaş'ı ısınıyor mu” makalesi bunun son örneklerinden biri.

     

    Bu konuda düne kadar linç güruhlarında cisimleşen şoven Kürt düşmanlığı ile Kemalist laiklik yandaşlığı-İslamcılık gerilimi ekseninde kendini gösteren fay hatlarına bugün yenileri eklenmiş durumda. AKP'nin izlediği mezhepçi bölge politikası nedeniyle Alevilere yönelik tehditlerin büyümesiyle Tayyip Erdoğan ve çetesinin Gezi ve 17 Aralık sonrası tabanlarını konsolide edebilmek için izledikleri strateji bu 'yeni' öğelerin başında geliyor.

     

    Son günlerde HDP binalarına yönelik organize saldırıların artışıyla piyonlarının kendisini artık kefen giymiş olarak karşıladıkları Tayyip Erdoğan'ın mitinglerine damgasını vuran ruh hali 'hayra alamet' olmayan güncel belirtiler içinde öne çıkanlar.

     

    30 Mart sonrası muhtemelen çok daha sert kapışmalara ve öfke patlamalarına sahne olacak.

     

     

    Bugün düzen yandaşları tarafından da yaygın olarak dile getirilmeye başlanan 'iç savaş' olasılığı, dediğimiz gibi, yeni beliren bir olasılık değil. Zaten bu tür olasılıklar öyle “ha” deyince ortaya çıkmaz. Sadece dönemsel değil tarihsel boyutlara da sahip bir nedenler yumağı zemininde yıllara yayılan bir süreçte adım adım gelişip olgunlaşır.

     

    Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Lenin'in, devrimin olası gelişme sürecine dair söyledikleri, farklı dinamiklerin devreye girmesi/baskın olması nedeniyle burjuvazi ve gericiliğin kontrolünde gelişen iç savaş süreçleri açısından da aynı ölçüde geçerli ve uyarıcıdır:

     

    “...bir başkaldırmanın çok küçük bir zamanla ve çok küçük bir alanla sınırlanmış eski bireysel eylem biçimini alamayacağı kesinlikle doğal ve kaçınılmaz bir şeydir. Başkaldırmanın bütün ülkeyi kucaklayan uzun bir iç savaş, yani halkın iki kesimi arasında silahlı bir savaşım biçiminde daha yüksek ve daha karmaşık bir biçim alacağı kesinlikle doğal ve kaçınılmazdır. Böylesine bir savaş, oldukça uzun aralıklarla çok sayıda büyük çarpışmalar ve bu aralıklar arasında çok sayıda küçük çatışmalar dizisisinden başka birşey olarak anlaşılamaz.

     

    Böyle olunca -ve kuşku yok ki böyledir- sosyal demokratların, bu büyük çarpışmalarda ve aynı zamanda olabildiği kadarıyla bu küçük çatışmalarda da yığınlara en iyi biçimde önderlik edecek örgütlerin yaratılmasını kendilerine görev edinmeleri kesinlikle zorunludur. Sınıf savaşımının iç savaş noktasına kavuştuğu bir dönemde sosyal-demokratlar, yalnızca bu iç savaşa katılmayı değil, aynı zamanda da önderlik rolünü oynamayı da görev edinmelidirler.

    (...)

    İç savaşın gelişimi içinde, tıpkı halkın tümünün yeniden eğitilmesi ve savaşmayı öğrenmesi gibi, bizim örgütlerimiz de eğitilmelidir ve bu görevi karşılayabilecek biçimde, deneyimden çıkan derslerle uygunluk içinde yeniden kurulmalıdır” (Lenin, “Gerilla Savaşı” başlıklı makalesi, MEM içinde, sf. 141-142, abç)

     

    Aşağıdaki makale, Alınteri'nin öncellerinden Ufuk Çizgisi dergisinde yayınlanması için 2007 Haziran sonunda kaleme alındı. Makale, ABD emperyalizminin Genişletilmiş Ortadoğu Stratejisi (GOP) bağlamında Orta ve Yakın Doğu'ya da sıçramış olan “Balkanlaşma” tehlikesine ve bundan çıkarılması gereken sonuçlara dikkat çekmeyi amaçlayan bir dizinin ikinci yazısı olacaktı.

     

    Ancak o dönem komünist hareketin saflarında egemen olmaya çalışan neo Bernsteinci oportünizmin elebaşısı ve yardakçılarının eleştirileriyle karşılandı. Onlara göre, “yeni Balkanlaşma” tespitinin kendisi, “ analiz yönünden dar, tespit yönünden tek yönlü bir tespitti”. “Temel (emperyalistler kastediliyor-nba) ve 'sürpriz' aktörlerin (İran ve Kürt hareketi kastediliyor-nba) ikinci politikalarını da içeren dikkatli bir analize dayanmıyordu”. “İkinci politikalardan” kastedilen İran'ın ABD ile Kürt hareketinin ise AKP ile yakınlaşıp uzlaşmalarıydı. Onlar o kesitte bu “barışçı çözüm” olasılıklarını daha güçlü görüyorlardı. Fakat asıl gerekçeleri, “önce kapsamlı bir neoliberalizm çözümlemesine ihtiyacımız var” beylik gerekçesiydi, ki bunu yıllarca kavga kaçaklığının bahanesi yaptılar.

     

    Lenin, RSDİP'in Merkez Komitesi'ne 1917 Eylül'ünde yazdığı mektubunda;

     

    Egemen 'sosyalist' partilerin (kastedilen, II. Enternasyonal'in çürümüş oportünist partileridir-nba) sığındıkları Marksizmin en kötü ve belki de en yaygın çarpıtmalarından biri, ayaklanmaya hazırlanmanın ve genel olarak ayaklanmayı bir sanat olarak ele almanın 'blankicilik' olduğu yolundaki oportünist yalandır” (abç) der.

     

    Militan devrimciliğin ve proleter devrimci bir öncülük anlayışının temel gereklerini yerine getirmeye yan çizmenin bahanesi olarak bir zamanların “blankicilik” cazgırlığının yerini biz de “derin teori” merakı ve “dar siyasal devrimcilik” suçlamaları almıştı.

     

    Sonuçta yazının yayınlanması engellendi.

     

    Yeniden güncellik kazanan tartışmaları dikkate alarak arşivimizdeki bu makaleyi okuyucularımızla paylaşıyoruz:

     

    “Yeni Balkanlaşma” dalgası-II

     

    Devrimci öncülük iddiasının tarihsel sorumluluğu

     

    Etnik ya da dinsel farklılıklar temelinde patlak veren gerici iç savaşlar dizisi biçiminde bu kez Ortadoğu’dan yükselen “yeni Balkanlaşma” dalgasına işaret ettiğimiz geçen sayımızda, bir toplumun şu veya bu temelde bir iç savaşa sürüklenebilmesi için çelişkilerin alabildiğine keskinleştiği elverişli bir nesnel ortamın varlığının tek başına yetmeyeceğinin altını çizmiştik. Elverişli bir nesnel ortamın oluştuğu koşullarda dahi bunu iç savaş yönünde evriltecek bazı subjektif etkenler devreye girmediği sürece bu sonucun da kendi kendine doğmayacağını belirttikten sonra, bu subjektif etkenler/koşullar içerisinde de tayin edici önemde olanların başında belirli bir psikolojik-düşünsel iklimin oluşmasının geldiğini vurgulamıştık.

     

    Bu eşiğin özelliği şudur: O eşik bir kez aşıldı mı, o noktadan sonra süreç bir bakıma kontrolden de çıkmış demektir. Daha önce sayısız kez yaşanan kanıksanmış sıradan bir gelişme bile artık ortalığı yangın yerine çevirmeye yetebilir ya da hiç beklenmedik bir gücün “küçük” bir dokunuşu, sahneye konulacak küçük bir provokasyon bile aynı sonucu doğurabilir. Bu en azından olanaklı hale gelir.

     

    Kontroldan çıkma” olasılığının büyümesi

     

    Yalnız bu kontrol dışılaşma, yani herşeyin planlandığı gibi yürüyüp gaza basılınca hızlandığı frene basılınca yavaşladığı “kontrollü bir süreç” olmaktan çıkması, asıl olarak bu eşiğin aşılması sonrasının karakteristik bir özelliği olmakla birlikte (zaten o tayin edici eşiğin aşılıp aşılmadığı biraz da buna dayanılarak, yani işlerin artık kontrolden çıkmaya başlamasına bakılarak belirlenir), bu “kontrol dışılaşma”nin ilk belirtileri eşiğin aşılmasının hemen öncesine denk gelen süreçte de kendilerini göstermeye başlarlar.

     

    Yani bu sadece “sonra”nın değil “hemen önce”nin de gösterge ve belirtilerinden biridir. Zaten sürecin nereye doğru evrilmekte olduğunu biraz da bunlara bakarak tahlil etmek gerekir.

     

    Türkiye’de bugünkü gidiş işte bu özellikte! “Devlet adına” özellikle kontrgerilla faaliyetleri kapsamında yapılan hazırlık ve kışkırtmalar yanında kontrol dışı yapılanmalar, eylemler, hazırlıklar giderek artıyor, her an kolayca kontrol dışına çıkabilecek tepki ve dinamikler elle tutulacak ölçüde yoğunlaşıyor.

     

    Öyle ki, ABD‘deki Hudson Enstitüsü gibi gerici strateji üretim merkezlerinde bile mevcut ortamda işleri çığrından çıkarabilecek provokasyonlar üzerine kurulu olasılık senaryoları “oynanıyor” artık! (27 Nisan Muhtırası ve arkasından yayınlanan “kitlesel refleks” açıklamalarının eklektik karakteri dikkate alınacak olursa, bu sürecin merkezinde bulunan en örgütlü kurum olarak bizatihi ordunun içinde bile bugün kontrol altında tutulmakta zaman zaman zorlanıldığı anlaşılan farklı eğilim ve kanatların, muhtemelen yeni özel gruplaşmalar ve oluşumların boy gösterdiği gerçeği görülebilir). Onun için sürecin hala “denetlenebilir” tarzda götürülüyor olması yanıltıcı olmamalı, alttan alta mayalanıp güç kazanmakta olan eğilim ya da eğilimler gözden kaçırılmamalıdır.

     

    Tam anlamıyla ‘tarihsel bir sınav’

     

    Burada asıl önemli olan, süreçlerin nereye doğru evrilmekte olduğunu gerçekçi bir biçimde tahlil edip, zaten hiçbir zaman kesin ve mutlak kehanetlerde bulunulamayacak vektörel gelişme süreçleri olarak toplumsal-siyasal süreçlerin gelişme olasılıklarına dair akla uygun öngörülerde bulunmak değildir. Olayların peşinden sürüklenen bir duruma düşmemek için bu elbetteki önemli, gerekli hatta şarttır. Fakat işçi sınıfına ve emekçi yığınlara öncülük edip sınıf ve kitle hareketine yol gösterme iddiasını taşıyan devrimci öncülük iddiası ve sorumluluğu açısından bu sadece bir başlangıç noktasını oluşturur. Asıl sorumluluk bundan sonra başlar. (Zaten süreçleri sadece tahlil ve tespit etmekle yetinip olabileceklere dair öğüt ve uyarılarda bulunmanın ötesine geç(e)meyen bir devrimcilik anlayışı öncülük iddiasını kendisi baştan fiilen bir kenara bırakmış demektir)!..

     

    Devrimci öncülük iddiasının bu tür süreçlerdeki sorumluluğu, “olağan” dönemlerden çok daha farklı bir anlam ve önem kazanır. Bunu kelimenin tam anlamıyla ‘tarihsel bir sorumluluk‘ olarak tanımlamak hiç abartı olmaz.

     

    Ve yine abartısız bir ifadeyle, bu konuda sergilenen yaklaşımlar ve pratik, sadece “öncülük” iddiasının denektaşına vurulması anlamına gelmekle kalmaz, öncü ya da artçı bir konumdan da önce “devrimcilik” iddiasının bizzat kendisi için bir ‘sınav‘ özelliğini taşır.

     

    Belirleyici farklılık

     

    Şu veya bu temelde bir iç savaş olasılığının kuvvetlendiği kesitlerde buna karşı hazırlanmak sorumluluğu, geleneksel devrimcilik anlayışı tarafından, salt “askeri” yönden bir hazırlık olarak algılanıp o sınırlar içinde düşünülür (onun devrimci özelliğini iyice yitirmiş olan türleri onu dahi dert etmezler).

     

    Fakat bu, “hıyar” sözünü her duyduğunda tuzunu alıp koşmayı marifet sayan bir şapşallıktan farksız bir tutum olur. Proletaryanın partisi elbetteki militan bir savaş örgütüdür. Hele bir iç savaş sürecinde, Lenin‘in sözleriyle, “proletaryanın ideal partisi, savaşan partidir”. Fakat her kim ki bunu, her somut durumda içinde bulunulan somut tarihsel koşulların somut tahlilinden kopuk olarak ele alıp doğmalaştırırsa, partiyi de baştan kaybeder.

     

    Bu düşüncesiz devrimcilik, sakınılması gereken akıntılara kapılma tehlikesi doğurmakla kalmaz, çoğu kez farkına bile varmadan şunun ya da bunun aleti durumuna düşülmesi olasılığı gibi çok daha vahim bir tehlikeyi de bağrında taşır.

     

    Bugün bir olasılık olarak güçlenip büyümekte olan iç savaş tehlikesi konusunda öncelikle yakalanması gereken can alıcı nokta, bunun Kürt-Türk ya da İslamcı-laik çatışması biçiminde tamamen gerici bir temelde yükselmekte olduğu gerçeğidir. Bugünkü somut durumun bu ayırdedici özelliği, ona hazırlık anlamında devrimci öncü sorumluluğunun somut kapsamının, önceliklerinin ve ağırlık noktasının belirlenmesi sırasında da tayin edici bir konuma sahiptir. (*)

     

    Devrimci öncü sorumluluğunun yoğunlaşma noktası

     

    Bugün karşı karşıya bulunulan iç savaş olasılığının gerici bir temelde yükseliyor olması gerçeği ışığında düşündüğümüz zaman, devrimci öncü sorumluluğunun bu konudaki önceliği de bir bakıma kendiliğinden belirir karşımızda:

     

    Bugün bu sorumluluğun can alıcı noktasını, her şeyden önce bu gidişin önlenmeye çalışılması, en azından olabildiğince frenlenip geciktirilmesi, toplumdaki desteklerinin zayıflatılıp bu yöndeki kışkırtmalar ve provokatif hamlelere gösterilecek güçlü tepki ve reflekslerle heveslerin törpülenmesi oluşturur.

     

    Bu da herşeyden önce siyasal taktik savaşım alanında somutlanır; sürecin devrimci açıdan doğru ve derinlemesine kavranışına dayalı ilkeli ve tutarlı militan taktikler temelinde gericiliğin şoven ya da dinci hiçbir biçimine hiçbir alan ve konuda hiçbir boşluk bırakmadan göğüs göğüse bir siyasal taktik savaşım yürütme zorunluluğu ve sorumluluğu olarak karşımıza çıkar.

     

    Bu hassasiyet ve yönelimin merkeze konulması, askeri imkan ve hazırlıklar açısından da devrimci güçler aleyhine olan bugünkü korkunç dengesizliğin olabildiğince hızla kapatılmaya çalışılması içinde olmak üzere askeri yönleri de kapsayan bütünsel bir hazırlık sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; bunun da bu kez “askeri” olanın ihmali şeklinde algılanıp yorumlanması, tek boyutlu düşüncesiz devrimciliğin başka bir çeşidi olur!

     

    Sorumluluğun bütünsel kavranışı

     

    Teorik, siyasal, askeri, örgütsel ve pratik olanın bütünlüğü- gerici bir iç savaş olasılığının güçlendiği günümüz koşullarında devrimci öncü sorumluluğu aslında ancak bu bütünlük içerisinde kavrandığı taktirde anlamlı ve etkin olabilir.

     

    Temel yaklaşım düzeyinde tayin edici öneme sahip bu ‘bütünlük‘ zorunluluğunun yakalandığı durumda dahi, bu bütünlüğün her alanındaki içeriğin neye göre belirlenip nasıl doldurulacağı (doldurulması gerektiği) kilit sorunu henüz yanıtlanmamış demektir. Süreç içindeki duruşu/sürece müdahalenin yönünü ve kapsamını ete kemiğe büründürecek olan ikinci tayin edici adımı da işte bu belirleme oluşturur.

     

    Onun tayini sırasında da yine ezberlenmiş birtakım kalıplara dayalı refleksif belirlemelerle (genellemelerle) yetinilemez. Marksist strateji ve taktik önderlik sanatının temel esaslarının başında gelen “somut koşulların somut tahlili” ilkesi burada da uygulanmak zorundadır.

     

    Bu yaklaşım bizi önce, bugün büyüyen gerici iç savaş tehlikesini de bir olasılık olarak bağrında taşıyan sürecin karakteristik özellikleri konusunda netleşmeye götürür, bir yerde buna mecbur bırakır.

     

    Bugünkü sürecin özgünlükleri

     

    Nedir bugünün ayırdedici özellikleri?

     

    1) Kışkırtma ve provokasyonların sürecin tırmanmasındaki özel rolüne ve artan ağırlığına rağmen bu gidiş, “yaratılmış yapay bir tehlike” falan değil, toplumsallaşmış bir rejim krizi zemininde yükselen, bunun da gerisinde 1980 sonrası yaşanan sosyo-ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümün yattığı, bu anlamda derin iktisadi ve siyasi nedenleri olan nesnel bir sürecin tercihe ya da niyetlere bağlı olmayan nesnel bir ürünüdür (sonucudur),

     

    2) Aslolarak ülke içindeki değişim ve farklılaşmadan kaynaklanmakla birlikte dünya çapında yaşanan neoliberal dönüşümden de etkilenen, bu bağlamda özellikle de bölgesel gelişmelerin dolaysızca etkide bulunduğu, bu yüzden “dış olanın iç’leştiği, iç olanın dış’laştığıkaotik bir özelliğe sahiptir,

     

    3) Birbirini besleyip büyüten ‘‘ ve ‘dış‘ etken ve dinamikler kadar birbirini kesen, birbirleriyle çelişen etken ve dinamikleri de fazla, bundan dolayı aktörü de, uygulanmaya çalışılan senaryoları da, olasılıkları da çok olan epey bulanık bir süreçtir,

     

    4) Ne ülke içinde ne bölgede ne de dünyada “hiçbir şeyin artık eskisi gibi kalamadığı”, geleneksel konumların da, aidiyet bağlarının da, siyasal-moral değerlerin de, çıkarların da, beklentilerin de, ihtiyaçların da vd. farklılaşmasına bağlı olarak zeminin fazlasıyla kayganlaştığı akışkanlığı yüksek bir süreçtir, ‘ani 'gelişme ve sürprizlere çok açık ve gebedir,

     

    5) Sürecin “her an herşeyin olabileceği” sıçramalı gelişmelere açık karakterinden ötürü tehlikeler ve fırsatlar iç içedir, her ikisi de büyük ve tarihseldir.

     

    Dönemin bağrında taşıdığı bu tehlike-fırsat diyalektiğinin görülüp kavranabilmesi için somut bir örnek olması anlamında, bugün şoven ya da dinci gericiliğin manipüle edip peşine takabildiği o kitle vandalizminin temelinde sınıfsal kutuplaşmanın derinleşmesi, işsizlik ve yoksulluğun büyümesi ile birlikte büyüyen gelecek korkusu ve güvensizlik vardır. İşte bu süreçte devrimci öncülük iddiası, bu damarı bu yönden yakalayıp onu yaratan kapitalizme karşı öfke yönünde derinleştirecek devrimci taktik politikalar izleyecek, bu temelde tutarlı ve etkili bir pratik ortaya koyabilecek olursa, bugün karşı devrimci odaklar tarafından gerici bir iç savaş yönünde kışkırtılıp yönlendirilen toplumsal gerilim ve tepkilerin yönünü devrimci bir sınıf savaşımı mecrasına çevirmeyi başarmak da olanaklı hale gelir, işçi ve emekçi kitlelerin gerici bir temelde birbirlerine kırdırılması gibi onulmaz bir felaket riskini içinde taşıyan gerici bir iç savaş tehlikesi, işte o zaman burjuvaziye karşı devrimci bir iç savaş tehdidine dönüştürülmüş olur.

     

    Dolayısıyla, dönemin karakteristik özellikleri ne kadar doğru ve eksiksiz belirlenip bilince çıkarılabilirse, bu süreçteki devrimci öncü sorumluluğunun bütünsel kavranışı da, bunun kapsam ve içeriğinin ana esasları da o kadar kolay görülüp berraklaşır.

     

    Bütünsellik içinde esas olanlar

     

    Yukarda altını çizdiğimiz ayırdedici çizgilerin ışığında, bugünkü sürecin özellikle de at izinin kolaylıkla it izine karışabildiği fazlasıyla kaotik özelliğini dikkate alacak olursak, devrimci öncü sorumluluğunun bütünselliği içinde:

     

    a) Yüzeysellikten uzak bir derinleşmenin yanında hiçbir bulanıklık ve boşluk tanımayan bir ideolojik netlik ve sağlamlığın,

     

    b) İzlediği siyasal taktikler itibariyle olduğu kadar mücadele anlayışı ve eylem tarzı başta olmak üzere ideolojik-siyasal karakteri konusunda da kitlelerin kafasında hiçbir soru işareti, kuşku ve güvensizlik yaratmayacak açık ve net bir politik duruşun sahibi olmanın,

     

    c) Bazı güçlerin ve eylemlerin niteliği konusunda daha çok mazinin etkisinde kalarak ya da farklı nedenlere dayalı bir tek yanlılıktan tutalım geleneksel devrimci siyaset kültürü ve onun alışkanlıklarından hala tam kurtulamamış olmanın etkisiyle dönemin özelliğini, sözüne güvenilir net bir ideolojik-siyasal odak/referans kaynağı olmanın özellikle de böylesi tarihsel kesitlerde taşıdığı hayati önemi gözardı ederek “kol kırılır yen içinde kalır” gibi düşüncelerle ya da farklı hesaplarla kimi güçlere, kimi politikalara, kimi anlayış ve eylemlere karşı çizilmesi gereken sınırları çizmekte titrek ya da bulanık davranmaktan uzak durmanın özel önemi kendiliğinden çıkar ortaya.

     

    Kısacası komünist devrimci öncü, böylesi süreçlerde, kendisiyle birlikte sınıfa ve emekçi kitlelere, en azından onun öncü unsurlarına;

     

    1) Gidişi belirleyen büyük resmi görememek ya da doğru okuyamamakla kalmayıp parçayla sınırlı ya da gündelik hesapların bakış açısıyla birilerinin kuyruğuna takılarak sürecin peşinden sürüklenen bir aymazlığa düşülmemesi için doğru ve derinlikli bir teorik perspektif, en azından bir yön duygusu kazandırmalıdır,

     

    2) Sadece bunun somut ifade biçimi olmakla kalmayıp düşüncelerin gücüne durumu etkileyip değiştirebilme gücü kazandıracak biricik etken olarak arkasında maddi bir güç biriktirecek etkin bir politik taktik hat ve pratik izlemelidir. Yani sadece sakınılması ve eleştirilmesi gereken tutum ve yaklaşımların neler olduğunun yanıtını değil onlardan da önce ne yapılması gerektiğinin somut yanıtını ve buna uygun bir pratiği ortaya koymalıdır,

     

    3) Burjuva liberalizmi ve küçük burjuva solculuğunun yalpalamalarını da içerecek şekilde herkesle sınırlarını net çizmeli, proletarya sosyalizminin temsilcisi militan devrimci bir alternatif odak olarak varlığını hissettirmeli, kendini yığınların görüş alanı içerisine taşımalıdır,

     

    4) Bir iç savaş tehlikesini büyütüp kızıştıran, bu arada karşı devrimci güçlere moral üstünlük ve inisiyatif kazandıran linç girişimleri, çete örgütlenmeleri vb. gibi kimi yönelimlere karşı militan refleksleri geliştirip bunları kitleselleştirmeye çalışmanın yanında, olası kimi daha büyük çatışma, kıyam girişimleri vb. gibi olasılıklara hazırlanmak dahil kendi güçlerini ve emekçi yığınları askeri yönlerden de hazırlama sorumluluğunu asla ihmal edip gevşek tutmamalıdır.

     

    Niteliğinden bağımsız olarak sonuçta bir iç savaş olasılığının belirdiği süreçlerde taşıdığı özel önemden dolayı bu bütünlük içinde askeri boyutun üzerinde biraz daha durmak yerinde olur.

     

    Askeri boyutun bütünselliği

     

    Gerici bir iç savaş olasılığının güçlendiği koşullarda devrimci öncülük sorumluluğunu salt askeri pratik birtakım hazırlıklara indirgeyen bir devrimciliğin sınırlılığı ve tek boyutluluğu açıktır. Bu sınırlar içinde kalan bir “öncülük” anlayışının süreçte gerçekten öncü bir rol oynayabilmesi, kuşun taşa çarpması misali imkansıza yakın ölçüde zordur.

     

    Fakat işin bu boyutunun dert dahi edilmeyişi, bu kez “devrimciliği” de tartışmalı hale sokabilecek çok daha tehlikeli bir tek boyutluluk anlamına gelir. Birincinin ihmal ettiği alanlardaki zayıflıklarını süreç içinde -hayatın da kafasına vurmasıyla- giderebilmesi olasılığı her şeye rağmen vardır. Fakat ikincisinin bıraktığı boşlukların tarih önünde doğuracağı sonuçları -sadece fizik kayıplar anlamında değil siyasal sorumluluk anlamında da- sonradan telafi etmek istense de mümkün değildir. Tarihteki bütün iç savaşlarda buna hazırlıksız yakalanan güçlerin uğradıkları felaketlerin büyüklüğü, her gerçek devrimci için bu konuda yeterince açık, uyarıcı ve ürkütücü olmalıdır.

     

    Devrim ile karşı devrimin güçleri arasında bugün bu alandaki dengesizlik, başka birçok alandan çok daha büyük ve korkutucu boyutlardadır. Bu sadece silah, araç gereç, olanak bakımından bir eşitsizlik değildir. Devletin doğrudan işin içinde olduğu bir durumda bu açıdan büyük bir eşitsizliğin olması zaten kaçınılmazdır.

     

    Fakat asıl tehlikeli dengesizlik, askeri konularda deneyim ve deneyimli güçlere sahip olmak, kitleler içindeki örgütlülük düzeyi, eğitim olanakları vb alanlarındadır. Bu konularda dengeler, imkanlar, avantajlar -1968 ve ‘70′li yıllardan hatta ‘90′ların başlarından farklı olarak- tamamen devrimci güçlerin aleyhine dönmüş durumdadır. Silah, araç-gereç, malzeme bakımından açık, bir dereceye kadar olmakla birlikte yine de her zaman için kapatılabilir. Fakat ikincisi, istenildiği zaman “ha” deyince de giderilemeyecek bir özelliğe sahiptir; dolayısıyla o konularda kendini kandırmanın ya da başkalarının gözünü boyama ve show hesaplarının ötesine geçen samimi bir çözüm arayışı, çok öncesinden başlayan çok planlı bir yönelim ve sürekliliği olan ciddi bir çaba gerektirir.

     

    Bu sadece deneyimin ve deneyimli güçler yetiştirmenin ‘zaman‘ isteyen süreçler olmasından kaynaklanan bir zorunluluk değildir; süreç çözümlemesine ve stratejik bir plana dayalı sürekliliği olan ısrarlı bir çaba ve zaman ihtiyacı, deneyim edinmenin doğasının yanında asıl iç savaş süreçlerinde devrimci öncü sorumluluğunun askeri hazırlıklar boyutuyla da temel felsefesinden, buna bağlı olarak kapsam ve içeriğinden kaynaklanan bir zorunluluktur.

     

    İç savaş olasılığının belirdiği süreçlerde devrimci öncü sorumluluğu nasıl sadece ‘askeri hazırlık‘ boyutuna indirgenemeyecek bir çok yönlülük ve bütünsellik taşımak zorunda ise, bu bütünlük ilişkisi içinde askeri yönden hazırlanma da, salt silah, araç-gereç, malzeme temini yanında bazı kadroların bu konularda eğitimi vb. ile sınırlı olmayan benzer bir çok yönlülük ve bütünlük içinde düşünülüp yürütülmek zorundadır.

     

    Burada bu bütünlük perspektifini de kazandıracak olan tayin edici nokta, ilgili her konunun ‘devrimci kitle çizgisi‘ perspektifi içinde ele alınıp uygulanmasıdır.

     

    Bu, kitlelerin birbirleriyle silahlı savaşıma tutuştuğu, mücadelenin şiddete dayalı biçim ve yöntemlerinin egemen hale geldiği bir kesit olarak ‘iç savaş‘ denilen olgunun doğasından kaynaklanan bir zorunluluk olmanın yanında, “devrim kitlelerin eseridir” ilkesine sahip Marksist devrimcilik anlayışının geleneksel devrimciliğin özellikle de askeri konularda çok daha uç noktalara varan çarpık “öncülük” anlayışından, “dar kadrocu”, “teknisist” yaklaşımlarından ‘kopuş noktasıdır.

     

    Bu yaklaşımın özünü; öncünün sadece kendi güçlerini değil, asıl sınıfı ve emekçi kitleleri, olabileceklere karşı önden hazırlayıp deneyim sahibi haline getirecek militan örgütlenme ve savaşım biçimleri ortaya koyup bunları pratikleştirmenin yanında, savunma ve saldırının her biçimine kafaca ve ruhça, malzeme ve önderlik kabiliyetleri bakımından özel olarak hazırla(n)mak oluşturur.

     

    Ne kadar hazırız?

     

    Biz de dahil TDH’nin, kapıyı çalabilecek bir iç savaş olasılığına karşı hazırlık kapsamında devrimci öncü sorumluluğunun temel gereklerini dahi yerine getirmekten hala ne kadar uzak olduğu gerçeği, bugün siyaseten körleşmemiş her gözün görebileceği kadar açık ve ortadadır.

     

    Bu etkisizliği, bundan da vahimi, bağıra bağıra yaklaşan bir tehlike karşısında hala sürmekte olan ihmal ve kayıtsızlıkları tarihin affetmeyeceği ve bunu ilerde “gaflet uykusu” olarak niteleyeceği vehamette gelişmeler umarız hala çok uzağımızdadır!..

     

    (*) Bu belirlemeyi, yani bugün büyümekte olan iç savaş olasılığını gerici temelde gelişen, dolayısıyla önlenmeye çalışılması gereken bir tehlike olarak tanımlamayı, genel bir “iç savaş karşıtlığı” ya da “ iç savaşın moral suçlaması” vb. olarak algılayıp Lenin’i karşımıza dikmeye yeltenecek dangalaklıklara muhatap olmamak için altını baştan bir kez daha çizelim ki, bu, “bugünkü somut tarihsel durumun incelenmesine” dayalı, ondan çıkan bir sonuçtur.