• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-11-13
  • Asimilasyon sorunu, devletin varlık sorunu olarak kabul edilmiştir

    Ali Duran Topuz

     

    Cumhuriyetin nüfus politikaları üzerinde çalışan akademisyen Fuat Dündar, Kürtlerin aşırı üremesi tezinin cumhuriyetin başlangıcına kadar götürülebileceğini söyler ve ekler:

     

    “Bu tartışma tarihsel izleği boyunca farklı boyutlarda ve içerikte görünür olmuştu. 1930’lu yıllarda, ‘Kürt nüfus artış hızı’ bir ‘derin devlet’ sorunu olarak kodlanır ve daha çok ‘derin devlet söyleminin’ bir parçası iken, 1960’lı yıllarda Türkiye’nin doğum kontrol politikasını resmî olarak hayata geçirmesiyle birlikte ‘görünür devlet söylemi’nin bir parçası haline gelecektir. Kürt sorunu artık sadece devletin bir sorunu olmaktan çıkıp Türklerin de yüzleşmek zorunda kaldıkları bir sorunu haline geldiği 1990’lı yıllarda, “Kürt nüfus artışı ’Milli Güvenlik Kurulu’nun da gündemine gelecektir.” (Fuat Dündar’ın şu makalesinden: Abidin Özmen’in ‘Siyah Raporu’ Vesilesiyle ‘Kürt Nüfusu Artışı Sorunu’, Toplumsal Tarih, sayı 226, Ekim 2012)

     

    Fuat Dündar bu çok kısa, yalın ve etkileyici makalesinde, 1936 tarihli, Abidin Özmen’in elinden çıkma ‘siyah raporu’ mercek altına alır. Rapor, Kürtlerle ilgili kararlara dayanak oluşturan neredeyse tüm çalışmalar gibi gizlidir; hepsi gibi bir gerçeği öğrenmeyi değil, bir hedefin temini için icatlar yapmayı hedefler ve yine tüm çalışmalar gibi fobiktir.

     

    Hazırlandığı yıl Başvekil İsmet İnönü’nün benimsediği raporu 1990’ların başında Uğur Mumcu alenileştirdi. Sonraki dönem, meseleye fobik bakma ihtiyacına sahip tüm çevreler için hazırlandığı gündeki gibi ilham verici oldu. Örneğin, “Türksolu” çevresi, bu raporu sömürerek Kürt doğurganlığının “Türk bölgeleri istila” stratejisinin bir parçası olduğunu öne sürdü. Kürtler, tehlikeli, yayılmacı ruha sahip bir örgüt gibiydi, bir halk ya da ulus olmaktan çok.

     

    Çare? O zaman da 90 sonrası da aynıydı: Asimilasyonu hızlandırmayı, eğitim ve iskan politikalarını daha merkezi ve hızlı biçimde hayata geçirilmesini istiyordu rapor. Özmen, 1927 ile 1935 yılları arasında Kürtlerin 250 bin arttığını, Türklerin ise sadece 20 bin artabildiğini öne sürer. Arada “Türklerin Kürtleşmesi” de söz konusudur raportöre göre, öyle tehlikeli bir hal: Asimilasyon, eğitim ve iskan çabaları nasıl oluyorsa artık, Kürtlerin Türkleşmesi yerine Türklerin Kürtleşmesine yol açmıştır. Fuat Dündar, Özmen’in hesabı hatalı bulur, çünkü Osmanlının son dönemi ve cumhuriyetin ilk yıllarında yürütülen asimilasyon politikalarının sonucu olarak “anadil” ile “konuşma dili” eşit değildir; fakat Özmen bu verileri eşitmiş gibi değerlendirmiştir. Yani elmayla armutu toplamıştır.

     

    Dündar, kritik bir soru sorar:

     

    “Peki neden böylesine bariz bir hata yapıldı ve daha sonraki yıllarda sorgulanmadan kullanıldı ve yeniden üretildi? Abidin Özmen, İsmet İnönü, Uğur Mumcu gibi önemli mevkilerde bulunmuş ‘aydın’lanmış şahıslar, neden Kürtlerin Türklerden 12 kat arttığına yönelik verilerde bir anormallik fark etmediler?”
    Cevaba giden yol zor değildir: İdeolojik ve politik saiklerle. Konu Kürtler olunca elmayla armudu toplamak bir yöntem hatası değil, yöntem gereğidir.

     

    O dönem “çözüm” için hukuki (Tunceli Kanunu’nun tarihi 1935) ve askeri hazırlıkları devam eden “Dersim meselesi hariç”, Kürtlerin silahlı isyanları bastırılmış, ortada görünür bir tehdit kalmamışken, “demografik tehdit” icat edilmiştir, çünkü asimilasyon sorunu, devletin varlık sorunu olarak kabul edilmiştir. Bu günlerde de söylendiği gibi, “beka” sorunu. Niye? “Asilime etmezsek asimile oluruz.”

     

    İcat edilen tehdidin mantığı basit: Yok olması gereken Kürtler var kalmakla yetinmiyor, bir de “biz”den hızlı çoğalıyor. Bu korkunun yaygınlaştırılması, her tür operasyonun meşru kılınması için gerekli görülmüş anlaşıldığına göre. Resmi ve bilinçli bir korku siyasetiyle karşı karşıyayız yani, bir askeri-siyasi-toplumsal mühendislik gereği olarak üretilmiş bir fobi.

     

    Gazete Duvar