• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-06-01
  • OHAL, KHK terörü ancak güçlü bir sınıfsal zemine dayanan toplumsal bir hareketle yarılabilir

    Hemen hemen her toplumsal canlanış sonrasında yaşanan yönsüzleşme, daralma ve geri düşüşle, toplumsal örgütlülüğümüzün derinlikten ve yaygınlıktan uzaklığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyoruz. Her defasında sanki bir sel yaşanmış ve bizim elimizde sadece bir avuç kum kalmış, o da parmaklarımızın arasından yavaş yavaş kayıyormuş duygusu yaşıyoruz.

     

    Sonra kendi aramızda döndürdüğümüz tartışmalarla mevcut darlığımızı, kitleselleşememe halimizi, yakalanan kimi dinamikleri neden süreklileştirip büyütemediğimizi tartışıp çeşitli reçetelerle bu hali aşabileceğimiz umuduyla yeni hamlelere girişiyoruz.

     

    Umudu yitirmemek, yeni yollar aramak-tartışmak elbette anlamlı. Fakat bu yol ve yöntemler bizim kafalarımızdaki şablon ve sınırlara göre belirleniyorsa ve hep aynı minvalde dönüp farklı sonuç yaratabileceğimizi düşünüyorsak orada durmalıyız. Çünkü bu çemberin içinde dolanışımızın bir süre sonra yüreğimizde kalan umut kırıntılarını da kazıyacak bir neştere dönüşmesi işten bile değil.

     

    Gezi’den sonra ortaya çıkan ‘forumlara’ çok anlam yükledik. Neredeyse tüm umudunu onlara bağlayacak bir iyimserlikle hareket etti bazılarımız. Sonra bir baktık ki bu forumlarda ben-sen-bizim oğlan kalmışız. Şimdi de referandum sürecinde yakalanan nispi canlılık sürecine kah yerel dinamiklerle açığa çıkan örgütlülüklere kah sol güçlerin bir araya gelerek oluşturdukları platformlara ‘meclis’ anlamı yükleyerek onları kalıcılaştırmaya, tüm umudumuzu onlara yüklemeye doğru gidiyoruz.

     

    Oysaki bir sürecin ortaya çıkardığı örgütlenme modellerini küçümsemek ne kadar yanlışsa, onları her şeyin merkezine koymak da o kadar sakattır. Hele bizimki gibi ele avuca gelir bir toplumsal iç örgütlülükten, bu konuda yerleşmiş geleneklerden, tarihsel bir bilinç ve kültürden beslenemeyen ülkelerde bu daha fazla böyledir.

     

    Üstüne üstlük “demokratik anayasa” talebi gibi en fazla kimi demokratik hakların elde edilmesiyle sınırlı bir ufukla hareket ediliyorsa bu daha fazla böyledir. Aynı şekilde ‘meclis’ dediğimiz ama gerçekte bir meclis esprisiyle buluşamayan, en fazla ‘platform’ diyebileceğimiz modellere bir de yıllardır döne döne tekrarladığımız, en fazla kent orta sınıflarının özlemlerine tercüme olan sınırlarda talepler yüklüyorsak dönüp dönüp aynı yere gelmemiz kaçınılmazlaşıyor.

     

    Bugün TÜSİAD’la HAYIR Meclisleri’ne demokratik kimi esneklikler, en fazla demokratik anayasa misyonu yüklemek isteyenlerin pekçok noktada aynı noktalarda buluşmaları ne demek istediğimizi daha açık hale getiriyor.

     

    Elbette ki TÜSİAD’la meclislere “demokratikleşme” misyonu yükleyen güçler aynı niyet ve yönelimlerle hareket etmiyorlar. Bugünkü faşist devlet terörü ve saldırganlığın, OHAL rejimi ve parti devleti uygulamalarının orta ve uzun vadede daha büyük sorunlara yol açacağı endişesini duyan TÜSİAD’ın talep ettiği esneklikle meclisler üzerinden dile getirilen demokratikleşme talepleri kuşkusuz farklı kaygılar ve beklentiler üzerinden şekilleniyor.

     

    Fakat bu ne kadar böyle olursa olsun buluştukları noktanın üç aşağı beş yukarı aynı olması kaçınılmazdır. Çünkü TÜSİAD ne kadar güçlü sınıf sezgileri ve çıkarları temelinde hareket ediyorsa; ‘meclislere’ bu gömleği giydirmeye çalışanlar da bu zeminden o kadar uzaktır.

     

    Bugün toplumsal muhalefetin en ciddi sorunu da budur zaten: Kendisine net bir sınıf kimliği oluşturamaması, dahası net bir sınıfsal içerik ve duruştan yoksun olmasıdır.

     

    Geniş kitleleri kucaklayacak, derinleşmiş mevcut toplumsal kutuplaşmayı kıracak ortak taleplerse esas olarak net bir emek-sermaye karşıtlığı üzerinden şekilleniyor. Sözü edilen ‘demokratikleşme’ de esasında bu nesnel zemin ve temel çelişki üzerinden yükselen toplumsal hareketin mayalanmasıyla mümkün olacaktır.

     

    Proletaryanın toplumsallaştığı toplumun proleterleştiği günümüzde bu gerçeğe gözlerini yumup en fazla liberal demokrasi sınırlarına açılan bir perspektifle hareket etmek, o hep özlediğimiz, kökleri derinlere dalan bir toplumsal hareketle buluşmanın hayallerde kalması dışında bir sonuç yaratmayacaktır.

     

    Geniş işçi bölükleri dışında aslında tüm toplumsal kesimleri ilgilendiren iş güvencesinin tamamen tasfiye edilmesini ve buna bağlı olarak kıdem tazminatının gasbedilmesini, 657 sayılı devlet memurları yasasının değiştirilmesini, kiralık işçiliğin yasallaştırılarak yaygınlaştırılmasını, burjuvazinin bile ödünü koparacak düzeye ulaşmış işsizler ordusunun varlığını, büyüyen yoksullaşmayı es geçen bir yaklaşımın, anladığımız tarzda kökleşmesi, kalıcılaşması ve sistemi zorlaması kelimenin gerçek anlamıyla mümkün değildir.

     

    İkide bir TÜSİAD’la aynı kapıya çıkan ‘demokratikleşme’ tekerlemelerinden kendini kurtaramayan, örgütlenme mekanları olarak bir türlü üretim alanlarına yönelmeyen, eylem tarzı olarak kentlerin çeşitli alanlarına sıkışmış basın açıklaması ve yürüyüşleri aşamayan bir yaklaşımın muradına ermesi mümkün değildir.

     

    Gezi’nin en zayıf karnı nasıl ki sınıfsal bir omurgadan ve mücadele programından yoksun olmak idiyse referandumda yakalanan diri dinamiklerin büyütülmesinin handikabı da aynı nedenlerdir.

     

    Tam da bu nedenlerle ‘sol’ hareketin -başta da TDH’nin- kendisini, dönemsel yükselişler ve onların ortaya çıkardığı dinamiklerle sınırlamadan (elbette onları da küçümsemeden) gerçekten sınıfsal eksende bir toplumsal faaliyete yönelmesi artık kaçınılmazlaşmıştır. Başa yazmamız gereken her şeyden önce budur. Sabırla ve ısrarla bu temelde bir hareketi mayalamak için çalışmaktır.

     

    OHAL, KHK terörü, doldurulan zindanlar, yasaklanan alanlar ancak güçlü bir sınıfsal zemine dayanan toplumsal bir hareketle yarılabilir. Şişecam grevinin yasaklanmasını görmeyen, dahası öncesinde o işçilerle herhangi bir teması olmayan bir “solun” toplumsal bir hareketi ateşlemesi, ona istikrarlı bir omurga kazandırması mümkün değildir!

     

    Meclisler de forumlar da bu gerçek zemin üzerinden geliştikleri oranda anlamlı, dönüştürücü olacaktır. Biz her şeyden önce yönümüzü unuttuğumuz bu gerçeğe dönmek zorundayız!

     

    [Alınteri'nin 15. sayısının başyazısıdır]