• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-11-10
  • Hemşire filmi tüm eksiklerine rağmen tercihini devrimden yana yapan bir film

    Aze Hazan Hezdar

     

    8 Ocak 2002 tarihinde F tipi cezaevi saldırısına karşı yürütülen ölüm orucu direnişinin 222. gününde ölümsüzleşen; geride bıraktığı temiz ve naif anılarının, gösterdiği inanılmaz büyüyüşün, mücadeleye adanmışlığının önümüzü aydınlattığı ve yolumuza umut dolu çiçeklerin tohumlarını ektiği yoldaşımız Lale Çolak’ın ablası Dilek Çolak’ın senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği Hemşire filmi, bu ay İstanbul Üniversitesi’nin düzenlediği Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali kapsamında sinemalarda gösterime girdi. Daha önce çeşitli uluslararası mecralarda ödül alan film, bu festivalde de ‘Seyirci Ödülü’yle buluştu.

     

     

    Kadrosunu oldukça yetkin ve yetenekli karakter oyuncularının oluşturduğu filmde, Reha Erdem’in Kosmos’u ve Kaç Para Kaç’ından tanıdığımız kendine has bir etkileyiciliği olan Sermet Yeşil ile toplumsal olaylara kayıtsız kalmayarak sesini yükseltmekten korkmayan Evren Duyal başrolleri paylaşıyor.

     

    Filmde F tipi cezaevlerine karşı ölüm orucu direnişi yapan bir devrimciyle ona bakmakla yükümlü bir hemşirenin ilişkisini izledik. Kerem, mücadele ve “aşık” olduğunu söylediği devrim hayali uğruna bedenini ölüme yatırmış, yaşamı çok sevdiği halde onu her şey haline getirmeyerek gönüllü bir şekilde vazgeçebilen bir devrimci; Leyla hemşire, eşinden gördüğü fiziksel şiddet, ailesinden gördüğü psikolojik şiddet ve başhemşire olmanın yükü altında ezilip; kendi kişiliğini, hayallerini yok saymak zorunda bırakılmış bir kadın. Film, hayaller, inandığı değerler uğruna hayatını ortaya koymuş bir adamla; ona rol biçilen bir hayat için hayallerinden ve ideallerinden vazgeçen bir kadının iç dünyalarının yavaş yavaş iç içe geçişini, çok etkileyici bir biçimde beyaz perdeye yansıtıyor.

     

    Filmde Leyla karakteri, oldukça realist bir şekilde çizilmiş ve derin yaralarına kadar ustaca işlenmiş. Leyla, gerçek yaşamımızda belki de onlarca kez tanıştığımız bir kadın. Mutsuz bir evliliği var, eşinden şiddet görüyor, annesiyle başka birisi üzerinden bu konuyu konuştuğunda bile “Bir tokattan ne olacak?” cevabını alıyor. Aldatıldığını biliyor, fakat ona biçilen anne, eş rolünün dışına çıkmaktan korktuğundan sesini bile çıkaramıyor. İstanbul’u çok görmek istiyor ancak bu konuyu eşine açtığında kesin bir “Hayır” cevabı alıyor, buna rağmen elindeki elmayı doğrayıp eşine veriyor. Aslında bu bile Leyla’nın ve onun şahsında milyonlarca kadının aile denilen o hücreye sıkıştırılmış, öğrenilmiş çaresizliğe mahkum edilmiş yaşamlarının bir özeti gibi.

     

    Leyla aynı zamanda kadına dayatılan güzellik kavramına uymadığını düşünüyor ve fazla kilolarını vermek için diyetisyenlere gidiyor, spor yapıyor. Leyla karakteri, aslında izleyicinin de kendine birçok soru sormasına sebep oluyor. Gündelik hayatımızda üzerinden atladığımız, değersiz gördüğümüz ancak değerli olan çok fazla şey olabilir mi? Kendi hayat biçimlerimizin tutsakları haline gelmiş olabilir miyiz? Aslında özgürlüğümüz elimizdeyken, bizim için çizilmiş hangi kalıpların içine kendimizi hapsediyoruz? Bir bakıma herkes bir şeylerin mücadelesi içindeyken, mücadelelerimizin değerini neye göre belirliyoruz?

     

    Bu soruların cevaplarını, Leyla ve Kerem’in hayatları birbirinden etkilenmeye başladığında çok net alıyoruz. Yaşamları öylesine çarpıcı bir tezat oluşturuyor ki, Kerem mücadele uğruna gün be gün eriyip kilo kaybederken Leyla, “güzel kadın” olmak ve eşine kendini beğendirebilmek için kilo vermeye çalışıyor.

     

    Filmde Leyla karakterinin oldukça iyi resmedilişine rağmen, Kerem karakteri için aynı şeyi söylemek pek mümkün değil. Ölüm orucu direnişçileri ve genel olarak komünist ve devrimcilerin tüm insani duyarlılıklardan sıyrılmış birer robot gibi lanse edilmesine karşı bir duruşla oluşturulduğu anlaşılan Kerem karakteri, bu son derece halisane niyetten bağımsız olarak yer yer fazlasıyla romantize ediliyor. Bu, kimi sahnelerde gerçekçilikten de bir kopuşa neden oluyor. Leyla’yla Kerem’in ilişkisinin bu kadar rahat ortamlarda gerçekleşmesi hatta yer yer etkileşimin hücre koşullarını zorlayan bir yakınlaşmaya dönüşmesi bunlardan biri mesela. Mesela direnişçilerin sağlık çalışanlarıyla dans edecek kadar yakınlaşmaları hem güvenlik koşulları hem de kurulan ilişkinin sınır ve nitelikleri nedeniyle neredeyse imkansız. Nitekim filmin bir sahnesinde askerlerin hücreye dalarak duvarlara yapıştırılan doğa fotoğraflarını sökmesi ya da mektuplara uygulanan sansüre dair sahneyle buna da vurgu yapılıyor. Fakat bu vurgu diğer “rahatlıklarla” çeliştiği için yerli yerine oturamıyor.

     

    Asker gözetimi altına tutulan ölüm oruççularıyla sağlık çalışanları arasında koşullardan bağımsız etkileşimler elbette yaşanmıştır. Komünist ve devrimci tutsakların yaşama uğrunda ölürcesine bağlı olmaları, aslında yaşamak için direnmelerindeki o güçlü irade çoğu zaman en hasmane duygular ve kinle yaklaşan askerleri bile etkilemiş, saygı yaratmıştır. Sağlık çalışanları açısından bunun daha fazla böyle olduğunu o süreçleri yaşayan insanların anlatımlarından da biliyoruz. Fakat koşulların bu kadar rahat olmadığı da anlatılan diğer gerçeklerden…

     

     

    Kerem karakterinin birçok direnişçinin çeşitli özelliklerinin birleştirilmesiyle oluşturulmuş olduğunu hissettiren filmden, Lale’nin İstanbul aşkının, şiirle ve dahası hayatla kurduğu güçlü-derinlikli ilişkinin kokusunu almamak mümkün değil. Fakat karakterin toplam bir karakter olması yer yer eklektik sonuçlar da yaratıyor. Bazı sahnelerin fazlaca romantize edilmesi bunlardan biriyse, diğeri de Kerem’in dışarıyı çok özlediğini ifade ederkenki melankolik-depresif hali oluyor.

     

    Kerem’in Leyla’ya baktığında gördüğü tutsak edilmiş, ezilmiş kadını onarmak ve artık ölmeye yüz tutmuş kabuğundan sıyırmak için yaptığı şeylerin tüm çarpıcılığına rağmen, kendisini ifade ediş biçiminde yer yer gerçeğe oturmayan bir anlatıma kaydığının hissedilmesi filmi zayıflatan diğer bir etmene dönüşebiliyor.

     

    Filmin yönetmenliğini yapan Dilek Çolak’ın kardeşi Lale’nin, direnişinin son günlerinde bile azimle kitap okuyup mektup yazmaya çalıştığını, neşeli kişiliğiyle direngenliğini koruduğunu, duvarları kartpostallar ve resimlerle süsleyerek adeta hücresinin içini yaşama olan sevgisi ile doldurduğunu, operasyon esnasında bile gür sesiyle “İstanbul” şiirini okuduğunu göz önüne alırsak, bu sahneler insana oldukça depresif gelebiliyor. Elbette ki Kerem’in yaşam tutkusunu da belli davranışlarıyla hissedebiliyoruz. Fakat bunun ruhunun “depresif” tarafıyla değil, canlı-coşkulu tarafıyla anlatılmış olması daha anlamlı olurdu.

     

     

    Tüm bu yönlerine rağmen komünist ve devrimcilerin karakteristik özelliklerinden taviz vermeme çabasını film boyunca hissetmemek mümkün değil. Filmin belki de en değerli özelliği bu çaba. Film boyunca Kerem’e söylettirilen kimi repliklerde bu çaba daha yoğunlaşmış olarak hissedilebiliyor. Kerem’in gerek askerlere gerekse bir önceki süresiz açık grevi ve ölüm orucu sürecinde oğluna müdahale edilmesine izin veren annesine karşı net bir tutum alması bu alt çizmelerin en güçlüsü. Yine filmin başında kitaplarını çıkardığı poşetten Adnan Yücel’in Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek kitabının çıkması ve kitabı açtığında içinde İstanbul kartpostalının görünmesi hem Lale’nin İstanbul sevgisine hem de Lale’nin bağlı olduğu geleneğe yapılmış çok ince ve güzel bir göndermeydi.

     

    Oldukça sınırlı bir bütçe ve olanaksızlık içinde yapımı tamamlanan Hemşire filmi tüm eksiklik ve oturmayan sahnelerine rağmen tarafının devrimden yana olduğunu hissettiren; kapitalizmi sadece faşist devletin zorbalığıyla değil, kadına dayatılan sınırlarla, toplumsal yabancılaşmanın çeşitli yansmalarıyla da teşhir eden anlamlı bir film.