• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-01-18
  • Gelecek, kapitalizmin çamuruna bulanmış insanlarla inşa edilecek

    Emin Alper'e Almanya'dan ödül

     

    Berlin Güzel Sanatlar Akademisi 42 yaşıdaki Emin Alper’e olağanüstü olarak nitelediği filmleri „Beyond the Hill“ (Tepenin Ardı) ve “Frenzy” (Abluka) dolayısıyla Büyük Sanat Ödülü'nü verdi. 15 bin euro tutarındaki ödül 18 Mart’ta Berlin’e hükümet eden Belediye Başkanı Michael Müller tarafından Emin Alper’e takdim edilecek.

     

    Emin Alper'in her iki filmini olağanüstü bir sinema diliyle perdeye yansıttığını belirten jüri, kahramanlarının iç dünyalarından yola çıkarak, görüş ayrılıklarının hakim olduğu Türk toplumunda yaşanan günlük şiddet ortamında Alper’in derin anlamı olan bir tablo oluşturmayı başardığını belirtti.

     

    1974 Konya/Karaman doğumlu Emin Alper İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü'nde ders veriyor.

     

    Emin Alper'in ilk uzun metrajlı filmi 'Tepenin Ardı', 62. Uluslararası Berlin Film Festivali'nde de ödül almıştı. Alper, Berlinale'de genç sinemacılara ve yenilikçi yapıtlara ayrılan Forum bölümünün en prestijli ödülü sayılan Caligari Ödülü'ne layık bulunmuştu. Emin Alper'in senaryosunu da yazdığı bu film festivalda ayrıca En İyi İlk Film Özel Mansiyon Ödülü'nü de kazanmıştı.

     

     

    Berlin Güzel Sanatlar Akademesi Berlin Eyaleti’nin dönüşümlü himayesi altında her yıl büyük sanat ödülü veriyor. Ayrıca her biri 5 bin euro tutarında 6 sanat ödülü veriliyor.

    © Deutsche Welle Türkçe

     

    * * *

     

    [Alınteri'nin 3 Ocak 2017 tarihli sayısından alınmıştır]

    Hayatımız "Abluka" altında

     

    Leyla Sander

     

    İnsanı çarpan bir film “Abluka”. “Tepenin Ardı”ndan sonra, en az onun kadar acı bir tat, onun kadar altüst edici duygular bırakıyor.

     

    Film ‘90′larda geçiyor, İstanbul’un gökdelenlerle kuşatılmış bir gecekondu mahallesi öykümüzün mekanı. Göğü delercesine yükselen gökdelenlerin hemen dibindeki sefaletin büyüklüğü arasındaki çelişki çarpıyor ilk başta insanı. Aslında bu öykü sadece Türkiye’nin değil dünyanın birçok ülkesinde de geçmiş olabilirdi, farklı insanlar aynı cenderede debeleniyor olabilirdi. Bu topraklara özgü ayrıntılar ve belirlemeler dışında neoliberal kapitalizmin ‘80′ler sonrası baştan ayağa parçalayıp yeniden biçimlendirmeye çalıştığı “sıradan” insan manzaralarından, onların nefes alıp veriyormuş gibi göründükleri acı fışkıran gündelik yaşamlarından kesitler sunuyor film. İşçi ve emekçilerin, yoksulların, kentin eteklerinde yaşam savaşı veren “en alttakiler”in hiçbir değeri olmayan hayatlarından kareler…

     

    İç içe geçen birçok öykü sizi filme daha fazla çekiyor; adı konulmuş olanlar ve olmayanlar… Ana öykü, parçalanmış bir ailenin iki üyesi üzerine kurulmuş: Kadir ve Ahmet. Kadir 20 yıllık mahpusluğun ardından gelir mahalleye. Ahmet ise karısının ve çocuklarının kendisini bırakarak kaçtığı mutsuz bir belediye işçisi. İşi kenti köpeklerden temizlemek. Onları vahşice kurşunlayarak “kazanıyor” ekmeğini…

     

     

    Rehin alınmış hayatlarla örülü mahallenin yoksulluğu giyinmiş yaşamından kesitler izliyoruz. Kent yeni bir geceye, dondurucu bir sabaha hazırlanırken ağır bir hasta gibi nefes alıp veriyor mahalle. Gece karanlığında sobalardan çıkan dumanlar gökdelenlerin devasa siluetini yalıyor. Kente, doğaya, ruhlarımıza örülen/örülmekte olan o boğucu, insanlıktan çıkarıcı abluka! Bu sistem toplumu çürütüyor, yalnızlaştırıyor, insanı insanlıktan çıkarıyor. Hayata, yaptığı işe, dostlarına yabancılaştırıyor. 

     

    Muhbirlik yapma karşılığında şartlı tahliye edilen çöp toplayıcı Kadir’in, hayatta kalmanın devletle işbirliği yapmaktan geçtiği kanısına varışı. Bu konuda kendini resmen paralayışına, yine de aşağılanıp küçümsenmekten, adam yerine konmamaktan kurtulamayışına tanık oluyoruz. Çöplerden toplanan atıkları ayrıştırıp, ele geçirilemeyen mahalle hakkında bilgi toplamak için polis tarafından bir izbede eğitilen 20 kişilik bir topluluk; kentin en zavallı tortusu…

     

    Sonra Kadir’in yıllar önce küçük bir çocukken ardında bıraktığı kardeşi Ahmet var. Hayatındaki bütün mutsuzluğunun kaynaklarını kurutuyormuşcasına köpekleri hırsla kurşunlayan Ahmet… Aydınlıktan kaçan, gözlerini bir noktaya dikip saatlerce öylece oturan, ne/neler düşündüğünü hiç bilemeyeceğiniz eli kolu bağlı Ahmet. Yalnızlığın girdabında insana yabancılaşmış, insandan değil ama vurduğu yaralı köpekten medet uman, onu can yoldaşı edinmeye çalışan Ahmet… Hücresinden çıkacak mecali olmayan, zincirlendiği hücreye arkadaşlık edecek bir canlıyı da kapatıyor. İnsan olduğunu ancak bu şekilde hissediyor. İnsani olan her şeyi öldürememişler demek ki…

     

     

    “Kadir abi”ye kucak açıp harap gecekondunun bir katını ona kiralayan, zaman zaman yemeğe çağıran, ona dostluk gösteren ev sahipleri Meral ve Ali… O mahallede pek görülmeyecekmiş izlenimi veren aykırı bir çift. Rakı içen, kocası uyurken “elin adamları”yla tavla oynayan alışılageldik çizgilerin ötesinde bir kadın; açık ve doğrudan… Kaybolmamış insani değerlerin, dostluğun, arkadaşlığın, birbirini sahiplenmenin temsilcileri onlar. Kadir daha önce karşılaşmamış Meral gibi bir kadınla, aklında hep Meral var ve herkesin kendisi gibi olduğunu düşünüyor. Kapıyı açıp onu içeri almadığı için kardeşi Ahmet’in Meral’le birlikte olduğundan kuşkulanıyor.

     

    Güvensizlik, önyargılar, arzular ve kaygılar tıpkı düşler ve gerçekler gibi birbirinin içinden çıkıyor, kendisini eksik parçaların yerine geçiriyor her yanından açlık, yoksulluk ve devlet zulmünün fışkırdığı bu mahalledeki insanların hayatı oluyor.

     

    Gerçekler bu kadar sert ve acı olunca, çaresizlik ve çıkışsızlık böyle bir duvar örüyorsa önümüze ruhsal olarak hastalanmak da kaçınılmaz. Düş ile gerçek birbirinin içine giriyor. Gerçek ne zaman başlıyor düş nerede bitiyor karışıyor. İnsanlar öyle çürütülmüşler ki, ancak düşlerinde insan olabiliyorlar.

     

    Meral ve Ali’yi yakalamak için eve karakol kuran polis, onlara uğrayan Kadir abiyi yakalıyor. Temiz bir sopa çektikten sonra, devlete çalıştığını anlayınca salıveriyor. Kaçırmışlar ellerinden ikiliyi. Kadir rüyasında mahalleden çıkmayı başaramamış, kümese saklanmış Meral’i kurtarmasını isteyen bir telefon alıyor Ali’den. Bütün risklerine rağmen bunu yapmaya soyunuyor. Çöp topladığı arabaya gizliyor Meral’i, kendisini tanıyan polislerin arasından geçirip çıkarıyor mahalleden. Ama bunlar sadece düşte olabiliyor. Gerçek hayatta her şeyiyle rehin alınmış bu insanlar kalın urganlarla bağlanmışlar sisteme.

     

    Eski eşyaların yerlere serilerek satılığa çıkarıldığı göz gözü zor gören gece pazarı, insanların soğuktan birbirlerine sokularak her geçene umutla bakışları, sonra başların sessizce eğilişi yere… insana çağlar ötesinden bir görüntü gibi geliyor. Ruhsat alınamadığı için bakkaldan satın alındıktan sonra arka taraftaki bölmede içilen biralar, ortalığı kaplamış sigara dumanı, “sohbet” adına dudaklardan dökülen kırık dökük cümleler insanın içini acıtıyor. 

     

    Basit bir mahalle öyküsü gibi akmıyor film. Arka planı, nefes aldırmamaya çalışan devlet terörüyle örülü. Gözaltında kayıplar, ev baskınları, TOMA’lar, Akrep’ler, av peşindeki polisler… Derme çatma gecekondular zangır zangır titriyor zırhlı araçlar geçerken. Camlar çatlayıp kırılıyor sarsıntının etkisiyle; korku dolu bir gece sarıyor ortalığı. İnsanı sarsan ses ve ışık efektleri sadece dünün İstanbul’unu değil Kürdistan illerindeki bugünün vahşetini de duyumsatıyor. Hem de misliyle…

     

    Bu film “Ya barbarlık içinde yok oluş ya sosyalizm!” dedirtiyor insana acı içinde hayıflanarak… Gelecek, kapitalizmin çamuruna bulanmış insanlarla inşa edilecek. Onları örseleyen, nesneleştiren, insanlıktan çıkaran insanlar verecek bu kavgayı. Film bu sabrı ve iradeyi göstermenin ne kadar elzem olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.