• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-11-19
  • Polis beyanını peşinen kabul eden hukukçular karşısında “haddi” aşmak gerekir

    İnci Hekimoğlu

     

    Hukuk fakültesinde falan okumadım.

     

    Stajyer muhabirliğini sıkıyönetim mahkemelerinde yapmanın, meslek hayatının en önemli bölümünü dosya inceleyerek geçirmenin yetmeyeceği de malum.

     

    Ama bu ülkede doğup da ölene kadar, haksızlığın, hukuksuzluğun ne anlama geldiğini öğrenmemiş tek bir kişi bile yoktur.

     

    Her ne kadar “haddini aşan bir yazı” başlığını koysam da, hukuksuzluğun hatta hukuk bir yana yasasızlığın kural haline geldiği, adaletin en önemli organlarının çürüdüğü bir ülkede “haddi” aşmakta yarar vardır.

     

    "Polisin öldürdüğü DHKP-C teröristinin üzerinden çıkan listede tutuklanan bazı avukatların adı geçtiği söyleniyor. Ben bu listenin değersiz olduğunu söyleyemem” diyerek, polis beyanını peşinen kabul eden, bir avukatın sorması gereken hiçbir soruyu sormayan ve adeta avukatların tutuklanmasına meşruiyet kazandıran hukukçular karşısında “haddi” aşmak gerekir.

     

    Zira polis iddialarını sorgusuz sualsiz kabul etmeyip adalet peşinde ömür vermiş hukukçu örnekleriyle doludur bu ülke.

     

    Gazeteci olarak tanık olduğum, kamuoyuna mâl olmuş ve yıllar sonra bütün ayrıntılarıyla doğrulanmış bir örnek Perpa katliamıdır.

     

    Baskında, kafeteryanın sahibi Nebi Akyürek, kasiyer olarak çalışan Selma Çıtak ile Sabri Atılmış, Mehmet Salgın ve Hakan Kasa adlı gençler öldürüldü. Polis yetkilileri, öldürülenlerin, "Devrimci Sol üyesi olduklarını" ve "banka soymak için hazırlık yaptıklarını" öne sürdüler.

     

    Haber merkez medyada, alışkın olduğumuz üzere “Perpa’da çatışma” başlığı ile verildi. Olay garipti. Perpa denilen yer, akvaryum gibiydi. Bütün katlar da, bütün dükkânlar da birbirini görecek şekilde inşa edilmişti. Haberde yer alan ayrıntılar daha ilk bakışta bile mimari konumla çelişiyordu.

     

    Bu tür ev baskınları, faili meçhuller, yargısız infazlar söz konusu olduğunda ilk başvurduğumuz adres o zaman da (ÇHD) Çağdaş Hukukçular Derneği olurdu. Dönemin ÇHD Başkanı Ali Rıza Dizdar, olayın çatışma değil infaz olduğunu söyleyince doğru Perpa’ya gittim. Manzara korkunçtu.

     

    Burayı kısa geçeceğim.

     

    ÇHD Başkanı Dizdar’la birlikte Perpa katliamını ve infazların değişmez özelliklerini içeren bir dosya hazırladık.

     

    O, onlarca infaz dosyasının avukatıydı. İnfazlarda bazen gözcü bazen tetikçi olarak yer almış polislerin cezalandırılması için, ben de onun elindeki belge ve bilgileri kamuoyuna duyurmak, üstünün örtülmesini engellemek için uğraşıyorduk.

     

    Bugüne de ışık tutması açısından 90’ların infaz kurallarını buraya da yazayım.

     

    - Takip, sağ yakalama gibi konularda soru gelmemesi için polis mutlaka “ihbar üzerine” diyordu.

     

    - Bütün mermi girişleri ve yönleri çatışmayı değil tek yönlü ateş açıldığını gösterse de, sonrasında kovanlar özenle toplanıyor, geride delil bırakılmamaya çalışıyordu.

     

    - Öldürülenlerin giysileri mutlaka alınıyor, yarı çıplak fotoğrafları basına dağıtılıyordu. Çünkü giysi yakın ateşin en önemli kanıtıydı.

     

    - Öldürülenlerin yanına genellikle bir silah bırakılıyordu. Ve bu silahlar, emniyetin resmi kayıtlarına girmemiş silahlar oluyordu.

     

    Dizdar’ın elindeki onlarca dosyadan çıkardığı bir sonuç daha vardı. Neredeyse bütün mekan (ev ya da işyeri) baskınlarında hep aynı polis memurları vardı.

     

    Hazırladığım dosyaya bu isimleri de eklemiştim.

     

    O tarihlerde (1993 yılı) henüz “Susurluk skandalı” patlamamış ve ben devletin hangi ‘derin’liklerine çomak soktuğumu tam fark etmemiştim.

     

    Sanırım 10-12 kişiyi bulan listedeki isimler arasında kimler yoktu ki.

     

    Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Oğuz Yorulmaz… Yani Korkut Eken’in ‘Özel Tim’i.

     

    Çarkın yıllar sonra yaptığı itirafta bu olayı da anlattı ve “basit bir gaz bombasıyla yapılabilecek bir operasyondu. Silah kullanılması gerekmezdi. Buna rağmen yargısız infaz yaptık. Oradakiler bizimle çatışmaya girmedi. Çatışma süsü verildi. Garson kızı da (Selma Çıtlak) tanık kalmasın diye öldürdük. Sonradan çok pişmanlık duydum” dedi.

     

    Konuya geri dönersek; bu haberden sonra beni “terör örgütüne üye olmak” ya da “olmamakla birlikte…” diye başlayan herhangi bir suçlamayla tutuklamadılar.

     

    İnfaz edilme riski vardı elbet. O dönemde ‘terörist’ olarak içeri atıp, infazı zamana yaymıyorlardı.

     

    ÇHD Genel Başkanı Ali Rıza Dizdar’ın da evi basılmadı, tutuklanmadı.

     

    Eğer bu olsaydı bile, polis ‘baskında ele geçirilen isimlerden biri olduğunu’ iddia etse bile hiçbir baro başkanı, hele Barolar Birliği Başkanı o listeyi “değerli” bulmaz, meslektaşının yanında yer alırdı.

     

    Meseleyi bir avukatın tutuklanması değil “savunma hakkı”nın gasp edilmesi, dolayısıyla “adaletin infaz edilmesi” olarak görürdü.

     

    Barolar Birliği Başkanlığını işgal eden zatın devraldığı koltuğun ilk sahiplerinden “hocaların hocası” Prof. Dr. Faruk Erem’in “savunma dokunulmazlığı”nı nasıl tarif ettiğini, bir kez daha haddimi aşarak hatırlatmakta yarar görüyorum.

     

    “Müdafi hakkında, bir dava hakkında yaptığı savunmaların (yazılı veya sözlü) kapsadığı aşağılamayı içeren yazı ve sözlerinden kovuşturma yapılamaz. Söylenmesi gerekenin ceza korkusuyla söylenememesi adaletin tecellisine mani olur. “

     

    Ve herhalde, Altan Kardeşlerin yargılandığı davada avukat Ergin Cinmen ile diğer avukatların söz hakkı verilmeyerek salondan atılması üzerine de ünlü Paris Barosu Başkanı Charpetier’in şu sözünü hatırlatırdı:

     

    “Sözlü duruşma ve savunmayı kaldırınız, arkasından engizisyon gelir.”

     

    Artı Gerçek