• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-05-30
  • Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinde benzeri daha önce görülmemişti

    KİTLESEL, YAYGIN ve İNATÇI...

     

    Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinde benzeri daha önce görülmemişti.

     

    Sadece Bayburt dışında kaldı bu muazzam toplumsal başkaldırının. Onun dışında Edirne’den Hakkari’ye, Mersin’den Samsun’a, Van’dan İzmir’e bütün kentlerde, irili-ufaklı sayısız yerleşim biriminde insanlar kitleler halinde sokaklara çıkıp meydanlara aktılar.

     

    İşçilere, emekçilere, devrimcilere yıllardır “yasaklanmış” bütün merkezi meydanların kapılarına vurulan kilitler birer birer kırıldı. İstanbul’da Taksim, Ankara’da Kızılay, İzmir’de Gündoğdu alanları özgürleştirildi.

     

    Üstelik bu isyan öyle birkaç saat, birkaç gün, hatta birkaç hafta ile de sınırlı kalmadı. 2013 Mayıs sonundan Eylül’e kadar aylarca sürdü.

     

    Hareketin kalbi, esin kaynağı, fiili öncüsü kuşkusuz İstanbul’du.

     

     

    GÖZÜPEK, MİLİTAN…

     

    Haziran (Gezi) İsyanı, sadece yaygınlığı, kitleselliği ve inatçılığıyla değil aylarca sergilediği militanlıkla da eşsizdi.

     

    Daha ilk günden itibaren gözü dönmüş bir devlet terörünün hedefi oldu. Çadırlar yakıldı, insanlar coplandı, gaza boğuldu, yerlerde sürüklendi…

     

     

    Hareket büyüdükçe polisinden valisine, bakanından Tayyip’ine burjuva faşist devletin bütün kademelerinde duyulan korku da büyüdü. Korku büyüdükçe terör azdı, polisin saldırganlığı ve vahşeti sınır tanımaz hale geldi … ama Gezi korkmadı, gerilemedi, direnmeyi ve dövüşmeyi sürdürdü.

     

    Bu kararlı militanlık, en az kendisi kadar hayranlık uyandıran bir yaratıcılıkla birleşti, zenginleşti, çok daha etkileyici ve esinleyici bir hal aldı.

     

    ÖZELLİKLE GENÇ ve KADIN

     

    Haziran İsyanı’nın en güçlü yönlerinden biri de bileşiminin zenginliği ve renkliliğiydi.

     

    Kürdüyle Türküyle, Ermenisi Rumuyla, Alevisi Sünnisiyle işçisinden küçük hatta orta büyüklükteki işletme sahiplerine, yoksul gecekondu semtlerinin sakinlerinden İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in lüks semtlerinde oturanlara, öğrencisinden esnafa, LGBTİ bireylerden Beşiktaş Çarşı’nın başını çektiği taraftar gruplarına kadar toplumun neredeyse her kesimi harekete katıldı. Başka zaman ve konularda kolay kolay yan yana gelmeyecek olanlar bile o günlerde omuz omuza dövüştüler. Harekete ‘halk isyanı’ özelliğini de bu bileşim zenginliği kazandırdı zaten.

     

     

     

    Bu zenginlik içinde gençlerin ve kadınların yeri, ağırlığı ve işlevi başkaydı. Hareketin omurgasını onlar oluşturdular, başı onlar çektiler, en kritik anlarda onlar ileri atılarak geride kalanlara da cesaret ve güven verdiler.

     

    MESELE 3-5 AĞAÇ MESELESİ DEĞİLDİ”

     

    Bu yaygınlık ve kitlesellikteki bir isyanın nedeni neydi?.. Bu inatçı öfke neyin sonucuydu?Toplumun bu kadar değişik ve geniş kesimlerini ne birleştirmişti?..

     

    AKP ve yalakaları başta olmak üzere düzenin en ahmak savunucularına bakacak olursanız, “herşey bir üst aklın kışkırtmasıydı”, “Türkiye’nin büyümesini ve güçlenmesini istemeyenlerin tezgahıydı”. Buna yakın ölçüde aptalca başka bir teze inanacak olursanız, “bütün sorun polisin ölçüsüz şiddetinden çıkmıştı”. “Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesini engellemeye çalışan küçük bir gruba polis eğer o kadar sert davranmasaydı bu iş bu kadar büyümez, tepkiler de yatışır giderdi”.

     

    Konunun özünü kavramaktan uzaklık bakımından “sol” cenahta ileri sürülen kimi tezlerin de ‘iyi düşünülmüş’ isabetli açıklamalar olduğu söylenemez. Bunlar içinde en yaygın olanı, meseleyi getirip Tayyip Erdoğan ve AKP’nin o günlerde tırmanışa geçmiş olan küstahlıklarına, toplumsal yaşamı kendi kafalarındaki gerici kalıplara sıkıştırmaya yönelik baskı ve uygulamalarına, Suriye’de izlediği Alevi düşmanı mezhepçi politikalarına duyulan kızgınlığa bağlayan yaklaşımlar.

     

     

    Bunlar elbette büsbütün yanlış ve isabetsiz değil. Ancak meselenin özünü yakalamak, bu anlamda gerçeğin tamamını yansıtmaktan uzak açıklamalar. Onun sadece belli yön ve parçaları bunlar. Sözü fazla uzatmadan ifade etmek gerekirse, Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmek istenmesi üzerine patlak vermiş gibi görünen bu isyanın gerisinde neoliberal kapitalizmin açgözlülüğüne ve saldırganlığına duyulan tepki birikimi yatıyordu gerçekte. Olayın görünürdeki nedenini oluşturan Gezi Parkı’ndaki ağaç katliamının gerisinde de bu açgözlü rant hırsı vardı. Ve bu azgın kar hırsı, sağlık, eğitim, barınma gibi en temel insani ihtiyaçları dahi metalaştırmakla kalmayıp kentleri, köyleri, ormanları, dereleri yağma ve talan alanları haline getirmekte sınır ve ölçü tanımıyordu.Buna duyulan tepki birleştirmişti o kitleleri ve bunun biriktirdiği öfke patlamıştı işte o günlerde.

     

    GEZİ NEDEN SÖNÜMLENDİ?

     

    Bazı kesimlerin yanıtını hala aradıkları sorulardan biri de bu: Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanında, toplam olarak milyonlarca insanın sokaklara dökülüp onca gaza, copa, kurşuna, dizginsiz polis terörüne pabuç bırakmadan aylarca direnip dövüştüğü bir hareket neden arkasını getiremedi?..

     

    Bu soru (ve sorun) aslında sadece Gezi için geçerli değil. Yunanistan’dan Amerika’daki Occupy hareketine, İspanya’dan Brezilya’ya kadar neoliberal kapitalizme karşı patlak veren ve her biri birbirinden etkileyici kitlesel isyanların tamamının yaşadığı bir kader, dolayısıyla onlar için de geçerli. “Gezi’nin arkası neden gelmedi ya da getirilemedi” sorusuna yanıt bu bütünlük içinde aranır, bu örneklerin hepsinde ortak olan tıkanma noktalarını nelerin oluşturduğu belirlenmeye çalışılırsa eğer, aradığımız yanıtın ana noktaları da kendiliğinden belirir gözlerimizin önünde.

     

    Diğerlerinde olduğu gibi Gezi’nin de zamanla zayıflayıp sönümlenmesinde öellikle iki etken belirleyicidir:

     

     

    Bunlardan birincisi, harekete dayanıklılık ve süreklilik kazandıracak ortak taleplerden oluşan açık ve net bir programdan yoksunluktur.

     

    Diğeri ise, sağlam bir omurga oluşturacak örgütlülükten yoksunluktur. Başlangıçta hareketin hızlı yayılmasında ve kitleselleşmesinde kısmi ve göreli bir ‘avantaj’ sağlayan bu örgütsüzlük hali, günler ilerledikçe hareketin ruhuna yabancı tutum ve unsurlara dahi istedikleri gibi at koşturma olanağı sağlayan bir bozulma ve dağılma etkenine dönüşmüştür.

     

    Haziran (Gezi) İsyanı özgülünde altı çizilmesi gereken üçüncü bir belirleyici zaaf da işçi sınıfının harekete örgütlü bir biçimde katılıp ona sınıfsal bir eksen ve yönelim kazandıramamış olmasıdır. Bu tabii ki işçilerin bu isyanda yer almadıkları, ona uzak durdukları anlamına gelmez. Tam tersine, İsyan günlerinde hem tayin edici meydanlarda hem de emekçi semtlerinde eylemcilerin büyük bir çoğunluğunu özellikle de genç işçiler oluşturmuştur. Gezi’de ölümsüzleşen Ethem Sarısülük ve Mehmet Ayvalıtaş bu gerçeğin somut göstergeleridir. Fakat sınıfın katılımı sonuçta bireysel olmanın ya da devrimci örgütler dolayımıyla gerçekleşen sınırlı bir örgütlü katılımın ötesine geçememiştir.

     

     

    GEZİ’Yİ ‘YAŞATMA’NIN YOLU

     

    Gezi, takvimsel açıdan elbette geride kalmış tarihsel bir olaydır. Ancak o bir nostalji konusu değil, deneyimlerinden gelecekte de yararlanmaya devam edeceğimiz bir esin kaynağıdır.

     

    Diğer yandan Gezi, kolektif bir değerdir. Ne kimsenin “malı”dır ne de özel bir sömürü ve rant konusu haline getirilebilir. Bu iddia ve görünümle ortaya çıkan her kim olursa olsun, o ya da onlar, birer “Gezi tüccarı”dır. Bunların yaptıklarıyla Gezi Parkı gibi kentlerin ortak yaşam alanlarını özel mülk edinme ve metalaştırma peşinde koşan kapitalist yağmacılık arasında bir fark yoktur.

     

    Gezi’nin yaratılması gibi yaşatılması da kolektif bir sorumluluk olarak görülmelidir. Ve en önemlisi, Gezi’yi yaşatmanın ona sürekli övgüler düzüp “nostalji” yapmaktan geçmediği kavranmalıdır. Gezi’yi -tam da ruhuna uygun bir biçimde- yaşatmanın yolu, onun zayıflık ve zaaflarını gidermenin yollarını arayıp bulan ve bunları hızla pratikleştiren bir perspektifle hareket etmekten geçmektedir.

     

     

    “Gezi’ye saygı ve onu yaşatmak”, aynı suda benzer şekilde bir kez daha yıkanma hayalleri kurmakla olmaz. Hedef olarak”Gezi’yi de aşan yeni Gezi’ler örgütlemek” perspektifiyle hareket edilmelidir. Bunun için de en başta Gezi’yi sınıfla buluşturmak, başını işçi sınıfının çekeceği yeni bir Gezi’nin örgütlenmesine yoğunlaşmak şarttır!

     

    [Alınteri'nin baskıya hazırlanan 15. sayısından alınmıştır]