• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-06-09
  • Tüm eleştirilerimize rağmen film bir ilk olmanın tüm lekeleriyle birlikte anlamlı bir yerde durmaktadır

    Nəriman Bakı

     

    7. sanat olarak kabul edilen ve kitleleri etkilemekte tartışılmaz bir gücü ifade eden sinemanın şimdiye kadar Marx’a neden “ilgisiz” kaldığı gerçekten düşündürücüydü. Marx ve Marksizm siyasette ya da felsefede pekçok boyutuyla bozunuma uğratılacak tarzda “çiğnenmişti” oysaki... Buna rağmen özellikle Holywood gibi birçok tarihsel kişiliği perdeye taşıyan, aklımıza gelebilecek hemen her konuyu piyasalaştıran bir endüstrinin bu konuya el atmamış olması ilginçti.

     

    Bunda hakkını veren, en azından belli çizgileriyle Marx’ı ve Marksizmi tarihselliği içine oturtarak işleyen bir film için gerekli finansının sağlanmasının neredeyse mümkün olmadığı gerçeğinin payı büyük.

     

    Marx’ı gerçekten Marx gibi anlatmanın kimi politik-ticari bedellerinin olabileceği kaygısının payı da yabana atılamaz kuşkusuz.

     

    Galina Serebryakova’nın sinematografik bir anlatımla kaleme aldığı 5 ciltlik ‘Ateşi Çalmak’ romanı düşünülecek olursa ne demek istediğim anlaşılır. Samimi bir Marx anlatımı için Marx’ı ve Marksizmin doğuşunu tarihsel arka planı içinde ele alan bu nehir romanla ölçüşecek bir sinema anlatımı ve tekniği gereklidir. Bunun için de Marksizm'e mesafeli olmamak, en azından dürüst bir aydın-sanatçı duruşuna sahip olmak şarttır. Bu olduğunda bu sefer de gerekli bütçenin bulunması bir sorun olur. Sonuçta Holywood ya da genel olarak sinema endüstrisinin nasıl bir sınıfsal duruşa sahip olduğu ve finansmanının nasıl sağlandığı malum.

     

    Bu gerçekler bu kadar netken, geçtiğimiz aylarda dünyada, birkaç hafta önce de Türkiye’de gösterime giren ve oldukça az sayıda salonda gösterildiği halde hayli yoğun bir seyirci ilgisiyle buluşan Genç Marx filmi düştü gündeme.

     

    Marx gibi bir kişiliği ve Marksizm’in doğuş sürecini tarihsel arka planından, dönemin ruhundan adeta yalıtarak sinema-tiyatro arası bir kurgu biçiminde ele alan bu film tam da bu gerçeğe işaret ediyor aslında. Bu açıdan da insanda “keşke yapılmasaydı” ile “en azından bir adım atılmış olmuş” arasında çelişkili salınımlar yaratıyor.

     

    Bazı sahneleri sinemanın o etkileyici diliyle insanı sarsarken, bazıları hatta çoğunluğu “devasa bir gerçek bu kadar mı karikatürize edilir, tiyatrodan çok farklı olanaklara sahip olan bir sanat bu kadar mı kısırlaştırılır” duygu ve düşüncesi yaratabilmektedir.

     

    Filmin bitişinde insan “Neden şimdi?” sorusuna daha açık bir yanıt verebiliyor. Keza çizilen Marx portresi (Engels, Jeny,.. ile birlikte) bu soruya yeterince net yanıt veriyor. Hayal kırıklığı yaratan pekçok sahneden sonra sabırla bir sonrakini/sonrakileri bekleme şansı vermek istediğiniz film bittiğinde sinemanın reyting ve diğer kaygılarının yaratılan Marx portresinin gerçek Marx’ın karikatürü olabilecek çapta bir portreyle giderildiğini anlıyorsunuz. Güzelim Marx’tan ve yoldaşlarından günümüz aydın taslaklarına benzer bir portre çıkardıklarını üzülerek hissediyorsunuz. Yer yer pragmatist, yalapşalap teori üreten, küstahlaşan bir Marx kendi döneminin Marx’ı olmaktan ziyade bugünün gençliğinin beslendiği değer yargıları ve beklentileriyle yoğrulmuş bir Marx olabilmiş. Reyting kaygısı da bu “popülerleştirme” içinden giderilmiş.

     

    Komünist Manifesto’nun ya da Marksizmin temel tezlerinin perdeden akması sizi ne kadar heyecanlandırıp duygulandırıyorsa, “bu mudur yani...” duygusunun da bir o kadar ağır bastığı garip bir gelgit yaşıyorsunuz.

     

    Onu bugünün düşünce-davranış-eylem ve değerler sistemi içine oturtmaya çalışan, sinemanın reyting kaygılarını Marx’ı olumsuz anlamda “bugünleştirerek” gidermeye kalkışan film sonuç itibariyle insanda pekçok eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu yaratarak akıp geçiyor. Derin izler bırakamıyor… Ancak yine de Marx’a, Engels’e ve Marksizme ilişkin derli toplu bir ilk film olması açısından filmi “tüm ilklerin karşı karşıya kalabileceği kısıtlar”la birlikte ele almaktan kendinizi alamıyorsunuz. Göklere çıkarılamayacak ama yerin dibine de batırmayı gönlünüzün el vermediği manevi bir anlamı olduğu kesin. Dediğimiz gibi bu bir ilk çünkü…

     

    Engels’le birlikte Marx

     

    Filmin en önemli özelliği Marx ve Engels’i birbirinden koparmadan bir arada anlatmasıdır. Dahası Marx’ı sadece Engels’le değil Jenny Marx ve Mary Burns’la birlikte işlemesi, ondan kendi başına bir deha değil, kolektif katkılarla beslenen bir bütün çıkarması.

     

    Bu önemlidir. Çünkü kendine Marksist diyen pekçok entelektüel Marx’a yıkamadıkları günahları ya Engels’in üzerine yıkmışlardır ya da Marx’ın yaşamında Engels’i yok saymışlardır.

     

    Fakat bu ne kadar anlamlıysa Marx’ı işçilerden, tarihin politik atmosferinden, eylem ve örgütçülükten uzak bir “aydın” olarak sunması da bir o kadar sakattır. Dahası Marksizmin insanlık tarihinin felsefe-siyaset-ekonomi alanındaki tüm ilerici birikiminin özümsenip, aşılması üzerinden varedildiği; zorlu bir araştırmalar-hesaplaşmalar süreciyle hayatın canlı gerçeklerinin buluşmasıyla geliştirildiği gerçeğinin son derece eksik kaldığı da bir o kadar doğrudur.

     

    Filmin konusu, zaman dizgesi Marx’ın Genç Hegelcilerle kopuş yaşadığı dönemden başlar. İlk sahne de Marx’ın Ren Eyalet Meclisi'nin köylülerin ağaç kesmelerini, hatta ağaçlardan düşen dalları toplamalarını yasaklayan kararına ilişkin Genç Hegelcilerin Köln’de yayınlanan Rheiniche Zeitung için hazırladığı makalesinin bir bölümünün arka fondan okunmasıyla başlar. Perdede askerlerin köylülere vahşice saldırması vardır, bu sarsıcı görüntülere Marx’ın makalesinden bir bölümün okunması eşlik eder.

     

    Oldukça sarsıcı bu sahneyle başlayan film beklentileri yükseltir. Gerek Marx’ın ekonomi politikle ilişkilenmesinin de ilk adımı olan bu makaleyle başlanması gerekse dönemin emekçilere dönük saldırgan atmosferinin çarpıcı bir şekilde sahnelenmiş olması filmin aynı kıvamda akacağı ve Marx’ı sadece felsefeyle ilişkilenen bir “aydın” portresi içine sıkıştırılmayacağı beklentisi yaratır.

     

    Zaten hemen ardından gazete bürosuna yapılan polis baskını, Marx’ın o baskın sırasında dile getirdikleriyle burjuva demokratlığı sınırlarında dolaşan Genç Hegelciler’le devrimci bir kopuş yaşamak üzere olduğunu anlatır. Bu sahnelerde Marx’a söylettirilen “Bir iğneyle toprağı kazmak değil, bir balyozla dövüşmek istiyorum” sözleri de onun devrimci ruhunun daha baştan teslim edildiği umudu ve beklentisi yaratır insanda. Fakat Marx’ın Genç Hegelciler’le kopuşunu güçlü sahneler ve çarpıcı repliklerle veren film izleyicide sıcak bir heyecan yaratmakla yaptığı bu girişi aynı bütünlük ve süreklilikle ve her şeyden önemlisi de aynı ruh ve niyetle sürdürmez.

     

    Marx’ın Genç Hegelciler’den kopuşunun yaşandığı 1842’den başlayarak 1844’de Engels’le Paris’te bir araya gelmeleriyle devam eden film bundan sonra hızlı geçişlerle ilerler. Sahneler arasında absürd geçişler, arka plandan yoksun bir çeşit “sitcomlaştırma”, karikatürleştirme kıvamında akar. Ne o dönemin sınıf hareketi vardır bu sahnelerde ne de Marksizm’in doğuşunu da koşullayan yaşamın bu gerçek renkleriyle iç içeliği…

     

    Film Genç Hegelcilerden kopuş, Engels’le tanışma, Proudhon’la hesaplaşma, 1848 yılında Komünist Manifesto’nun birlikte yazılmasıyla ilerler. Bu arada Marx ve Engels’in Feuerbach ile olan düşünsel ilişkilerine hiç girilmez. Oysa Marksizmin materyalist bir temele oturmasında Feuerbach’ın tarihsel rolü açıktır. Yine onların düşünsel ve pratik serüvenlerinde çok önemli bir yerde duran Wolf’a hiç temas edilmez. Yine Marx ve Engels’in Hegel idealizminden kopuş süreçlerindeki hesaplaşmalarının simgesi olan ve kendi deyimleriyle “farelerin kemirici eleştirisine seve seve terk et(tikleri)” Alman İdeolojisi çalışmalarından hiç bahsedilmez.

     

    Marx ve Engels’in ütopik sosyalizmi eleştirmeleri bilimsel sosyalizme yönelmelerinin siyasi yanı filmde “Bütün insanlar eşittir” sloganı ile örgütlenen Adalet Birliği’nin Marx ve Engels’in kongrede önerisi ile “Bütün ülkenin işçileri birleşiniz” sloganını benimseyen Komünist Birliğe dönüşmesi süreci de hem yanlış bilgiler hem de Marx’ların karakterlerine ilişkin ilginç çarpıtmalarla doludur.

     

    O kadar ki, Marx’lar bu toplantıya Proudhon kartını kurnazca kullanarak (iş çevirerek!) girebilmiştir. Sınıfla herhangi bir ilişkileri de yoktur. Zaten film boyunca gerek Marx’ın gerekse Engels’in sınıfla herhangi bir ilişkisi yoktur. İşçiler ve onların örgütlenme çabalarıyla Mary Burns üzerinden ilişkilenmektedirler, onları aslında Burns yönlendirmektedir.

     

    “İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu” gibi çığır açıcı bir çalışma yapan Engels’in böyle bir çalışmayı nasıl yaptığı meçhuldür. O kadar ki, bu çalışmaya yönelmesi bile aslında Burns’a duyduğu ilgi üzerinden olmuş gibi belirsiz sahneler vardır. İşçilerle de babasının fabrikası dışında asıl olarak Burns’u ararken onların kaldığı işçi evlerine, barlarına giderek karşılaşmış, ama filmde bunun da bir sürekliliği olmamıştır.

     

    O zamanki işçi yaşamları bu karelerle çarpıcı-sarsıcı şekilde sahneye aktarılmıştır. Ama bu, bu kadarla sınırlıdır. Sınıfın bir sınıf olma dönemecindeki canlı iç atmosferi, kapitalizmin vahşi sömürüsünün biriktirdiği öfke ve örgütlenme arayışları, içinden “yeni insanı”, önderleri çıkaran tarihsel-politik atmosfer filme yansımamış, bunun yapılmaya çalışıldığı sahneler bütünlük içinde eklektik bir yama gibi durmayı aşamamıştır.

     

    Filmin yoğunlaşma noktalarından biri de Marx ve Engels’in özel yaşamlarıdır. Kendisi de işçilikten gelen ve tarihe tevazusuyla geçen bir Proudhon, oldukça bürokrat ve esnaf-küçük burjuva ideolojisine de uygun bir donukluk içinde sunulurken, Marx ve Engels yaşamlarıyla daha sıcak bir dille perdeye aktarılmıştır. Çok hızlı-değişken-ele avuca sığmaz-statiklikten uzak bir yaşamdır bu. Klasik aile çizgilerini-kalıplarını tam yıkmasa da zorlayan bir yaşamdır.

     

    Bu anlatımla yönetmen sanki yeni doğan ama henüz olgunlaşmamış bir dünya görüşünün kurucularının yaşamlarıyla ideolojilerindeki bu geçiş dönemi sancıları arasında paralellik kurmaya çalışmış gibidir. Yeni ve eski bir aradadır. Tabu olarak görülebilecek konular da ele alınmaktadır, eski de bir şekilde taşınmaktadır. Bu açıdan da filme yıkıcı ve yapıcı bir tarihsel sürecin ruhu taşınmaya çalışılmaktadır. Fakat bu da yine çok oturmayan sahneler ve içiçe geçen karmaşık anlatımlar, yer yer karikatürize edilmiş biçimlerle yapıldığı için gerekli derinleşmeye kavuşamamaktadır.

     

     

    Marx’ın Jenny’yle ilişkisinde cinsellik reyting kaygılarından uzak bir doğallıkla işlenir ve onlar “insan” olarak sunulurken (“hizmetçileriyle ilişkileri, yoksullukla kurdukları arabesklikten uzak ilişki vs.) yakalanan başarı, “aile” konusunun hayli didiklendiği filmin bütününde sürdürülemiyor.

     

    Filmin sonlarına doğru Jenny Marx, Mary Burns’e Engels ile çocuk isteyip istemediklerini sorar. Burns de “özgür kalmak ve mücadele etmek” için çocuk istemediğini söyler. “Engels’ten bir çocuğu ben değil ama kız kardeşim isteyebilir” diyerek kız kardeşinin Engels’e hayranlığını vurgular. Burns’un bu sözleri Marx’ların işçi sınıfı ailesi konusunda söylediklerinin karikatürize edilmiş, dahası çarpıtılmış halidir sanki. Jenny, Burns’un sözlerini şaşkınlıkla karşılar ve herhangi bir yorum yapmaz. Filmde bu konu bir daha gündeme gelmez. Fakat Burns şahsında dile getirilen bireysel özgürlük-mücadele ve çocuk-aile ilişkisinde çiğ bir ilkesizlik vardır. Burns’un çocuk istememeyi “mücadelesine engel” olarak görmesi bile başlı başına sorunlu bir annelik-aile ve kadının konumu tarifi içermektedir. Çocuk bakımının en nihayetinde kadının sorunu olduğunu baştan teslim etmeyi içeren bu değerlendirmeler, kadın sorununda derin bir çelişkiyi içerir. Gerek Jenny’nin daha gelenekselci bir tutuma sahip olması gerekse Burns’un tersine son derece “özgür” görünmesine rağmen son noktada aile ve çocuk kavramında toplumsal cinsiyet rolleri içinden hareket etmesi (tersinden) filmin Marksizme kadın sorunu konusunda yaptığı göndermeler gibi duruyor. Fakat bu da derinleştirilmiyor. Her konuda olduğu gibi bu konuda da film derinlikten uzaktır. Pat diye araya giren bir ya da birkaç teatral sahne üzerinden “mesaj” vermeye çalıştığını sanmaktadır. Yüzeysellik-eklektizm-ani geçişler-karikatürizasyonlarla insanın anlam oluşturma çabasına dönük garip bir saldırı ritmi içinden akar.

     

    Filmde kadınlar pasif ve silik değildir. Marx’ın eşi Jenny Marx, Mary Burns ya da hizmetçileri Marx ve Engels’le üretimlerine katkıda bulunan yer yer belirleyici konumda olan bir ilişki içindedirler. Filmde kadınların böylesine özneleştirilmeleri de Marksizmi bugün içinden anlatıp, popülerleştirme çabasının ifadesidir,

     

    Marx’ın yaşadığı fakirliği acıma edebiyatına girmeden sunan film, Engels’in İngiltere/Mancherster’da babasının fabrikasında çalışması ve içinde yer aldığı burjuva hayat koşullarıyla yaşadığı gerilimi de (özellikle Engels’in babası ile ilişkisi üzerinden) aktarmayı başarır.

      

    Film, Marx ve Engels’in dostluk ve yoldaşlıklarına odaklanırken yer yer “birbirlerini bulan iki kafadar” anlatımı baskın gelir. Marx ve Engels birbirlerinden 1842 yılında fiziken tanışmadan önce Engels, Marx’ın yazı işleri müdürü olduğu Rheiniche Zeitung’a yazılarıyla katkıda bulunuyordu. Buraya bir not düşelim. Paris’te yeniden karşılaştıkları ilk anda Marx, Engels’i Berlin’den hatırladığını söyler. Ancak Marx’ın bu cümlesi Engels ile ilk tanışmalarını kastediyorsa çok net yanlış bir bilgidir. Çünkü Marx ve Engels ilk defa 1842 yılında Köln’de bir araya gelmişlerdir. Başka bir tanışmaya gönderme yapıyorsa da havada kalan bir ifade olmuş. Ayrıca aynı sahnede Marx, Engels’e neredeyse laf sokacak bir tutum takınırken birkaç dakika sonra birbirlerine hayranlık besleyen iki kişiye dönerler.

     

    Ayrıca filmde Marx birkaç defa “kitap yazma heveslisi aydın” olarak sunulur. Marx’ın yazma eylemi en başından beri politiktir. Marx daha 1841’de Prusya Hükümeti'nin Feuerbah ve Bauer’e ders verdirmemesi üzerine profesör olmaktan vazgeçirmiş biridir. Vazgeçirmekle kalmamış Prusya’daki burjuva muhalefetle Rheiniche Zaietung’da yer alarak doğrudan politik mücadele içine dalmıştır. Marx’ın bu aydın sunuşu filmin sonlarına doğru Marx ve Engels’in “Komünist Manifesto’nun tamamlanamamasına dair tartışmada da kendisini gösterir. Marx bu sahnede daha önemli eserler üretmek isteyen ama Manifesto'yu da yazmak zorunda kalan bir aydın gibi gösterilir. Ancak Manifesto'nun en önemli özelliği parti görevi olmasıdır. Keza ismi henüz Adalet Birliği olan enternasyonal örgüt Marx ve Engels’in program yazımını geciktirdikleri için tabiri caizse fırça atarak uyarır.

     

    Bir başka zayıflık filmde Marx ve Engels’in hayatlarında ele aldıkları zaman dilimi özellikle Marx’ın düşünsel bunalım, sancı süreci olmasıdır. Bu sancı kendisini 1844 El Yazmalar’ında gösterir. 1844 El Yazmaları Marx’ın diyalektik materyalizme ulaşmış olmasına rağmen ulaştığı sonuçlardaki bazı Hegelci prangaları da içerir. Öyle ki 20. yüzyılda bazı ahmak kafaların Marx’ın bu yıllardaki düşünsel sancılarını Ekonomi Politiğin Eleştirisi- Kapital gibi eserleriyle aşmasına rağmen, 1844 El Yazmaları’nı anti-Marksist propaganda için kullanmaktan da çekinmemişlerdir. Hal böyleyken filmde bu sancı süreci, mesela Marx’ın 11. tezini formüle etmesini Engels ile içtikten sonra kafası güzelken bir “keşif” anına indirger. Hadi bu sahneyi bir keşif anını göstermek için tercih edilen sinemasal bir anlatı olarak kabul edelim. Ancak Marx’ın Proudhon’a karşı yazdığı Felsefenin Sefalati’nin yazım sürecinin Hollywood filmlerinde önemli bir işin kotarılmasını anlatan sadece sahne geçişli bir anlatımla yapılmasının, Marx’ın bu kitabı yazım sürecindeki pekçok içsel gerilimini göstermekten uzak olduğu söylenebilir. Sonuçta Marx’ın bir aydın olarak değil politik bir kişi olarak, sadece Fransa’nın değil enternasyonal muhalefetin de en önemli, saygın kişisi ve teorisyeni Proudhon’a karşı giriştiği mücadele hızlıca geçiştirilir. Yine sitcomlaştırılarak yapılır bunlar. Son zamanlardaki bazı Türki dizilerinde kullanılan kimi teatral anlatım biçimleriyle…

     

    Filmin zayıf ve güçlü yanları temel bir zorluktan kaynaklanmaktadır. Marx ve Engels’in hayatlarını, Marksizm’i iyi bilen kişiler filmi izlerken bazı boşlukları ve/veya anlatımları bilgileriyle kapatabilir. Örneğin, filmin hemen başında bazı insanları ormanda yerden odun toplarken görürüz. Bir süre sonra bu insanlara beş altı atlı saldırır, hatta odun toplayanların birkaçınını da öldürür. Marx’ın ekonomi politik üzerine çalışmasına yol açan şeyin Marx’ın Almanya’daki orman kanunlarını incelemeye başlaması olduğunu bilmeyen birisinin bu sahneyi anlaması imkansızdır.

     

    Marx ve Engels’i hiç bilmeyen veya yeni öğrenmeye başlayanların filmi izlediklerinde fimdeki boşlukları/eksiklikleri bilmediğinden gösterileni doğru veya gerçek görme tehlikesi vardır. Böyle olunca yukarıda kısmen gösterildiği gibi Marx aydın gerilimleri olan bir kişilik, Marx ve Engels’in dostluğu, yoldaşlığı da meyhane köşelerinden en önemli tezlerini birbirlerine okudukları iki kafadar olarak algılama riski var.

     

    Sonuç olarak bu film güçlü ve zayıf yanlarından da bağımsız olarak Marx’ın sahneye taşınmasını koşullayan tarihsel gerçeklerle birlikte düşündüğümüzde anlamlıdır. Tüm eleştirilerimize rağmen o bir ilk olmanın tüm lekeleriyle birlikte anlamlı bir yerde durmaktadır. Bu anlam da asıl olarak o hayaletin yeniden dolaşıyor olması gerçeğinde saklıdır. Filmi yaptıran da bu gerçektir. Marx’ların popüler bir anlatımla genç kuşakların gündemine girmeleri bile tüm tehlike ve handikaplarına rağmen -filmin sınırları anlamında- önemlidir.