• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-28
  • Nesnel koşulları çoktan olgunlaşmış iç savaş sürecinde kritik eşik 7 Haziran'da aşıldı

     

    H. Selim Açan

     

    Metin Çulhaoğlu, teorik gerilik ve düşünce tembelliğinin yaygın olmakla kalmayıp alttan alta marifet sayıldığı Türkiye solunun  ‘fikir üreten’ isimlerinden biridir.

     

    Marksizmin özüne sadık kalmayı esas alarak yürüttüğü teorik çalışmalarıyla bugüne dek taraf olduğu siyasi çizgi(leri) arasında hep bir uyumsuzluk/tutarsızlık olmuştur gerçi ama günlük siyasi yorumları sırasında da sık sık dikkate değer yorumlarda bulunur. İleri sürdüğü görüşe katılmadığınız durumlarda bile düşünceyi kışkırtır, geliştirici verimli bir tartışmaya zemin hazırlar.

     

    Saray faşizminin çıkardığı son KHK üzerine kaleme aldığı son yazısı da bu özellikte. (*)

     

    “Muhalefet de gemileri yakmalı” başlığını taşıyan yazı, linç güruhlarına ‘dokunulmazlık’ vaad eden son kararnameyi konu alıyor. Çulhaoğlu yazısının girişinde, ‘kimsenin Türkiye’de iktidarın seçim yoluyla el değiştirmesini beklememesi’ gerektiği haklı uyarısını yaptıktan sonra, son KHK’yı da “Bu, en geniş anlamıyla muhalefete ‘kıyıma uğramayı, giderek iç savaşı göze alıyorsan sokağa çık, eylem yap ve sonuçlarına katlan’ demektir” şeklinde değerlendiriyor. Bu da doğru bir yorum.

     

    Yazının tartışma götürür tezleri bundan sonra kendini gösteriyor.

     

    Çulhaoğlu,  “Bu durumda AKP rejimi ülkeyi kısa dönemde bir iç savaşa mı sürüklemek istiyor” sorusunu sorduktan sonra kendi yanıtını şöyle veriyor:

     

    ... Biz tam olarak bu kanıda değiliz. 

    AKP rejiminin giderek kırılganlaşan bir ekonomiyle birlikte sermaye sınıfının iktidarı olduğu, üstelik bunca tafrasına rağmen sermaye sınıfının her tür hassasiyetini dikkate aldığı unutulmamalıdır. Egemen sınıfla onun siyasal iktidarı arasındaki açı ne olursa olsun sınıf egemenliğinin kimi kırmızı çizgileri vardır; egemen sınıf, yumurta kapıya dayanmadan iç savaş gibi bir tercihte bulunmaz, bulunamaz. Sonucunda kazanacağını kestirse bile riskleri, maliyeti büyüktür. (agy)

    Kendi adımıza biz de bu konuda Çulhaoğlu ile aynı kanıda değiliz.

     

    İki nedenle. Birincisi, egemen sınıfla siyasal iktidar arasındaki ilişkileri Türkiye’nin bugünkü somutunu yeterince dikkate almayan bir genelleme çerçevesinde değerlendirdiği için. İkinci olarak ise, nesnel koşulları belli bir olgunluk düzeyine ulaşmış iç savaş süreçlerini o noktadan sonra dahi iradi olarak ‘kontrol edilebilir’ süreçler olarak algıladığı için.

     

    Egemen sınıf ile onun siyasal-toplumsal iktidar araçları arasındaki ilişki sorunu Marksist hareketin tarihinde sık sık değişik tartışmalara konu olmuştur. Bu ilişkiyi mekanik bir emir-komuta ilişkisi şeklinde basite indirgeyip düzleştiren yaklaşımlar olduğu gibi; bir bütün olarak devlet ve onun hükümet, ordu, yargı gibi farklı aparatlarının sahip oldukları göreli özerkliği egemen sınıf olarak burjuvaziden bağımsızlık derecesine vardıran yaklaşımlar da söz konusudur. Bu tartışma ayrı bir konu.

     

    Konumuz açısından burada gözden kaçırılmaması gereken ‘kritik’ noktayı, sınıf olarak burjuvazinin hizmetinde olmakla birlikte bu sınıf adına siyasal iktidar yetkilerini kullanan gücün de belli bir inisiyatif sahibi olduğunun ve onun bunu bazen hizmetinde olduğu sınıfın iradesi –hatta genel çıkarlarıyla- çelişen doğrultularda kullanabileceği gerçeğinin ‘unutulması’ oluşturuyor. Üstelik bugünkü Saray rejimi gibi, gücü büyük ölçüde merkezileştirip kendinde toplamış bir iktidardan söz ediyoruz. Onun pervasızlığı karşısında TÜSİAD patronlarının dahi nasıl sindiklerini -ve sadece kar istiflemeye odaklandıklarını- ise yıllardır görüp izliyoruz.

     

    Dolayısıyla, bugünün Türkiyesi’nde, sınıf olarak burjuvazi ile iktidar arasında somut olarak nasıl bir ilişki ve güç dengesinin varolduğunu dikkate almayan genel bir doğruyu tekrarlayarak, iktidardan düşmemek için dışta ve içte savaş dahil her türlü melanete başvurmayı göze alacak kadar kendinden geçmiş Saray rejimini  “sermaye sınıfının frenleyeceği” şeklinde bir beklenti, fazlasıyla ‘naif’ ve isabetsizdir.

     

    Diğer yandan, bunun nesnel koşullarının belli bir olgunluk eşiğini aşmış olması anlamında Türkiye aslında bir ‘iç savaş süreci’ içindedir. Devlet tarafından örgütlenmiş linç güruhlarının sokaklara salınmaya başladığı 2005-2006 yıllarından başlatabileceğimiz bu süreçte asıl kritik eşik 7 Haziran 2015 sonrası aşılmıştır.

     

    Bu tarih, sadece, parlamenter bir rejim adına geriye kalan göstermelik kurum ve mekanizmalar da fiilen çöpe atıldığı için bir ‘dönüm noktası’ değildir. Asıl ondan sonra yaşananlar önemlidir. Düşünün ki, o tarihten sonra bu topraklarda devlet, “vatandaşım” olarak tanımladığı onbinlerce Kürdün yaşadığı yerleşim birimlerine karşı aylarca süren asker ve polis operasyonları düzenlemiş, kentleri ve kazaları tank, top ve helikopterlerle bombalamış, “dünya kültür mirası” içinde kabul edilen tarihi mekanları dahi yerle yeksan etmiş,  onbinlerce evi yıkmış, 3 aylık bebeklerden 70 yaşındaki ihtiyarlara kadar yüzlerce vatandaşını vahşice katletmiş, bazılarını sığındıkları bodrumlarda yakmış, cenazelere bile eziyet etmiş... Biz hala, “iç savaş çıkar mı çıkmaz mı”, “burjuvazi buna izin verir mi” diye tartışıyoruz?!!

     

    Üstelik o ‘eşik’ ile birlikte aşılan sınırlar bunlarla sınırlı değil. Başlangıçta daha ‘tekil’ durumlarda, biraz da ‘spontane’ olarak harekete geçirilen ‘şekilsiz kalabalıklar’, bugün artık çok daha ‘organize’ ve ‘eğitilmiş’ iç savaş birimleri şeklinde örgütlenmişlerdir. MHP ve BBP gibi sivil faşist partilerin gençlik kolları ya da devletle içli-dışlı mafya çeteleri gibi devletin her zaman kullanageldiği ‘geleneksel’ paramiliter örgütlenmelere bugün SADAT’ından Halk Özel Harekat’ına, Osmanlı Ocakları’ndan ÖSO’ya kadar yenileri eklendi. Neredeyse her altı ayda bir on binlerce yeni elemanın alındığı polis ve jandarma özel harekat birlikleri, sözleşmeli askerler, korucu çeteleri, özel güvenlik örgütlenmeleri de düşünülecek olursa, toplumu dört bir yandan kuşatan nasıl örgütlü bir ağ yaratıldığı gerçeği gözümüzde daha iyi canlanır.

     

    Bunlar sadece örgütlenme ağlarını yaygınlaştırma yönüyle değil, Afganistan, Bosna, Çeçenya’dan sonra Suriye’de de şehir savaşları deneyimi kazanmış eğitimli kadrolar yetiştirmekten silah yığınaklarına kadar her yönüyle harekete geçirilmeye hazır iç savaş kıtalarıdır. Bunları Alman faşizminin özellikle de SA örgütlenmesinin “yerli ve milli” biçimleri olarak tanımlamak yanlış olmaz.

     

    Daha da önemlisi toplumdaki kutuplaşma ve düşmanlaşmanın geldiği noktadır. Andığımız iç savaş örgütlenmelerinin içinde ve yakın çeperinde yer alan “reis yandaşlığı” artık öyle bir gözü dönmüşlük noktasına varmıştır ki, sudan bahanelerle bile harekete geçmeye, sokaklarda insan avına çıkmaktan komşusunu kesmeye, ortalığı yakıp-yıkmaya, “düşman” gördüklerinin malını mülkünü yağmalamaktan kadınların-kızların ırzına geçmeye kadar savaş ve iç savaş süreçlerinde tanık olunan her türlü iğrençliği yapmaya hazır ve nazır bir kıvamdadır.

     

    Örgütlenme ve silahlanmadan düşünsel ve ruhsal ortamın uygunluğuna kadar bütün yönlerden gözle görülür boyutlarda ‘olgunlaşmış’ bir iç savaş koşulları yaşanırken, bundan hala -hem de burjuvazi tarafından- ‘önlenebilir çok uzak bir ihtimal’ gibi söz etmek, ne Marksist teoriye sığar ne de teorinin bize kazandırması gereken siyasal uzak görüşlülüğe...

     

    Zaten Çulhaoğlu’nun yazısının ‘olumsuz’ yönü ve rolü de bu noktada gösteriyor kendisini. “Muhalefet de gemileri yakmalı” şeklinde radikal çağrışım ve beklentiler yaratan bir başlık taşıyan yazının sonundaki öneri,  ufuk açıcı olmaktan ziyade ‘uyanıklığı köreltici’  bir özellik taşıyor.

     

    Çulhaoğlu, AKP tarafından “artık ucu da değil ortası gösterilen iç savaş tehdidi” karşısında “en geniş anlamda muhalefetin, ortaya atılıp ‘kabulümüzdür, hodri meydan’ diyebilecek durumda olmadığını” söyledikten sonra, bu “sıkışmışlığı aşmanın” yolu olarak “’yasallık’ adına elde ne kaldıysa hepsini kullanarak kitlelere yönelmeyi” öneriyor!!!

     

    Sınıfa ve kitlelere gitmek, zaten her durumda ve her zaman yapmamız gereken bir şey. Özellikle de emeğin ve insanlığın kurtuluşunu amaçlayan sosyalistler ve devrimcilerin hiç aksatmamaları gereken temel bir görev ve sorumluluk bu. Fakat bu her günkü görevi tutup bir iç savaş olasılığına karşı hazırlanmanın ‘tek yolu’ diye tanımlamak hiç olacak şey mi?.. Devrimci bir öğreti olarak Marksizm’in teorisi ve tarihsel pratiği  bize bunu mu söylüyor?..

     

    (*) M. Çulhaoğlu, Muhalefet de Gemileri Yakmalı, http://ilerihaber.org/yazar/muhalefet-de-gemileri-yakmali-80301.html)

     

    Artı Gerçek