• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-06-17
  • Zekasını, yeteneklerini, ömrünü, her şeyini devrime kilitleyen bir komünist: Mehmet Fatih Öktülmüş

    Sadece bizim literatürümüze girmiş değil FATİHLEŞMEK! Türkiye devrimci hareketi açısından da esin kaynağı örnek devrim adamlarından biri o. Sadece işkencede hasımlarına kök söktüren başeğmez tutumunu anlatmazlar size tanıyanlar; onu tanımış olmanın, onunla aynı hücrede, aynı zindanda, aynı mücadele deryası içinde bir biçimde yan yana gelmiş olmanın ayrıcalığının farkındadırlar.


    Kendilerini etkileyen en sıradan gibi görünen bir davranışın bile anlamını, tümüyle devrime adanmış bir yaşamın büyüklüğü karşısında farklı bir yere oturtarak hikaye ederler. Ya biz, bizler; ya genç yoldaşlarımız? Zekasını, yeteneklerini, ömrünü, her şeyini devrime kilitleyen bir komünistin elimizdeki tek fotoğrafına bakarak ruhunun haritasını çıkarmak mümkün mü? Ya da onunla ilgili anlatılanlardan yola çıkarak, onu böylesine büyük kılan yanlara dair kafamızdaki tüm sorulara yanıt bulmak olası mı? Onu yoldaşlarından, Osman’dan ayrı anlatabilmek; sınıfsız dünya idealinin birbirine kenetlediği ve koşulların üstüne çıkmayı bilen o ‘çekirdeği’ yansıtmayan bir Fatih portresi betimleyebilmek mümkün mü? Hem evet hem hayır! Ne evet, ne hayır!..

     

    Fotoğrafın söyledikleri


    Sakallarıyla başının derde girmesi dışında tertemiz bir yüz; eski yoldaşları ona “apartman çocuğu” diye takılırlardı. Pırıl pırıl insan gözler, karşısındakini sarıp sarmalayan, dinlemeyip adeta içen, anlatan… ciddi ama sımsıcak bakışlar. Fatih’in geçtiği yerlerden, yoksul gecekondu semtlerinden, işçi toplantılarından geçiyorsanız onun tartışmasız muazzam etkisini mutlaka hissederdiniz. Çok daha iyi, çok daha hakim, çok daha yakın, çok daha derinlemesine bir çalışma yürütmeniz; onun yoldaşı olduğunuzu “kanıtlamanız” zorunluluğunu hissettirir; onun emek verdiği insanlar ve siz bu devrimci esinle mutlaka dolardınız!

     

    Hem ince düşünmek, hem de anında pratik çözümler bulabilmek, hız ve derinlik; her ikisini birleştiren bir düşünce sistemi: Fatih olmak! Karşısındakinin kişiliğini anında çözümler, olumlulukları bularak o insanı kavrar, sarardı. Kitleler içinde Fatih’in gücü, insanları ‘önce eleştirmek için’ değil, en kötü adamla bile konuşurken -ki konuşuyorsa mutlaka onu devrime bağlayan bir yön vardır- onları doğallığında ileri noktalarından, yakalamayı başarmasındaydı; devrimle olan bağının getirdiği bir güçtü bu. İnsan ilişkilerinde, çölde altın arayan kişi gibi, bulana kadar bütün zorlukları göğüsler, bulunca da hemen o noktadan bir düğüm atarak devrime bağlamaya çalışırdı. Kişilerin olumlu yanlarını bulana kadar insanları didikler ve insana -küçücük de olsa-, devrimle olan bağını farkettirirdi. Bu, ‘nabza göre şerbet verme’ biçiminde değil, ustalıkla kavrayarak yapılırdı… Yanlışlarını, eksiklerini, yakaladığı olumlu noktayı genişleterek, kişinin kendi kendisine bir enerji vererek olumsuzluklarına yönelmelerini sağlardı. Böylelikle, özgüvenlerini kazanırdı insanlar Fatih’in yanında; öte yandan onların zaaflarıyla uzlaşmaz, takılıp kalmalarını engelleyecek, önlerini açacak bir iş bulurdu. İnsanlar Fatih’in gücü karşısında ezilmez, kendilerini güçsüz hissetmez, tam tersine özgüven kazanırlardı.

     

    Fotoğrafının aksine hiç de “saf” ve “sakin” değildi. Sinirlendiği zaman o bembeyaz teni kızarır, öfkesi gözlerinden fışkırırdı. Coşkulu, heyecanlı, canıtez, kıpır kıpırdı; sadece dinlerken yüzünüze dosdoğru bakar -şimdilerde ‘etkin dinleme’ denilen tekniği biliyormuşcasına- gerçekten dinlerdi. Onunla birlikteyken, gerek eylemde gerek sohbette… her türden çalışmada müthiş bir rahatlık ve güven duyardınız. Her şeyi başaracağınıza dair kolektif güveniniz pekişirdi. Deneyimli yoldaşlar, bizler için çok değerliydi; yaşamlarıyla başardıklarıyla, bizim algılayışımızda henüz çok toy çizgilere sahip ortak idealimizin güzergahında yol katetmişlerdi. Fakat ulaşılmaz değillerdi. Sadece yaşa ve deneyime dayalı olmayan mesafeyi hiçleştiren özel bir çaba yoktu Fatih’te; bu o kadar doğal ve zaten öyle olması kaçınılmazmış gibi yapılıyordu ki, dün bıraktığınız yerden devam ediyormuş gibiydiniz. Yabancılık yoktu, yetersizlik duygusu yoktu, öğreneceğiniz çok şey olduğunu bile o söylemiyordu size; siz çıkarıyordunuz gördüklerinizden yaşadıklarınızdan…


    Kızılordu denizcilerini andıran siyah kabanıyla Pazartekke ya da Yusufpaşa otobüs durağında belirir -onun ve Osman’ın klasik randevu yerleriydi- tiril tiril beyaz gömleğinin cebinden sigarasını çıkarır, daldan dala atladığı heyecanlı bir sohbete girişirdi. Hamsi kızartırken de aynı titiz sevecenlikle yapardı işini, silahları temizlerken de…

     

    Kaçırılma öyküsü

     
    '78 yılı; daha sonra mücadeleyi bırakan bir ‘yol arkadaşı’nın ifadesi üzerine Fatih ve eşinin Bahçelievler’deki evi basılır ve ikisi de tutuklanıp Bayrampaşa Cezaevi’ne götürülürler -Fatih’in dördüncü tutuklanmasıdır bu. O dönemde sol siyasiler Bayrampaşa’nın B bloğunda kalıyorlardı; faşistler de C blokta. Kavacı bir arkadaşla Fatih, her hafta C bloktaki bir yerde eş görüşüne gidiyorlar. Bunu öğrenen faşistler bir görüş günü ikisini pusuya düşürmüşler; bunlarda bıçaklar, muştalar, silahlar… bizimkiler salt yumruklarıyla ölümüne direnmişler, ciddi biçimde yaralanmışlar ama. Olaya o sırada mafya koğuşlarında yatmakta olan Hasan Heybetli ve ekibi müdahale ederek, ölümden kurtarmışlar; karşılıklı silahlı çatışma çıkmış.

    O akşam radyodan 'Bayrampaşa’da isyan' haberini duyduk. Tüm yoldaşlar Fatih’in başına bir şeyler geldiğini düşünerek cezaevinin önüne gittiler. Yaralıların hastanelere sevkedildiği haberini almışlar. Hastanelere yollanıldı, fakat Fatih yok! Meğerse bizimkileri Bayrampaşa Hastanesi’ne kaldırmışlar. O zamanlar cezaevinin içindeki diğer asker koğuşları yok, hastanenin çevresinde duvarlar yok; çevre yolu yok, cezaevinin dışında, tarlaların ortasında bir hastane binası… Ertesi sabah bir yoldaş avukatı olarak onu görmeye gitti. Yaralıydı Fatih, fakat bağlantı kurulmuştu; planlar yapılmaya başlandı. Askeri bir cip kaldırıp MİT’ten adam almaya gelmiş gibi girip Fatih’i alacaklardı! Osman’ın planıydı bu, Fatih 'Tamam!' dedi. Yoldaşlar o köşedeki malum kahvede nöbetleşe beklemeye başladılar. Fatih’in kaldığı odanın penceresi kahveden görünüyordu; bir terslik durumunda cama havlusunu asacaktı. O iki gün öyle tedirgin bir bekleyiş ve hazırlıklarla geçti.

    Ertesi gün camda bir havlu! 'Avukat' yoldaş derhal 'müvekkilini' görmeye gitti. Fatih bu gözükara 'MİT’ten adam almaya geldik' planına gerek olmadığını, onları ertesi gün Cerrahpaşa Hastanesi’ne sevkedeceklerini haber vermek istemişti; orası daha uygun olacaktı. Osman; asla tek bir iş, tek bir düş, tek bir eylemle sınırlanmayan Osman… Bir yandan askeri cipi nereden kaldırabileceklerini araştırırken, o sırada konfeksiyonda çalışan Ali Algül’e doktor gömleklerini çoktan diktirmişti!

    Cerrahpaşa’nın önü; iki ring yanaştı ve Fatih birlikte kelepçelendiği bir başka tutsakla arabanın merdivenlerinde göründü. Saniyelik bir göz teması; hem kardeş hem yoldaş her şeyde iç içe olmuş iki insanın tıpkı başka zamanlardaki gibi sözsüz anlaşması… Osman büyük silahları alması için bir yoldaşa işaret verdi. Uçtu gitti o. Fatih’i ortopedinin dar koridorlarına soktular. İki jandarma bir de uzatmalı çavuş vardı yanında; basit bir işti yani! Osman hızla karar verdi ve Sezai ile birlikte sadece iki ‘ondörtlü’ye değil, asıl cesaret ve kararlılıklarına dayanarak içeri girdiler…
     

    Sonraki anlatımlardan askerlerden birinin direnmeye kalktığını ve Osman’ın “At silahını seni vurmak istemiyorum” uyarılarına aldırmayan askeri ayağından vurduğunu, G-3’lerini aldıklarını, Fatih’in kelepçeli bileklerinin üzerine ceketini attıkları, bir taksi çevirerek o zamanlar işyeri olarak kullanılan yere getirdiklerini, önce minicik bir eğeyle güle oynaya kelepçeleri zorladıklarını, sonra ‘işi büyüttüklerini’ öğreniyoruz. Sonraları, Osman Fatih’e ne zaman ‘kızsa’, “Nereden kaçırdık bilmem ki seni?” diye takılırdı… Bu olayı ne zaman düşünsem, iyimserlikle gözükaralık, cesaretle kararlılık, bir komünisti düşmanın elinde bırakmamak için gecesini gündüzüne katan yoldaşça bağlılık, ne olursa olsun başarma kararlılığı ve azmi gözlerimi yaşartıp içimi yeşertiyor.

     

    Tarih, birey, toplum


    Yoldaşların kaybının yarattığı hırs ve burukluk asla kabuk bağlamıyor ama…

     

    Osman’ın ölümü -o zamanki bilincimle- dünyamın yıkılması gibi bir şeydi; sadece benim için değil, onu tanıyan bütün ‘acemiler’ için eminim böyleydi bu! Çünkü her işte aklı, emeği, izi vardı; onsuz çok zorlanacakmışız duygusu içime yer etmişti. Zorlandık da, ama Osman’ın öğrencileri olmaya çalıştık.

     

    Fatih’i kaybettiğimizde ise artık ‘büyümüştük’. Marksizmi özümlemeye, komünizmin özgürlük dünyasını -ne kadar çok seviyor olursak olalım- kişi odaklı yaklaşımlarla inşa edemeyeceğimizi öğrenmeye başlamıştık. Bizi bir arada tutan zincirin en güçlü halkası ne birbirimizi çok sevip saymamız, yoldaşlarımızdan başka, kimselerle yakalayamadığımız frekans, ne o imrenilesi ortak yaşantı, ne birbirimiz için katladığımız fedakarlıklar, ne… Başka bir şeydi; ölçüler farklıydı; bunların da ancak o zeminde filizlenip güçleneceği ortak bir dünya görüşüne sadece sahip olmak değil, onun gereklerini bedeli ne olursa olsun sonuna kadar yerine getirme uğraşıydı. Her yanımızdan kuşatıldığımız kapitalizmin çamurlarına rağmen komünizmin ışığını -iğneyle kuyu kazdığını bile bile- güne düşürme çabasıydı. Bu “Başaracağız!” iradesi, bu kazanma azmiydi!

     

    Düalizmi kafasından atamamışların enerjisini dizginleyen moral baskı; ülkülerle gerçeklik arasındaki aralığa köprü kuramamış olanların acısını çektikleri sınırlama… Birey, kahramanca bir çabayla felsefi düşüncede bu özgürlüğü kazanana dek tümüyle kendi kendisine ait olamaz ve çektiği ruhsal işkenceler, kendisine karşı duran dış zorunluluğa ödediği utanç verici haraçlar olur. Fakat birey, acı ve utanç veren sınırlamanın boyunduruğunu atar atmaz, daha önce hiç tanımadığı yeni doludizgin bir yaşama adımını atar ve özgür eylemleri zorunluluğun özgür ve bilinçli ifadesi haline gelir. İşte o zaman büyük bir toplumsal güç olur ve artık hiçbir şey onu; ‘şeytanca yalanların üstüne, Tanrı gazabının yıldırımları gibi düşmek’ten alıkoyamaz. (Tarihte Bireyin Rolü, sf. 15, abç)
     

    Fatih gibi, yitirdiğimiz önder yoldaşları yaşadıkları dönemle sınırlı olmayan bir tarzda devleştiren, toplumsal akışa gerçekten etkide bulunma gücü ve yeteneği kazandıran işte tam da budur: Kapitalizmin yaşamdaki her türden görüngüsüne, tarzına, alışkanlığına karşı tüm benlikleriyle karşı durmak ve asla ‘iki sandalyeye birden’ oturmaya kalkmamak! Burjuva dünyanın boyunduruklarından kurtulup hayatın her karesini zorunluluğun kavrandığı özgürlük alanlarına dönüştürmek, yaşamda bunu somutlamak, bunu yaşamıyla ve eylemiyle ‘propaganda’ etmek!


    İki yoldaş, iki kardeş, iki komutan


    Ne eşsiz bir birliktelikti onlarınki; Fatih’le Osman, iki büyük adam, iki can yoldaş…

     

    Çocukluktan bu yana aile ortamının yakınlaştırıcı iç içeliği, sonra aynı okul, sonra aynı kavga… Birbirinin dilinden bu kadar iyi anlayan, dil ne demek, konuşmadan gözler ve mimiklerle anlaşan, birbirini bu kadar seven ve bu kadar kızıp takılan, birbirini bu kadar yakınmadan dağın tepesine taşıyan… yoldaşlaşmanın doruk örneklerindendi onlarınki. Fatih’i Osman’sız, Osman’ı Fatih’siz düşünmek olanaksız gibi bir şeydi. Birbirlerinin aklından geçenleri okurlardı adeta, ameliyathanede ya da işlikte aletleri ne isteyeceğini bilerek sektirmeden uzatan yerine göre ‘usta’, yerine göre ‘yardımcı’ gibilerdi. Özellikle eylemler öncesindeki hummalı faaliyet tıpkı bir üretim bandının işleyişine benzerdi. Herkes komutan, herkes askerdi.


    Fatih insan ilişkilerinde çok ince düşünceliydi. Her şeyde en ince ayrıntısına kadar insanı düşünür, ayrıntılara eğilirdi. Osman’da ise olması gereken üzerinden kurulan, gelecek üzerinden düşünen çok geniş bir bakış vardı; sadece olması gerekeni yapan, duygularını pek fazla ‘göstermeyen’ bir insandı.

     

    Fatih randevulara geciken hiçbir yoldaşı beklemezdi. Ama Osman’ı saatler de sürse beklerdi -Osman’ı herkes beklerdi ya! Osman, ya üzerinde çalıştığı bir proje için çarşıda bir malzeme görmüştür, ya uğradığı bir ilişkide fazla oyalanmıştır, ya yolunun üzerindeki bir ‘iş’e istihbaratçı gözüyle biraz fazla ‘uzun’ bakmıştır; ya ‘otobüsü kaçırmıştır’, ya ‘elektrikler kesilmiştir’!.. Fatih her defasında “Bir daha beklemeyeceğim” diye karar alır, bunu yoldaşlar önünde deklare eder fakat bir sonrakinde yine beklerdi. Osman da, ‘gerçekleşmeyecek düş’ü bilmenin rahatlığıyla “Beklersin, beklersin!” diye gevrek gevrek gülerdi.

     

    Osman’la Fatih aynı destanın, birbirinden asla ayrı düşünülemeyecek komutanlarıydı!

     

    Matt düştü; Osman’a koşamamak…


    Osman’ı yitirdiğimiz Bağcılar çatışması; Fatih kurşunu sağ kolundan yemişti, Matt’ı tutan sağ kolundan… Ondan sonra işlevsizleşmiştir sağ kolu; uzun süre kıpırdayamamış, orada öylece kalakalmıştır. Hayıflanıp yandığı budur, Osman’a koşamamak… Hiç ayrılmadığı yoldaşını belki hiç göremeyecek olmanın hüznü ve kızgınlığı uzun süre silinmedi gözlerinden.

     

    Bağcılardan sonra eve yaralı gelmişti. Kolu sarılıydı. İlk önce Bahçeli’de bir yerde kalmış, sonra bizim eve gelmişti; kolunda kocaman sargı. O dönem apartman yöneticileri kendilerini polis gibi hisseder, öyle davranırlardı. Fatih tam apartmana girerken tesadüf, yönetici aidat topluyor. Karşılaşınca ‘Hangi daireye gidiyorsunuz, ne oldu, nereden geliyorsunuz?’ Fatih’in son derece güleryüzlü, efendi, kibar bir gülümsemeyle ‘PTT Hastanesi'nde yatıyorum’ demesi üzerine, yanındaki yoldaş da ekler: ‘Eve yakın olunca hastaneden bize getirdik’ diyor; yöneticilerin kuşkusunu hemen savuşturuveriyorlar. Soğukkanlılığını hiçbir koşulda, yaralı haldeyken bile kaybetmemesi.. Bütün soğukkanlılığına rağmen eve geldiği zaman ağlaması... 'Osman'ı kaybettik' derken, korkunç bir acı çekerek ağlaması...

     

    Bağcılar sonrası geceleri hep balkonda otururdu. Şöyle bir bakınca, yatağında kan izleri olduğunu gördüm; meğer tahtakurusu varmış. Ancak bunu bana hiç söylemedi, 'rahatsız oluyorum' demedi. O nekahat döneminde gülümsemesini kaybettiğini, acıdan yüzünün kıvrıldığını bir kere bile görmedim. Ama ne zaman konu Osman'a dönse gözleri yaşarırdı. Daha sonraları geçmişe döndüğünde ise Osman'ı hep gülümsemeyle anlatırdı. Çok kan kaybettiği için ona karaciğer alırdık. 'Şarap da iyi olur' demişlerdi. O zamanki para sıkıntımızda kötü bir şarap almıştım. Orada eğitimini, farklı kültürünü gösterir, güldürürdü. Şaraptan bir yudum alır, evirir çevirir... 'işte böyle içilir' derdi. Çok lüks şeyler değildi alınanlar. Ama muhakkak bize de zorla yedirir, biz tatmadan bir lokma yemezdi.

     

    Bir yerlerde kapalı kalmak ölüm gibi gelse de; konuşmak için, okuduklarını helecanla anlatmak için ayakkabılarınızı çıkarmanızı bile beklemez! Çiçek gibi olmalıdır çalıştığı yer; Osman ne kadar 'pejmürde'yse Fatih o kadar titiz ve tertiplidir. 'Mutlaklaştırma' ölçüsünde tutkuludur ortak geleceğimize; örgütü kalesidir. Seferlere çıkar, işçileri örgütlemeye, ezilenleri uyandırmaya gider yoldaşlarıyla. Çukurova'nın yoksul işçileri hiç yabancılamadıkları anlatımlarını, sorularını, hedeflerini benimserler; kendileri gibi acı çeken, düşünen, kafa yoran biri konuşmakta, hiç bilmedikleri şeyler anlatmaktadır. Coca Cola'nın, Profilo'nun sendikacıları, bilgi toplamaya çalışırlar bu temsilcileri bile 'ayartmaya' çalışan komünist hakkında...

     

    Hele emekçi kadınlar; onlar daha önce hiç tanımamışlardır böyle bir devrimciyi. Hizmet istemez, herkesle birlikte yekinir ortakişlere, onların da dinlemesini ister konuşmaları, dertleşir bir fırsat yaratıp...

     

    Adı Fatih olan çocukların yüzlerine bakın bir Fatih'in yolunun geçtiği yerlerde; Adana'da, İstanbul'da, Ankara'da... Onlarda horlanmış ve ezilmiş annelerinin “Fatih gibi olsun” dilekleri saklıdır.