• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2018-01-02
  • TTE saldırı ve direnişine tanıklık etmiş hukukçu Kazım Bayraktar'la konuştuk

    '80'li yıllarda gündeme getirilen ve direnişle karşılanan Tek Tip Elbise (TTE) saldırı ve direnişine birebir tanıklık etmiş bir hukukçu olan Avukat Kazım Bayraktar'la konuştuk:

     

    Alınteri: O dönemi bir hukukçu olarak nasıl yaşadınız, nelere tanıklık ettiniz?

    Kazım Bayraktar: 12 Eylül askeri faşizmi sadece bir baskı, zulüm ve hukuksuzluk dönemi değildi. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanmış en derin, en kapsamlı, yaygın ve yoğun şiddete dayanan yeniden yapılandırma dönemlerinin önde gelenlerinden biriydi.

     

    Darbeden yaklaşık 4 ay önce Mayıs 1980’de avukatlık ruhsatımı aldım. Niyetim avukatlık yapmak değildi. Ancak darbe ile birlikte başlayan kitlesel gözaltılar, tutuklamalar, işkenceler karşısında avukatlık “farz” oldu. Faşizme karşı mücadelenin bir parçası olarak avukatlığa başladım. Önce üç, daha sonra -biri komünizm propagandasından kesinleşmemiş hükümlü, biri Gölcük Sıkıyönetim Askeri Mahkemesinden gıyabi tutuklu olarak aranan- olmak üzere yedi avukat birlikte bir büro kiralayarak başladık 12 Eylül’ü yaşamaya. Aranan arkadaşımız mahkemelere ve cezaevlerine gitmiyor, büroda dosya çalışması yapıyordu. Bir süre sonra tutukluluğu kalktı ve başka bir ilde avukatlığa başladı. Hükümlü olanla yollarımız başka bir nedenle ayırıldı. 1983 de Av. İbrahim Açan da katıldı ortak mücadelemize. İbrahim amca geldiğinde oğlu H. Selim Açan ve Selim’in eşi Oya polisin ve Sıkıyönetim Komutanlıklarının arama listelerindeydi, sık sık evine polis baskınları düzenleniyordu. O’ndan çok şey öğrendik.

     

    Yüzelerce dava, yüzlerce müvekkil; ilden ile, mahkemeler ve cezaevleri arasında mekik dokuyorduk. Ortalık yangın yerine dönmüş, işkence kitleselleşmiş, kayıplar ve yargısız infazlar yaygınlaşmış, mahkemeler tutsak alma ve kıyım makinelerine dönüşmüş, savunma hakkı alabildiğine kısıtlanmış, avukatların savunmaları işlevsizleştirilmiş, 12 Eylül yandaşı basın tıpkı bugünkü gibi toplumu manipüle eden yalan makinesi gibi çalışırken muhalif basın tümüyle susturulmuş, muhalif tüm kitle örgütleri ve partiler kapatılmış, birçoğunun yöneticileri tutuklanmış ve işkenceden geçirilmiş, Anayasal düzen egemen sınıfın hemen hemen tüm odaklarının doğrudan ya da dolaylı desteğiyle zor yoluyla yıkılmış, 5 generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi kararları yasa hükmünde, saymakla bitmez... Hukuk-siyaset-ekonomi-şiddet ilişkisinin en çıplak olduğu dönemlerden biri aynı zamanda. Bir hukukçu olarak ve hukuk penceresinden bakarak 12 Eylül’ü tanımlamak olanaksız. Onun sınıfsal, toplumsal, ekonomik ve tarihsel boyutları var. Ancak hukuk ve yargı alanında yaşadığımız, tanık olduğumuz olaylar 12 Eylülün diğer alanlardaki kapsam ve derinliği hakkında da bir fikir verebilir.

     

    Bugün olduğu gibi 12 Eylül sürecinde de avukatlara, hukukçulara hissettirilmeye çalışılan şey korku yanında gereksizlik duygusuydu. Savunmalarımız sürekli duvara çarpıyor, hakim ve savcılarla kurmaya çalıştığımız diyaloglarda “uğraşmayın bu davalarla” anlamına gelen mesajlar alıyorduk. O günlerde de belli dünya görüşüne ve duyarlılığa sahip avukatlar bu mesajlara aldırmadılar. Yılmadık, ısrarla üzerlerine gittik; işkenceleri ve işkencecileri teşhir etmek, müvekkillerimizin savunma haklarını kullanmalarının yolunu olabildiğince açmak, cezaevlerindeki zulmü dünyaya duyurmak için mücadele ettik. Darbeden 1- 2 yıl sonra bazı küçük, ama değeri büyük mevziler kazanmaya başladık. İşkenceyle ifade almak, imzalatmak önde gelen “delil” elde etme yöntemiydi. Sıkıyönetim mahkemelerinde mücadele veren avukatların ortak mücadelesi sonucunda, örneğin; Askeri Yargıtay tarafından “...emniyette alınan ifadeler başka maddi kanıtlarla desteklenmedikçe tek başına kanıt olarak kullanılamaz...” şeklinde içtihat kararı alınmasını, bazı işkenceci polisler ve askerler hakkında davalar açılmasını, hatta bazen istisnai de olsa mahkum olmalarını sağlayabildik.

     

    Cezaevlerindeki vahşetin belli bir sınırda durdurulmasında belli katkılarımız oldu. Bu süreçte avukat kürsüsü ile sanık sandalyesi arasında gidip gelen, işkenceye maruz kalan çok sayıda meslektaşımız da oldu. Bana da küçük bir pay düştü. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemeleri Selimiye kışlasındaydı. Bir gün duruşmadan çıktıktan yarım saat sonra Kadıköy’de bir ara sokakta kafama ve belime iki silah dayanarak, gözlerim bağlanarak gözaltına alındım. “Bu cüppeyi bir daha giyemeyeceksin” diye bağıran sorgucubaşının yönetiminde “çırılçıplak çarmıha germe, elektrik, tazyikli soğuk su, darb vb. bilinen ve o dönemde sıradan sayılan işkenceyi yaşadım. 6-7 gün kayıp muamelesi yapıldığını gözaltından çıkınca öğrendim.

     

    41 günlük gözaltı sürecinden sonra başlatılan soruşturma sonucunda, avukat olarak takip ettiğim İstanbul TİKB davasına sanık sıfatıyla dahil edildim; avukat kürsüsünden sanık sandalyesine terfi ettim. Sahte tutanak ile nasıl kanıt üretilebildiğine kendi üzerimden (çantamda örgütsel doküman bulunduğuna dair sahte içerikli bir tutanak düzenlenmişti) tanık oldum. Örgüt üyeliğinden 13 yıl 4 ay hapis cezasını yaklaşık 3 yıl demoklesin kılıcı gibi taşıdıktan sonra Askeri Yargıtay’ın 2’ye 3 oy çokluğu ile verdiği bozma kararı sonucunda avukatlık mesleğine devam edebildim. Benim yaşadıklarım 12 Eylülün baskı ve zulüm ortalamasının oldukça altında kalır. Ama 12 Eylül’ün “hukuku”nu somuttan anlatabilmek için tanık olduğum çok sayıda olaydan birkaç örnek verebilirim.

     

     

    PKK’nin Merkez Komitesi'nde yer aldıkları iddiasıyla yargılanan Mazlum Doğan, Kemal Pir, Mehmet Hayri Durmuş, Ali Yılmaz, Rıza Altun’un avukatlıklarını büro olarak üstlenmiş, Ankara’dan Diyarbakır’a nöbetleşe giderek takip ediyorduk. Nöbet sırası bana geldiğinde “Diyarbakır Cezaevi” adıyla bilinen bir tür nazi tarzı toplama kampında ilk avukat-müvekkil görüşmesine polis takibi altında gittim. Cezaevinin komutanı meşhur işkenceci ve katil yüzbaşı Oktay Esat Yıldıran’dı. Bu topraklar onun kadar vahşi ve cani bir işkenceciye tanık olmadı. Görevli er, “görüşme süreniz 1 dakika” deyince şaşırdım. İtiraz etmek için komutanıyla görüşmek istedim “komutan sizinle görüşmez, böyle istiyor” dedi. Tartışmak faydasızdı. İçerdekilere, 1 dakika içinde de olsa yanınızdayız mesajı vermek o vahşet koşullarında çok önemliydi. Bir grup asker eşliğinde küçücük bir mazgal penceresinden yaptırılan 1 dakikalık görüşmeyi kabul ettim. Kemal'le ilk ve son görüşmem oldu. Diğer müvekkillerimizle de birer kez görüşebildik. Daha fazla görüşmeye gitmek istemiyorduk. Çünkü görüşme yerine dövülerek getirilip dövülerek götürüldüklerini öğrendik. Rıza Altun dışındaki müvekkillerimiz Diyarbakır zindanındaki vahşete ve tek tipe karşı direniş sırasında ölümsüzleştiler.

     

    Ankara Mamak Askeri Cezaevi 12 Eylül’ün Diyarbakır’dan sonra gelen ikinci zulüm yuvasıydı. İçerde olanların boyutları hakkında bir fikir verebilmesi için dışarda gördüklerimden bir kesiti anlatmam yeterlidir. 4. Kolordu Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi ve Cezaevi, TSK’nın Ankara Mamak İlçesi sınırları içinde Samsun Yolu üzerinde, meşhur kömür deposunun karşısındaydı. Mahkeme ve cezaevi birbirine çok yakındı. Müvekkillerimizle görüşme kaydı yaptırmak için cezaevinin A blok girişinde, tek katlı bir binanın penceresi önünde, bina dışında kuyruğa giriyorduk. Sıra beklerken bazen emniyetten insanlar getirilir, gözleri bağlı ve ters kelepçeli olarak yan taraftaki binanın duvar dibine dizilirlerdi. Ağır işkencelerden geçirildiklerini her hallerinden belli olurdu. Görüşme kaydı tamamlanıp içeri girdiğimizde önce biraz genişçe bir koridordan demir parmaklıklı bir kafesin önünden geçerdik. Kafeste her zaman bir ya da birkaç kişiyi elleri ters kelepçeli gözleri bağlı, işkenceden geçmiş, bazen diz çöktürülmüş, bazen yatar vaziyette görürdük. Bu görüntülerle karşılaşmamız özellikle sağlanır, psikolojik bir baskı, tehdit ve moral bozma aracı olarak kullanılırdı.

     

    Mamak Cezaevi'nde görüşme süremiz önceleri 5 dakikaydı, mücadele sonucunda 10 dakikaya daha sonra 15 dakikaya çıkarıldı; tel örgüyle ikiye ayrılmış dar bir kabinde, ayakta durur, erlerin soluğunu ensemizde hissederdik. Emniyetteki işkenceleri, cezaevinde yapılanları konuşmak yasaktı. Teşebbüs edenin görüşmesi derhal kesilir, içerde dayaktan geçirilirdi. Yaşadıklarımızı, tanık olduklarımızı mahkemelerde anlatır, savunmalarımıza yansıtır, fırsat buldukça yabancı basına açıklamalar yapardık.

     

    İstanbul, İzmir ve Adana’da takip ettiğim davalar nedeniyle tanık olduğum işkenceler ve ziyaret ettiğim cezaevlerinde yaşanan zulüm Ankara’dan çok farklı değildi. Adana’da istiklal marşı dayatmasına direndikleri için defalarca hücre cezaları verilerek yılanlı, fareli, rutubetli hücrelere kapatılan TİKB davası kadın tutsakların direnişleri; İstanbul’da tek tip ve diğer kimliksizleştirme amaçlı zulüm ve baskılarına karşı direnişler; TİKB ve Dev-Sol dava tutsaklarının birlikte yaptıkları açlık grevi ve ölüm orucu direnişi; Ankara Mamak’taki açlık grevi direnişleri hiç unutmadığım kesitlerdir.

     

     

    İstanbul cezaevlerinde tek tip elbiseye karşı direniş önce devrimci tutsakların büyük çoğunluğunun fiili direnişi ile karşılaştı. İçerde yaşanan sürecin tanıkları o günleri anlattılar, yazdılar. Benim tanık olduğum kısım mahkeme salonlarında yaşananlardı. Tek tip elbise giymeyen müvekkillerimizle cezevlerinde görüştürülmüyorduk, savunma hakları fiilen gaspedilmişti. Mahkemelerde dile getirdiğimizde “cezevinin idari uygulamasıdır davayı ilgilendirmez” anlamında kararlar veriliyordu. Duruma göre bazen duruşmaları boykot ediyor, bazen zaman kazanmaya dönük talepler ileri sürüyorduk. Bir taraftan kesinleşen idam kararları infaz ediliyordu. Bu koşullarda cezaevlerinden getirilenler ya don, atlet veya pijama ile geliyorlar ya da tek tip elbiseyi giyip geliyorlar ve duruşma başladığında slogan atarak çıkarıp ayaklarının altında çiğniyorlardı. Duruşmalara tek tipler üzerlerinde yırtılmış vaziyette zorla getirilenler de oluyordu. Duruşmalarda arbede çıkıyor, savunmalar engelleniyor, avukatlar durumu protesto ederek duruşmaları terkediyorlardı.

     

    Mahkemeler tek tip elbise dayatmasının birer aracı olarak işlev görmeye başlamışlardı. Tek tip elbise giymeyen, duruşmalara don, atlet, pijama gibi kıyafetlerle gelen tutukluları duruşma salonuna ya hiç almıyorlar ya da alıp duruşma tutanaklarına kıyafetlerini yazdırıp, “duruşmanın adabına aykırı kıyafetle geldikleri” gerekçesiyle duruşmadan atıyorlardı. Yargılama usulünde sanıkların duruşmalara tek tip giysi ile katılacaklarına dair bir hüküm yoktu. Mahkemelerin duruşmadan atma kararlarında tutukluların tek tip giymedikleri gerekçesi de yer almıyordu. Savcı ve hakimler; “tek tip giysinin yargılama usulü ile bir ilgisi yok, bizi ilgilendirmez, ama iç çamaşırı, pijama gibi kıyafetler de duruşmanın adabına aykırı” diye özetleyebileceğimiz kurnazlığa kaçan gerekçeler uyduruyorlardı.

     

    Ama bir duruşmada Av. İbrahim Açan maskelerini düşürdü. Selimiye’de oğlunun yargılandığı davanın bir duruşmasına giderken çantasına bir pantolon ve bir de gömlek koydu. Duruşma başlamak üzere iken duruşma hakimi mübaşir ere, sanıkların duruşmanın adabına uygun giysi ile gelip gelmediklerini sordu. Mübaşir iç çamaşırları ile geldiklerini söyleyince, hakim duruşmaya alınmamalarına yönelik kararı tutanağa yazdırmak üzereyken İbrahim amca söz aldı ve özetle “...ben duruşmanın adabına uygun giysi getirdim, sorun bakalım giyecek mi” dedi, çantasındaki gömlek ve pantolonu çıkardı. Mahkeme heyeti beklemediği bu durum karşısında bir an ne yapacağını bilemedi. Duruşma hakimi Selim’i çağırıp giyip giymeyeceğin sorunca “giyerim tabii” dedi ama o giyerken heyet kendi arasında fısıldaşmaya başladı. Duruşmaya ara verildi. Yeniden kürsüye çıkan heyet Selim Açan’ın ve diğer sanıkların duruşmadan atılmasına oybirliğiyle karar verdi. Maske düştü, yargının nasıl bir zulmün ortağı olduğu tescillendi. O günden sonra mahkeme binasına gelenlerin giysi getirmeleri yasaklandı, girişteki aramalar yeniden güncellendi.

     

    Tek tipe ve kimliksizleştirmek için dayatılan tüm uygulamalara karşı mücadele, 1984 ortalarına doğru TİKB ve Dev-Sol dava tutsakları tarafından başlatılan açlık grevi ve Ölüm Orucu direnişiyle yeni bir boyut kazandı. Durumu ağırlaşanları Haydarpaşa Askeri Hastanesi'ne kaldırdılar. O süreçte birkaç avukat Haydarpaşa Askeri Hastanesi ile cezevleri arasında gidip geliyor, hem direnişçilere destek oluyor hem de sürece tanıklık ediyorduk. Fatih Öktülmüş’ün tekerlekli sandalyeden ellerini uzatarak tutunduğu telörgü arkasından heyecan ve coşku dolu konuşması arasında ifade ettiği ve sonraki yıllarda sloganlaşan “Biz kazanacağız!” sözü hafızama adeta kazınmıştı. Dışarda, direnen ve mücadeleye devam edenler az sayıda insan dışında yaprak kımıldamıyordu ve o, tüm bu olumsuz koşullara rağmen “Biz kazanacağız!” diyordu. TİKB tutsağı Mehmet Fatih Öktülmüş, Dev-Sol tutsakları Abdullah Meral, Haydar BaşbağHasan Telci, bu mücadelede ölümsüzleştiler. Ölüm Orucu masa başında anlaşma sonucu bir kazanım olmadan sona erdi ama o direnişin çaktığı kıvılcım yeni saldırıları durdurduğu gibi doğurduğu yeni direnişlerle birlikte tüm cezaevlerindeki mücadeleyi ivmelendirdi, tek tip kaldırıldı işkence ve zulmün de beli kırıldı.

     

     

    Ölümsüzleşenlerin cansız bedenlerini, yine birkaç avukat ve az sayıda aile yakınıyla birlikte, etrafımızı saran uzun namlulu silahlı yüzlerce asker, resmi-sivil polisin tehditkar bakışları, askeri araçlar, panzerler arasında tam bir abluka altında toğrağa verdik. Öyle bir abluka ki, bırakalım siyasal destekçileri, cenaze sahibinin akraba ve dostları dahi, 5-10 kişi dışında cenazeye katılamıyordu. Konuşma yapmak yasaktı. Hayatımda tanık olduğum, yaşadığım ilk sessiz cenaze töreniydi.

     

    Alınteri: O dönemki koşullarla bugünkü koşullar arasında nasıl bir benzerlik ya da farklılık görüyorsunuz?

    Kazım Bayraktar: Benzer yanları da farklı yanları da çok. Ancak tarihsel akışı içinde geriye dönüp baktığımızda asıl 12 Eylül, askeri biçimin sona ermesinden başlayarak bugüne kadar yaşan süreçtir. 12 Eylül darbesi bu sürecin kurucusuydu sadece. Askeri biçimin yerini nasıl bir “sivil” iktidar sisteminin alacağı, stratejik hedeflerinin ne olacağı, başta işbirlikçi tekelci sermaye grupları ve TÜSİAD olmak üzere, onların sivil siyasetçileri, TSK, Türk-İslam Sentezci faşist ideologların örgütlendiği Aydınlar Ocağı vb. ile birlikte ABD’nin Sovyetlere karşı “yeşil kuşak” projesinin bileşkesi olan 12 Eylül’ün tüm iktidar güçleri tarafından belirlenmişti. Siyasal ve ekonomik merkezileşme, neoliberal politikaları sonuna kadar uygulanması, devlet aygıtlarının yeniden yapılandırılması, siyasetten kültür ve sanata, hatta günlük yaşam tarzına kadar her şeyin neoliberal politikalara göre dizayn edilmesi ile birlikte hukuk ve yargı alanı da aynı hedefler doğrultusunda yeniden yapılandırıldı. Sınıflar mücadelesinin inişli çıkışlı süreçleriyle birlikte, '90’lı yıllar, 19 Aralık Cezaevleri katliamlarıyla ivmelenen süreç, AKP dönemi ve bugün gelinen aşamada, 12 Eylül’ün stratejik hedefleri üzerinden yol alındığını görüyor ve tanık oluyoruz. Tarihsel bütünlüğü ve diyalektik bağlantıları görenler açısından 12 Eylül aslında bugündür.

     

    Bugünün 12 Eylül’ün devamı olduğunun anlaşılabilmesi için sadece mahkemeler, yargılama biçimleri ve cezaevleri üzerinden verilebilecek çok örnek var. Bu örnekler 12 Eylül ile başlayan tarihsel zincirin halkalarıdır. Önemli olan zincirin halkaları arasında geçişlerin maddi toplumsal koşullarla bağlantılarını gözden kaçırmamak, herbirinin diğerlerinden bağımsız kendinde şeyler olmadığının farkında olmaktır. Maddi toplumsal koşullar ayrı bir başlık altında konuşulabilir. Ancak bu röportajın sınırları dahilinde hukuk ve yargı alanındaki geçişlerden örnekler vereceğim.

     

    Askeri mahkemelerin yerini Devlet Güvenlik Mahkemeleri alırken, 12 Eylül hakim ve savcılarının çoğu yeni kurulan bu mahkemelere atandılar; 12 Eylül faşist zihniyetinin “sivil” döneme taşıyıcıları oldular. Tabelalar değişti, zihniyet aynı kaldı. Sözde demokrasiye geçilecek, sivil siyaset alanı yeniden açılacaktı. Ancak yeni koşulara göre ve geçmişten dersler çıkarılarak burjuva siyaset arenası yeniden yapılandırılırken, devrimci ve sosyalistlerin, Kürtlerin tümüyle tasfiye edildikleri yasal sivil siyaset alanı polis, istihbarat birimleri ve DGM’ler tarafından tam bir abluka ve takip altına alındı. Siyasal davalarda cezalandırma ölçütleri değiştirildi. 12 Eylül’ün çizdiği yeni sivil biçime uyarlandı. Yasal siyaset alanında göstermelik ve zorunlu olarak izin verilecek parti, sendika, dernek, basın-yayın organları gibi araçların, darbe ile tasfiye edilenler tarafından yeniden kullanılmasının önüne geçmek için yeni yöntem ve araçlar uygulanmaya başlandı. Burjuvazinin siyaset arenasının yeniden yapılandırılmasında ayakbağı olmasınlar diye eski temsilcileri olan Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş gibi isimlerin ve bazı kadrolarının yeniden siyaset sahnesine çıkmaları dahi, (darbecilere veto ve yasaklama hakkı veren cunta “ferman”larıyla) uzu süre engellenirken devrimci, sosyalist, Kürt siyasi yapıları için daha faşizan, yasal ve fiili engeller konuldu.

     

    Örneğin 12 Eylül askeri yargısının, yasadışı örgüt üyeliği ve yöneticiliğinden veya propagandadan cezalandırma ölçütleri yeniden güncellendi. Askeri yargı içtihatlarında yasadışı örgüt üyeliğinden cezalandırmak için; örgüt hiyerarşisi içinde belli bir görevin olması, kod adı, üzerinde ya da ikametgahında örgüte ait malzeme ve dökümanların olması gibi maddi kanıtlar aranırdı. Kanlı tasfiye süreci tamamlandıktan sonra yeni cezalandırma ölçütleri icad edildi. Evrensel cezai yargılama usulünde eylem esas alınırken, 12 Eylül’ün çizdiği sivil süreçte göreve başlayan DGM’ler eliyle, niyet ve zihniyet okuma yargılamaları yapılmaya başlandı. Gündelik siyasal yaşam ve yasal alanlardaki her türlü faaliyet teknik takip ve kayıt altına alınmaya; gözaltı, tutuklama, yargılama ve cezalandırma gerekçesi olarak kullanılmaya başlandı.

     

    Görünüşte “sivil demokratik” bir süreç başlamıştı. Siyasi partiler, sendikalar, dernekler kurulabiliyor, yayınlar çıkarılabiliyor, mitingler düzenlenebiliyor, basın açıklamaları yapılabiliyordu. Ancak bu hakları, binbir türlü yasal kısıtlamaları aşmayı başarıp kullananlardan bazıları -ki bunlar 12 Eylül’ün ve onun sivil sürecinin tüm muhalifleri, devrimciler, sosyalistler ve Kürtlerdi- takip ediliyor, kayıtlar tutuluyor, dosyalanıyor, eskisinden daha fazla sahte tutanaklar düzenleniyor, zamanı geldiğine karar verdikleri an operasyonlar başlatılıyordu. Yine işkenceler, tutuklamalar, ağır hapis cezaları yağdırılıyordu. Yargılama konusu yapılan eylemler, tümüyle yasal faaliyetler ve hatta gündelik yaşam biçimi olmaya başlamıştı. Ama ceza fiile değil okunan düşünceye, niyete veriliyordu.

     

    Bu yöntem bir çeşit tuzak da sayılabilir. Bir yandan partilere, derneklere, yayınlara, mitinglere vb. yasal resmi onaylar veriliyor, sivil demokrasiye geçildiği ilan ediliyor; öte yandan bunun verdiği güvenle yasal faaliyetlere katılanlar bir süre sonra bu yasal alanlarla ilişkilendikleri için tutuklanıyor, sorgulanıyor, cezalandırılıyor ve kamuoyuna da terörist ve bölücü oldukları açıklanıyordu.

     

    12 Eylül’ün devamı olan yeni yargılama biçiminde yeni bir kavram icat edildi; “yasadışı örgütlerin yasal uzantıları” veya “yasadışı örgütün açık alan yapılanması”. Mahkemeleri tiyatroya çeviren bu yeni icadın tuhaf olan tarafı, bu resmi onaylı “yasal uzantılar”la ilişkilenenler cezalandırılırken kurumsal varlıklarına genel olarak dokunulmamasıydı. Ceza hukuku mantığı gereği, bu kurumlar yasadışı örgütlerin yasal uzantıları iseler, ilişkileri maddi kanıtlarla tespit edilip yargılanmaları ve kapatılmaları gerekir. Askeri 12 Eylül sivil siyaset kurumlarını yargılarken kapatmıştı, ama sivil 12 Eylül kapatmıyordu. Çünkü sivil kurumların göstermelik demokrasi vitrininde yer almalarına ihtiyaçları vardı; içleri boşaltılmak, kitleselleşmeleri engellenmek kaydıyla. 12 Eylül hukuku ya da hukuksuzluğu yeni bir biçim almıştı ama özü değişmemişti. 12 Eylül’ün ilk sivil sürecinde büromuz da “kısmet”ine düşeni aldı. Birlikte mücadele ettiğimiz avukatlardan Hüsnü Öndül, Kürt mücadelesi ile ilgili bir yazısı nedeniyle Toplusal Kurtuluş Dergisi'ne yapılan operasyonda tutuklandı.

     

    1989’da Av. İbrahim Açan TİKB davasından yargılanan müvekkilerinin, savunmalarında 12 Eylül darbesini ve mahkemelerini yargıladıkları “Yargılayan Savunma” isimli kitabını yayınladı. Sivil 12 Eylül’ün hiç hoşuna gitmedi askeri 12 Eylül’ü yargılayan savunmalar. Kitap derhal toplatılarak İbrahim amca tutuklandı. Yaklaşık 72 gün cezaevinde kaldı. İbrahim amca beraat etti ama kitap beraat edemedi, el konulmasına karar verildi.

     

    '90’lara doğru işçi sınıfının '89 bahar eylemleri, öğrenci kesiminde kıpırdanmalar başlarken, Kürt halkının mücadelesi de yükseliyordu. Cezaevlerinde tek tip kaldırılmış azımsanmayacak haklar elde edilmişti. İşçi sınıfı ve kitle hareketlerinde yeni bir yükseliş süreci, tüm baskılara rağmen devrimci sosyalist yapılar da yeniden güç kazanmaya başlamıştı. Cezaevlerindeki siyasi tutuklu sayısı giderek artıyordu. DGM’ler yetersiz kalıyordu.

     

    '90’ların ortalarında sivil 12 Eylül, devam eden yaygın ve yoğun işkenceler yanında yargısız infazlara başladı. Çoğu Kürt halkından ve siyasi yapılarından olmak üzere binlerce insan ya kaybedildi ya da yargısız infaz edilerek katledildi. Kayıp ve infazların sayısı askeri 12 Eylül’ü kat kat aşmıştı. Bu arada kazanılan hakları geri almak için cezaevlerinde de saldırılar başladı. Hak gaspları devam ederken Refah Partisi öncülüğünde kurulan koalisyon hükümeti yeniden tek tip giysiyi dillendiriyordu. Cezaevlerine yönelik yeni saldırı dalgasını durdurmak, gaspedilen hakları geri almak için '96’da, bu kez dışardan güçlü bir destek de alarak, açlık grevleri ve ölüm oruçları yeniden başladı. 12 devrimci ve sosyalist tutsağın ölümsüzleştiği mücadele başarı ve kazanımlarla sonuçlandı.

     

    2000’li yıllara doğru faşist rejim saldırılarını yeniden artırmaya başladı. Bir yandan da hücre tipi cezaevleri inşa ediliyordu. Tüm siyasi tutsakları F tipi cezaevlerine kapatmaları kolay değildi. Kapsamlı ve kanlı bir saldırı gerektiriyordu. İlk deneme Ankara Ulucanlar Cezaevi'nde yapıldı. 12 Eylül'de dahi örneği olmayan kanlı bir saldırı düzenlendi; yoğun ve ağır işkencelerle bazı tutsakların bedenleri adete parçalandı; 10 devrimci, sosyalist tutsak katledildi, yüze yakını yaralandı, bir kısmı sakat kaldı. Sağ kalanlar değişik cezaevlerine dağıtıldı. Arkasından Budur Cezaevi'ne saldırı düzenlendi. Veli Saçılık’ın kolunun koparıldığı bu saldırıda onlarca tutsak ağır yaralandı. Birçoğu farklı cezevlerine dağıtıldı. Bu iki saldırı gelecekteki toplu saldırının provası niteliği taşıyordu.

     

     

    19 Aralık 2000’de asıl F tipi cezaevlerine sevk saldırısı başladı. 20 cezaevine yönelik operasyonda en büyük cezaevi katliamı gerçekleştirildi. 28 devrimci tutsak kurşunlandı, yakıldı, ağır işkencelerle katledildi. Saldırı öncesi başlayan açlık grevleri saldırı sonrasında kitleselleşti, bir kısım tutsaklar eylemlerini Ölüm Orucu'na dönüştürdüler. Devam eden direnişte ölümsüzleşenlerle birlikte 122 kişi hayatını kaybetti. Ecevit Hükümeti iktidardaydı ve 12 Eylül kesintisiz devam ediyordu. Ecevit siyasal baskı ve katliamların önde gelen nedenlerinden biri olan bu katliamın arka planını deşifre eden ve tarihe geçen bir “itiraf”ta bulundu; “F tipi cezaevlerini hayata geçirmeden IMF programlarını uygulayamayız”. Tıpkı bugün AKP'nin yaptığı gibi iğrenç bir ikiyüzlülük sergileniyor, cezaevlerinde yaşananlar iktidarın yandaş medyası tarafından gizleniyor, katliamı haklı göstermek için sınırsız bir yalan ve manipülasyon kampanyası yürütülüyordu. Öyle bir manipülasyon ki, kanlı saldırılara “Hayata dönüş” adı verilerek insanlığımızla alay edildi. Dışarda yaygın operasyonlar, tutuklamalar, işkenceler... DGM yargılamaları yeniden yaygınlaşmaya, kitleselleşmeye başlamıştı.

     

    Bu süreçte büro baskınına maruz kaldım. Ankara DGM’nin meşhur savcılarında Nuh Mete Yüksel şürekasıyla birlikte bir sabah vakti büromu “ziyarete” geldi. Gözaltı işlemi yapılmadı ama kitaplar, dosyalar, bilgisayar çuvallar doldurulup götürüldü. Ulucanlar Katliamı'nın gerçek yüzünü belge, fotoğraf ve tutsak mektuplarıyla anlatan, “Ulucanlar” adını verdiğimiz, 18 avukatın imzasını taşıyan kitaptan 500 adedini Ankara’da dağıtım için benim büroda muhafaza altına almıştık. İbrahim amcanın mesleki yaşamında tanık olduğu tüm hukuksuzlukları yazıp derlediği “Burada Hukuk Geçmez” isimli kitabından da birkaç koli vardı. Tamamına el konuldu. İbrahim amca ile birlikte soruşturma aşamasında DGM’de sorgulandık. Soruşturma sonucunda yasadışı örgüte yardımdan dava açıldı. Ankara DGM’de yapılan yargılama sonucunda 2’ye 1 oy çokluğu ile beraat kararı verilirken, “Ulucanlar”a ve bazı kitaplara el konuldu. Kararı temyiz ettim, tüm kitapların iadesi için. Yargıtay kitapların iadesi yönünde kararı bozdu. Yeniden yapılan yargılama sonunda “Ulucanlar” dışındaki tüm kitapların iadesine karar verildi. Mahkeme Başkanı kararı açıklarken, “Ulucanlar” kitabı yönünden yine temyiz edeceğimi anlamış olmalı ki bana dönerek “Uğraşmayın avukat bey” dedi. Uğraştım, “Ulucanlar”ı kurtarmak için; kararı bir daha temyiz ettim. Daha önce tüm kitapların iadesi yönünde bozma kararı veren Yargıtay bu kez “Ulucanlar”a el koyma kararını onadı. “Ulucanlar” çok çarpıcıydı; “ölülerimizin dehşeti düşmana korku salıyor”du.

     

    AKP dönemi başladıktan yıllar sonra DGM’ler kaldırıldı. Aslında kaldırılmadı, 12 Eylül’ün askeri biçiminden sivil biçimine geçilirken kullanılan taktik yeniden uygulandı. DGM’lerin yerini, “Terörle Mücadele Kanunu 10. Madde İle Görevli Mahkemeler” adı altında özel yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri aldı. Daha sonra, olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkeme ve savcılıklar bir kanundan kaldırıldı, başka bir kanuna aktarılarak aynı kanunla yeniden yürürlüğe girdi. “Terörle Mücadele Kanunu 10. Madde İle Görevli Mahkemeler” şeklinde ifade edilen mahkemeler kaldırılmış ve davalar genel yetkili mahkemelere devredilmiş oldu. Ama hakim ve savcılar değişmedi, yargılama zihniyeti değişmedi.

     

    Vazgeçilemeyen 12 Eylül özlü olağanüstü yargı sistemi sürüyordu. Yine tabelalar değişti, eski DGM yargıç ve savcılarının çoğu önce özel yetkili, sonra da genel yetkili mahkemelere atanırken yenileri de göreve başladılar. Hakim ve savcılar, tıpkı 12 Eylül Askeri Mahkemelerinde olduğu gibi, kararlarına bakılarak istenilen yere atanabiliyor, görev yerleri istenildiği gibi değiştirilebiliyordu. 12 Eylül darbesinden itibaren tüm yargı kurumlarında 12 Eylül çizgisinde bir kadrolaşma da sağlanmış, genel yetkili mahkemelerin büyük bir kısmı özel zihniyetli yargıç ve savcılarla doldurulmuş, genel zaten özelleşmişti. Özel yetkili mahkemeleri kaldırmakta bir sakınca yoktu.

     

    Yapılanlar kamuoyuna “demokratik gelişme” olarak açıklanıyordu. Liberaller ve birtakım sol liberaller de bu basit manipülasyonların kamuoyunda etkili sonuçlar yaratmasında aracılık görevi yaptılar. Oysa gerçekte 12 Eylül mahkemeleri güncellenmiş olarak varlıklarını devam ettiriyorlardı.

     

    Bu arada önemli bir noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. 12 Eylül Anayasası’nda oldukça sınırlı da olsa mahkemelerin bugüne göre belli bir “bağımsızlıkları” vardı. 12 Eylül’ün sivil sürecinde bu bağımsızlık sivil iktidarlar tarafından adım adım darbelendi. Son iki darbe 2011 ve 2016 yıllarında yapılan referandumlu Anayasa değişiklikleriyle vuruldu. 12 Eylül darbesi ile tüm siyasi yargılamalar sıkıyönetim komutanlıkları üzerinden cuntacı generallere bağlıydı. Şimdi Başsavcılıklar ve HSYK üzerinden Ak Saray’da yaşayan Cumhurbaşkanı’na bağlı.

     

    Bugünkü bağımlılık 12 Eylül’den daha beter. Her şeyden önce seviyesizlik, mide bulandırıcı bir çıkar düşkünlüğü yanında, bırakalım hukuksuzluğu, tam bir kuralsızlık var. Mafyatik bir üslup ve tehdit yöntemlerini kullanan iktidar sözcülerinin söylediklerini anında yapmaya hazır, kirli bir bağımlılık sistemi var. En yükseğinden en yereline, yargının tüm birimlerinde görev yapan çok sayıda yargıç ve savcı tutuklandı. Ergenekon davalarında birlikte hareket eden bir kısım yargıç ve savcı daha sonra birbirlerini tutukladılar. Garabet ötesi bir durum yaşanıyor. Şu an görev yapan hiçbir hakim ve savcının, bırakalım yargı dokunulmazlığını günlük hayatlarında dahi hukuksal güvenceleri yok. İktidarın ve Erdoğan’ın hoşuna gitmeyecek bir karar verdikleri an tutuklanabilirler ya da en azından sürülebilir, açığa alınabilirler. Öyle bir duruma geldi ki; “FETÖ” iddiasıyla yargılanan bir savcıya, görevden almak yerine Cumhuriyet Gazetesi mensuplarını “FETÖ”den sorgulatmak ve iddianame düzenlettirmek gibi şantaj yöntemleri dahi kullanılıyor.

     

    Yargı, 2007 yılından itibaren Ergenekon tutuklamalarıyla birlikte daha hızlı ve görünür bir biçimde, iktidarı paylaşan güç odaklarının birbirleri arasındaki itişme ve kavgalarda silaha dönüştü. AKP-Cemaat ittifakı, askeri vesayete son verme kılıfı altında Ergenekon operasyonları yaparken büyük ölçüde yargı gücünü kullandı. Daha sonra AKP-Cemaat kapışmasında da araç olan yargı, 15-20 Temmuz 2015 darbeleşmelerinden itibaren ulusalcı Kemalist kesimle birlikte çoğunluğu AKP/Erdoğan kliğinin eline geçti.

     

     

    İktidar odakları arasındaki kapışmada kaybedenler cezaevlerine doldurulurken, devrimcilere, sosyalistlere, Kürtlere yönelik baskı ve tutuklamalar daha da arttı. Avukatlara ve gazetecilere yönelik baskı ve tutuklamalar, 12 Eylül’ü de aştı. Bu dönemde bana da yine küçük bir pay düştü. Gezi isyanında öldürülen Ethem Sarısülük için verdiğimiz mücadelenin her aşaması yargı kararıyla teknik takibe alınmış, kayıtlar toplanmış, dosyalanmış. 2 yıl sonra yasa dışı örgüt üyeliğinden dava açıldı, devam ediyor.

     

    Askeri 12 Eylül döneminde bugünkü kadar iç gerilim, öfke ve mide bulantısı yaşamadık. Düşman hukuksuzdu, gayr-i meşruydu ama kuralları belliydi. Şimdi ise, bırakalım hukuksuzluğu tam bir kuralsızlık, soygun, talan ve yalanın zirve yaptığı, çürüme kat sayısı tavan yapmış bir süreç yaşıyoruz.

     

    12 Eylül’de cuntaya karşı karşı çıkan, muhalefet eden, tepkilerini dolaylı şekilde dahi dile getiren herkes (burjuvazinin eski siyasetçileri dahil) ya terörist ya da vatan hainiydi. Şimdi cuntanın yerini Erdoğan ve AKP Hükümeti aldı. Yakın zamanda tasfiye ettikleri eski yol arkadaşlarına bile hakaretler edip parmak sallıyor, tehditler yağdırıyorlar.

     

    Askeri 12 Eylül, egemen sınıfın tüm iktidar odaklarını arkasına almıştı. AKP/Edoğan kliği aynı şansa sahip değil. Egemen sınıf içindeki iktidar ve devlet aygıtlarını ele geçirme kavgası krizlerle birlikte derinleşirken, AKP kliği çapsızlığına kendi hatalarını da ekledi ve giderek yalnızlaştı. Dış ya da iç savaştan medet umar hale geldi. 12 Eylül generalleri gibi kontrollü iktidar odağı oluşturup köşelerine çekilme olanağına da sahip değiller. Düştükleri anda başlarına neler geleceğini biliyorlar.

     

    Askeri 12 Eylül ile bugünkü 12 Eylül arasında bir de çürüme farkı var. Bugünkü 12 Eylül daha çürük daha çapsız, daha korkak ve bu yüzden daha kanlı sonuçlara gebe.

     

    Alınteri: Bir hukukçu olarak TTE dayatmasının ideolojik-siyasi-kültürel-toplumsal boyutları konusunda neler söylersiniz? Yargıda yaşanan gelişmelerle de birlikte...

    Kazım Bayraktar: Cezaevlerinde tek tip işkencesinin insan üzerindeki etkilerine, buna karşı mücadelelerin seyrine, iktidarların cezaevleri politikasına dair 12 Eylül darbesinden bu yana gözlemlerim, tanıklıklarım oldu. Başka bir açıdan değerlendirmeye çalışacağım.

     

    12 Eylül döneminde iktidar sözcüleri tek tipi gerekçelendirirken; “askerler, polisler, doktorlar, bazı fabrikalarda işçiler de tek tip giyiyor ne var bunda” diyorlar, tek tipin aşağılayıcı yanını en azından gizlemeye çalışıyorlardı. Bugün Erdoğan kürsülerden “tulum giyecekler tulum!” diye bağırarak intikamcı bir duyguyla açıklamaktan çekinmiyor. Tek tip giysinin askerler üzerindeki etkisini içerden gözlemleme olanağım olmuştu 12 Eylül yıllarında. Zorunlu askerlere giydirilen tek tip giysinin etkileri ile cezaevlerinde dayatılan tek tip giysinin amaçları arasındaki ilişkiyi ilk kez pratik olarak gözlemledim.

     

    Avukatlığa devam edebilmek için 1981 yılında zorunlu, kısa dönem, 4 ay er olarak askerlik yaptım. O yıllarda üniversite ve yüksekokul mezunları için 4 aylık kısa dönem askerlik uygulaması vardı. Erzincan’da topçu eğitim tugayının önünde toplanmış sırayla içeri alınıyorduk. Üniversiteden tanıdığım arkadaşlar da vardı. İçerde taburlara dağıtım yapıldıktan sonra birbirimizi bulmak üzere sözleşmiştik. Sırası gelenin saç, sakal, bıyıkları traş ediliyordu. Hazırlıklı gelenler de vardı. Traştan sonra sivil giysiler alındı, asker elbiseleri verildi. Kayıtları işlemleri tamamlanan acemiler, usta erler tarafından yazıldığı tabura götürülüyordu. Koğuşlara yerleştik. Tanıdığım arkadaşları aramaya başladım. Tanıdıklarını arayan çoktu ama bulmakta zorlanıyorduk. Aradığı kişinin memleketini ve adını bağırarak anons yapanlar oluyordu. Farklı toplum kesimlerinden, sınıflardan, mesleklerden, kültürlerden gelmiştik. Dışarda sıra beklerken herbirimizin kendine özgü duruşu, davranışı, görünüşü, giysisi vardı. Ama içerde herkes o kadar birbirine benziyordu ki, bir anda şekil olarak eşitlenmiş, aynılaştırılmıştık. Bu durumun insan kişiliği ve davranışları üzerinde yarattığı etkiler çok çeşitliydi. Gün geçtikçe bunun farkı varıyordum. Zaman içinde şunları gözlemledim:

     

    * Gönüllülük değil zorunluluk üzerinden bir arada bulunan bu insan gruplarının herbiri kendi düzeyinde önce şekil olarak aynılaştırılmıştı.

     

    * Tek tip giysi, yarattığı görsel etkiyle birlikte askerlerden beklenen tek tip davranış ve hareketlerin denetlenmesini kolaylaştırıyordu. Belli bir hiyerarşi çerçevesinde kolektif itaat için eğitiliyorlardı. Tek tip giysi kolektif itaatin kolaylaştırıcı, bu nedenle vazgeçilmez unsuruydu.

     

    * Tek tip zaman içinde haddini ve yerini bildirmenin görsel bir aracı olarak da duygu ve davranışlar üzerinde etki yaratmaya başladı.

     

    * Gündelik yaşamda farklı hiçbir uğraşa, insani gelişim araç ve olanaklarını kullanmaya izin ve fırsat verilmiyor; toplam farklılıkların ortalama davranış, düşünme, sohbet, hitap vb. düzeyi giderek düşüyor, kimi zaman seviyesizleşiyor ve benzeşiyordu. Başlangıçtaki giysiler üzerinden başlayan görsel tek tiplilik giderek içerik kazanıyordu. Ulusalcı, ırkçı duygular üzerinden meşruiyet sağlanıyor, gösterilen “rıza” ve kabulleniş hali, zamanla, o farklı insanların davranışlarını, alışkanlıklarını, düşüncelerini tek tipleştiriyordu. Dolayısıyla toplu itaat etme, her dayatılana boyun eğme kolaylaşırken, farklı kişilikler en alt düzeyde eşitlenerek kişilik olmaktan çıkarılıyordu. Zorunlu askerlikte gözlemlediğim bu durum, tek tip dayatmasının kabulü halinde, cezaevlerinde, daha ağır bir biçimde yaşanacaktır.

     

    * Ordunun kara, hava, deniz kuvvetlerinde subay ve erlere giydirilen, renk ve kumaşları, biçimleri farklı olan tek tip giysileri biliriz. Giysiler ve üzerine takılan aksesuarlar, rütbeler katı hiyerarşinin görsel unsurlarıdır ve nasıl davranılması gerektiğini gösterirler. Erler en alt kademeyi oluşturur. 12 Eylül cezaevlerinde ise tutsaklar er altı düzeyi oluşturuyor ve erlere 'komutanım' demeye zorlanıyorlardı.

     

    * Tek tip tek başına yeterli olmuyor, farklı toplum kesimlerinden gelmiş, farklı kültüre, düşünceye, inanca, dile, davranış tarzlarına sahip binlerce insanı aynılaştırmak için çeşitli yaptırımlar uygulanıyor; uzun dönem askerlik yapan erlerde bazen şiddet ve tehdit araçları kullanılıyordu. Küfür ve aşağılama itaat için gerekli olan kişiliksizleştirmenin temel araçlarında biriydi. Cezaevlerinde ise hücre hapsi, görüşme ve mektup yasakları, insani gelişim araçlarından yoksun bırakma, hastalık halinde doktora ve hastaneye götürmeme, savunma haklarının kısıtlanması gibi bildiğimiz yaptırımlar tek tip dayatması için daha fazla uygulanacaktır. Mahkemeler 12 Eylül mahkemeleri gibi davranışlar geliştirecek, tek tip dayatmasının başarılı olması için doğrudan ya da dolaylı, destekleyici kararlar alacaklardır.

     

    Cezaevlerinde tek tip, orduda olduğundan daha fazla kişiliksizleştirmenin, iradeyi teslim almanın, sürekli aşağılamanın, canlı nesnelere dönüştürmenin kolaylaştırıcı aracı olarak kullanılır/kullanılacaktır.

     

    Tek tip orduda toplu itaati kolaylaştırır, cezaevlerinde toplu teslimiyeti.