• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-07-12
  • Şimdi, öncülüğünü Kılıçdaroğlu'nun yapmasına rağmen “tümüyle CHP’ye ait” de olmayan bir taban hareketi var

    Hakkı Özdal

     

    Şimdi, öncülüğünü Kılıçdaroğlu'nun yapmasına rağmen “tümüyle CHP’ye ait” de olmayan bir taban hareketi var. Bu hareketin, toplumu ve ülkeyi dönüştürme enerjisine sahip bir siyasal güce dönüşebilmesi için, toplumun önündeki başlıca sorunlara dair kalıcı, adil ve demokratik çözümler önermesi gerekiyor.

     

    CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet Yürüyüşü için Ankara kent merkezinden çıktıktan sonra sırasıyla, Kazan, Kızılcahamam, Çamlıdere, Gerede, Bolu, Düzce, Hendek, Sakarya, Sapanca, Kartepe, İzmit, Derince, Körfez, Dilovası, Gebze ve Çayırova il-ilçe merkezlerinden (ya da yakınlarından) geçerek İstanbul’a vardı. Bu 16 yerleşim biriminin hiçbirinde belediye CHP’nin değildi. Dahası, bu yerleşim birimlerinin tamamı AKP’li belediyeler tarafından yönetiliyordu. Üstelik bu 16 merkezin tamamında, son referandumda, en yükseği Gerede’de (yüzde 88.3) olmak üzere ‘Evet’ oyu çıkmıştı ve bu 16 yerleşim biriminin ‘evet’ oyu ortalaması ülke ortalamasının yaklaşık 16 puan üzerinde idi: yüzde 65.4…

     

    Yani, Ankara kent merkezinden İstanbul kent merkezine yapılan yürüyüş, tam bir ‘AKP havzası’nın içinden geçerek geldi. Bu güzergahta AKP’nin (ve MHP’nin) büyük gücüne rağmen, münferit bazı sataşmalardan başka kayda değer bir ‘reaksiyon’ görülmedi. Yürüyüş kolu, AKP – MHP (Genel Merkez) iktidar blokunun Türkiye sathında en güçlü olduğu hatlardan biri boyunca, üstelik o iktidar blokunun sözcülerinin durmaksızın yaptığı ‘terör yandaşı yürüyüş’ tazyiklerine rağmen, üstlenilemeyecek kadar gayrimeşru kalan Düzce’deki ‘tezek dökme’ hadisesinden başka, duyulur, görülür bir ‘tepki’ ile karşılaşmadı.

     

    Erdoğan, referandumdan iki gün önce, 14 Nisan Cuma günü Konya’da yaptığı son mitinglerden birinde şöyle demişti: “Artık oy pusulası yok. Yani parti amblemi yok. Beyaz, ak; anlıyorsunuz, yani o ‘Evet’. Kahverengiyi de biliyorsunuz…” demişti. Bu, Erdoğan’ın bir süredir yürütmekte olduğu “biz ve onlar”, “milliler ve hainler” vs. kutuplaştırmasının, en ilkel şekilde ‘ak-bok’ ikiliğine indirgenmiş haliydi ve ‘kültürel’ karşılığını Düzce’deki ‘protesto’da bulmuş, ama işe yaramadığı gibi geri tepmişti.

     

    Geriye kalan tepkiler, (genellikle ikisi bir arada olmak üzere) yürüyüşçülere Rabia işareti yapmak ve küfür etmek şeklinde tezahür etti. Bunda, bölgede yaşayan halkın, yürüyüşe büyük tepki gösteren iktidar bloku sözcülerinin etki alanında olmalarına rağmen, bir ‘karşı eylem’ yapmak konusundaki isteksizliğinin etkisi olduğu açık. Önceki deneyimlerden farklı olarak ‘durumdan vazife çıkaranların’ çok olmaması, kanımca, yürüyüşün siyasal meşruiyetiyle olduğu kadar yürüyüşçülerin profiliyle de ilgiliydi. ‘Terör destekçisi militanlar’, ‘dış güçlerin maşası’ gibi çerçevelerle tarif edilen yürüyüşçülerin, orta sınıf, kentli, beyaz yakalı klişeleriyle yapılagelen ‘CHP seçmeni’ tarifine de uymadığı görülüyordu ve bu da karşı tepki iştahını ortadan kaldıran etkenlerden biriydi. Adalet Yürüyüşü’nde kitlesellik kadar bu ‘sınıf profili’ de Erdoğan/AKP iktidarı için kaygı verici olmalı. Ülkenin batısında, emekçi alt sınıfların, yoksul halk kesimlerinin, AKP tarafından ‘aforoz edilmiş’ bir eylemde bu denli yoğun bulunması, bir taban hareketinin, iktidar çevrelerinin kullanmayı sevdiği bir tabirle söylersek, ‘sosyolojik’ bir kaymanın da işareti nitekim…

     

    Yürüyüşün, 22. gün Kocaeli Tavşancıl’dan başlayıp, Dilovası, Gebze, Çayırova hattı üzerinden İstanbul’a girerek devam eden son 3 gününe ve 4. gün yapılan Maltepe mitingine katılarak gözlemleme fırsatı buldum. Yürüyüşçülerin önemli bir bölümü, küçük çiftçiler, topraksız tarım emekçileri, orman köylüleri, küçük memurlar ve emekliler, işsizler, taşeron-gündelik işçiler, kamu hiyerarşisinden dışlanmış (görece) eğitimli işsizler, öğretmenler, öğrenciler idi. Bu profil, özellikle 90’lardan sonra kentli orta sınıflar ile devlet nimetlerinden faydalanan asker-sivil bürokratların, siyasal-ideolojik aygıtı görünümündeki CHP için de ‘yeni’ bir profil. Kamp alanlarında dinlenen yürüyüşçülerin arasına temiz beyaz gömlekleriyle ziyarete gelen ve biraz da şaşırarak ‘pek de tanınmadıklarını’ gören bazı İstanbul ilçe belediye başkanlarının yaşadığı ‘yabancılık’ bunu gösteriyordu.

     

    Yürüyüşün yapıldığı E-5’in Tavşancıl’dan (Dilovası, Çayırova, Gebze, Tuzla) Pendik’e kadar olan hattı, aynı zamanda ülkenin en önemli sanayi ve yan sanayi havzası. İrili ufaklı yüzlerce fabrika ve atölyenin bulunduğu, ‘mavi yakalı’ işçilerin yığınlar halinde yaşadığı bir hat bu. Bu işçilerden geriye kalmış az sayıdaki sendikalı olanları yürüyüşe bizzat katıldılar ve hat boyunca yol kenarındaki fabrikalardan çıkan işçiler de genellikle sessizce izlediler. Kimi zaman cılız ve kendiliğinden destek ya da tepki grupları oluşturdular ama ana eğilim galiba sessizce ve merakla ‘izlemek’ti. Enflasyon, değer kaybeden ücretler, esnek ve taşeron çalışma, grev yasakları gibi, emek dünyasını yakından ilgilendiren olumsuz gelişme ve uygulamaların, ‘istikrar’ parolasıyla süregelen ‘tehdit-rıza’ denklemini bozmaya başladığını söylemek için erken olmayabilir.

     

    Gerek bu profil, gerekse 9 Temmuz’daki mitinge akın eden büyük kalabalık, siyasal saflaşma açısından yeni ve dinamik bir değişime işaret ediyor. Referandumda neredeyse tüm büyük şehirlerde görülen ‘terse bükülme’nin, toplumun çalışan emekçi sınıflarına doğru genişleyen bir ‘ekonomik-sosyal-hukuki’ adalet arayışıyla birleşme eğilimi açıkça görülüyor. İktidar yanlısı çevrelerin ve artık parti memuru gibi çalışan ‘mülki erkan’ın, Maltepe Mitingi karşısında bir ‘sayısal küçümseme’ çabasına girişmesi, Erdoğan’ın her kritik dönemeçte başvurduğu ‘büyük kalabalıklar’ meşruiyetinin de artık tekelinde olmadığını gösteren bir inkar refleksi gibi okunabilir. Zira sayısı 175 bin midir, 2 milyon mudur bilemem ama Maltepe’de toplanan kalabalığın, Erdoğan’ın zor durumlarda ‘bakın halk benim arkamda’ demek için yaptığı yığın gösterileri kadar görkemli olduğu açık. Eğer burada toplanan kalabalık 175 bin kişi ise, Erdoğan’ın bahsi 2 milyondan açılan mitinglerinin katılımcısı da o kadardır. Bir başka deyişle Erdoğan’ın ‘kitleleri seferber etme’ tekeli, üstelik devlet nimetlerine sahip olmaksızın toplanan bir kalabalıkla kırılmıştır.

     

    Adalet Yürüyüşü, AKP iktidarına karşı toplumsal tepkinin kitlesel bir harekete büründüğü üçüncü büyük olaydı. İlki, oldukça ‘erken’ sayılabilecek bir dönemde, 2007’de yapılan Cumhuriyet mitingleriydi… Cumhuriyet mitingleri, seferber ettiği insan sayısı açısından oldukça güçlü; ama siyasal sonuçları açısından, ondan beklentisi olanları hayal kırıklığına uğratacak kadar etkisiz oldu. Nitekim ‘kurulu düzen’i korumaya dönük ve neredeyse sadece ideolojik-kültürel saiklerden yola çıkan bir hareketti. İkincisi, etkileri bugüne kadar gelen Gezi direnişi idi. Gezi, metropol İstanbul’un göbeğinde, ana gövdesini gençlerin oluşturduğu bir hareketti ve devletin zor aygıtıyla söndürülürken, bugünkü kitle hareketine ilham verdi. Adalet Yürüyüşü, bir tür “orta yaş Gezi’si” olarak, 2013 Haziran eylemcilerinin yer yer avangart özellikler gösteren direniş geleneğini daha mutedil bir şekilde devraldı, onu daha yaygın bir toplumsal zemine taşıdı.

     

    Şimdi, öncülüğünü genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yapmasına ve bu kesinlikle siyasal bir önem taşımasına rağmen “tümüyle CHP’ye ait” de olmayan bir taban hareketi var. Bu hareketin, toplumu ve ülkeyi dönüştürme enerjisine sahip bir siyasal güce dönüşebilmesi için, toplumun önündeki başlıca sorunlara dair kalıcı, adil ve demokratik çözümler önermesi, toplumu bu çözüm perspektifleri etrafında bir araya getirmesi gerekiyor. Kariyer basamaklarının en renklilerinden birinde ‘Adil Düzen’ sloganı bulunan bir siyasal hareketin, 15 yıllık iktidar deneyiminin ardından, giderek dar bir çıkar çevresinin sürüklediği ve kendi hesapsız dış politika ihtiraslarının altında kalmakta olan bir rejime dönüştüğü koşullarda; daha ‘adil’ bir toplum yaratma ufku, ekonomik, sosyal ve hukuki ‘sorunlar’a yönelik gerçekçi çözümler üretebildiği oranda bir seçenek oluşturabilecek gibi görünüyor. Kürt sorununun demokratik çözümü, çalışan sınıfların sosyal hakları, bölgesel barış ve onca acıdan sonra geniş bir coğrafyada ‘rehabilitasyon’ sağlama iddiasına sahip bir seçenek…

     

    Gazete Duvar