• Paylaş

    KATEGORİ : KADIN

    Eklenme tarihi : 2017-11-14
  • Kimi tarihsel zorluklar karşısında akla ilk gelenin kadının özgürleşmesinden taviz vermek olması kabul edilemez

    Hejar Baran

     

    Komünistler, kadın sorunundaki tutarlı-ilkeli tutumlarını daha başından kadını köleleştiren esas zincirlere darbe indirerek ortaya koydular. Devrimden hemen sonra yaşanan iç savaş gibi tarihsel dönemeçlerde ya da kimi ekonomik sıkışma anlarında koşulların basıncıyla yer yer geri adımlar atılmış olsa da bunlar soruna ilişkin ilkesel duruşlarına dair kırılmalar değildi. Kadın sorununun derin tarihsel köklere sahip olduğunu bilerek hareket ediyorlardı; özgünlüklerinin üstünden atlamayacak bir derinlikle ilişkileniyorlardı. Onu sadece kadının toplumsal üretime katılıp katılmama sınırlarına daraltmıyorlardı. Kapsamlı bir toplumsal sorun olarak ele alınması gerektiği ve gerçek çözümün de ancak böylesi bir dönüşümle mümkün olabileceği yaklaşımını esas alıyorlardı. 

     

    İlkesel duruşları, ideolojik-siyasi-kültürel bütünlük oluşturduğu gibi pratiğin diline de hızla tercüme ediliyordu. Sorunla özel olarak ilişkilenecek bir parti örgütlenmesi yarattıkları gibi, ilk yapılan pratik işlerin başında geleniyse kadının kalın zincirlerle bağlandığı aile kurumunu sosyalist bir temele oturtacak şekilde sarsmak, kadını kitlesel ölçeklerde toplumsal üretkenliğe-üretime çekmek ve onun sırtına yüklenen tüm işleri toplumsallaştıracak bir ağ yaratmaya yönelmek oldu. Tüm bunlarla birlikte kadınların gündelik hayatı, düşünsel dünyası, ihtiyaç ve özlemleri geliştirilmeye, toplumsal odaktan yeniden kurulmaya çalışıldı.

     

     

    Komünistler rotalarını, Engels’in dile getirdiği şu toplumsal ve özel olarak da cinsler arası ilişkilere göre çiziyorlardı: “Yaşamlarında bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı; kendini gerçek aşktan başka hiçbir nedenle bir erkeğe vermeyecek, ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgeçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı... İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır”.

     

    Devasa bir toplumsal dönüşüm ve farklılaşma gerektiren bu temel kavrayışın, dinamik bir yaklaşım ve pratiği gerektirdiğinin farkındaydılar. 

     

    Hızı-temposu, yapılıp edilenlerin azlığı ya da çokluğundan ziyade önemli olan bu yönelimin özellikle kritik noktalarının altının çizilmesiydi. Daha doğrusu soruna yaklaşımdaki duruş yönünün netliğiydi.

     

    1930’lara geldiğimizde tam da bu temel anlayış ve ilkesel yaklaşımda belirli kırılmalar başgösterdi.

     

    Elbette bu kırılmalar da, dönemin somut tarihsel koşullarından, yaşanan iç sıkıntılardan, özellikle ekonomik alandaki kimi sorun ve zayıflıklardan bağımsız ele alınamaz. Emperyalist kapitalist sistemin yaşadığı derin krizlerin ortaya çıkardığı riskler (dünya savaşı ve özelde de SSCB’ye dönük saldırı olasılıkları) ve bu risklerin yarattığı basınçlardan soyutlanarak değerlendirilemez.

     

    Bu dezavantajlar dikkate alınınca, kimi zorlanmalar, esnemeler ya da geçici geri adımlar belli yönlerden ve bir dereceye kadar anlaşılırdır. Fakat bu 'anlayış', soruna yaklaşımın esasında bir gevşeme ve gerileme yaşanmadığı, koşulların basıncıyla atılmak zorunda kalınan taktik geri adımlar soruna ilişkin temel yaklaşımda bir kırılmaya dönüşmediği sürece geçerlidir. Kaldı ki, kadın sorunu gibi derin tarihsel köklere sahip zorlu bir sorunda kimi dönemsel geri adımlar atılmak zorunda kalınsa bile ilkesel bir tutarlılıkta ısrar çok daha yaşamsal ve çok daha zorunludur. Bu olmadığında, o zamana kadar katedilmiş yolun geriye doğru hızla çözülmesi neredeyse kaçınılmazdır. 

     

     

    SSCB’deki sosyalist devrim pekçok yönüyle ciddi dezavantajlar içine doğmuştu. Toplumsal üretici güçlerin oldukça geri olduğu bir ülkede gerçekleşmişti devrim. Toplumsal ilişkilerde dinin, feodal ilişki ve kültürün büyük etkisi vardı. Kadın sorunu, tam bu çemberin ortasında kökleşmişti ve her şeyden önce kadınların bu çemberi kırması gerekiyordu. Onlara hiç kimse “özgürlüğü altın bir tepside sunamaz”dı. Fakat bu altyapısal ve üst yapısal dönüşümde, partinin ve onun yaratacağı araçların, üreteceği politikaların belirleyici bir rol ve öneme sahip olduğu da açıktı. Partinin konuyla ilgili ilkesel yaklaşımını ısrarla sürdürmesi zorunluydu. Çünkü zemin, en küçük bir kırılmanın bile binlerce yıllık köklere sahip geriliklerin, erkek egemen kültürün ve kadına biçilen toplumsal cinsiyet rollerinin hızla hortlamasına elverişli bir zemindi. 

     

    Tam da bu noktada, “tüm parti örgütü kadınlarla ilgilenmek, kendini kadınlar arasındaki çalışmaya ve kadınları partiye kazanmaya vermekle yükümlüdür” denilerek partinin kadın politikalarında özel olarak görevlendirdiği kadın örgütü Jenotyel’in dağıtılması sorunu aslında kendiliğinden bir akışa bırakmak demekti ki bu, nesnel koşulların zorunlu kıldığı geçici bir geri adım değildi. Köklü bir kırılma anlamına geliyordu. Zaten daha sonra alınan kimi kararlar da bunu gösterdi. Jenotyel’in dağıtılması, özünde, kadın sorununa yaklaşımda bir makas değişikliğine gidilmesinin başlangıcıydı.

     

    Jenotyel’in, partinin kimi yönetici kademeleri nezdinde “feminist eğilimlere sahip” olduğu değerlendirmelerine hedef olduğu biliniyor. Bu eleştiri doğru da olabilir. Fakat varlığıyla kadın sorunu konusunda özel bir duyarlılık ve özeni de garanti altına alan böyle bir örgütün, ideolojik olarak kimi sapmalar yaşasa bile dağıtılması haklı ve doğru bir karar olarak görülemez!..

     

    Kaldı ki, komünistlerin kadın sorununa yaklaşımları, feminist çarpıklığın da üstüne çıkan feminen bir öze sahipti. Kökleri ha deyince koparılamayacak kadar derinde olan bu sorun konusunda bilinçli bir çubuk bükmeyle yola çıkmaları, aile denilen o köhnemiş kurumu tüm gerici rüzgarları da göze alarak (hatta parti içindekileri de) “dağıtmayı” işin merkezine koymaları bile bunun somut ifadesiydi. 

     

    Komünistler kadın örgütünde kimi sapmalar olsa bile o sapmaları kolayca denetleyip kadın kitleleriyle doğru temellerde ilişki kurulmasını garanti altına alabilecek ideolojik-siyasi-kültürel bir bütünlüğü ve dönüşümün esasta nasıl bir temel üzerinden yükseleceğini bilen bir yetkinliği temsil ediyorlardı. Tüm feminist yaklaşımların kısıtlarını-çarpıklıklarını alt edecek bütünsellik ve tutarlılıkta bir strateji ve politikalar geliştirip bunları pratik içinde daha da geliştirip zenginleştirme becerisini pekala gösterebilirlerdi. Hem teoride hem de pratikte erkek düşmanlığından uzak olduğu kadar erkek egemen değerler sistemine ve bunların üzerinde yükseldiği tüm ilişkilere düşman tutarlı devrimci sosyalist yaklaşımı derinleştirerek sürdürebilirlerdi. Savaşılması gereken gerici eril anlayış ve alışkanlıkların sadece erkeklerin değil kadınların da hücrelerine sinmiş bir derinlikte olduğunu biliyorlardı. Dolayısıyla, küçük bir gevşemenin bile kadının hızla eve dönmesine, erkeğin de “borusunu öttürecek reis” yaklaşımını tekrar hortlatmasına  neden olacağını öngörmeliydiler.

     

     

    Kadın örgütünün dağıtılmasının ardından, 1934’te kadının “işçi ve anne” olarak tanımlanmaya başlanması, 1936’da kadının bedeni ve genel olarak hayatı üzerinde söz söyleme özgürlüğünün de ifadesi olan kürtaj hakkının geri alınması komünistlerin soruna yaklaşımdaki ilkesel duruşlarındaki ciddi kırılmanın boyutlarını gösteriyordu. 

     

    1936 Anayasası, kadının hakları konusunda her alanda erkekle eşit olduğunu net bir şekilde tanımlayıp, bu haklara anayasal güvence getirmiş olsa da, bu, bir taraftan da ailenin “sosyalist aile” olarak yeniden yüceltilip koruma altına alınmasını sağlayan başka düzenlemelerle birlikte yapılıyordu. “Analık itibarının alçaltılması” gibi bir kavramlaştırmaya girilmesi ve bunun “devlete karşı suç” kategorisine alınması bile başlı başına bir sorundu. 

     

    Sovyet halkının, özellikle de kadınların binlerce yıllık kölenin kölesi olmaktan, bir anda anlam ve değerini çok da kavrayıp içselleştiremedikleri haklara kavuşmalarının yarattığı zehirlenmenin farklı toplumsal yozlaşmalara neden olma ihtimalinin üzerinden elbette ki atlamamak gerekir. Fakat bu tür sapmaların giderek toplumsal bir davranış haline gelmesinin yaratacağı tehlikelerin üstünden atlayarak kestirmeden yargılamak ne kadar yanlışsa; bu tehlikeye karşı farklı önlemler geliştirilebileceğinin üstünden atlamak da bir o kadar sakattır. Bu önlemlerin alınması sırasında ilk akla gelenin, toplumsal dönüşümde kilit yerde duran kadının özgürleşmesinden taviz anlamına gelen geri adımlar atılması ise kabul edilemez. Atılan ileri adımları geriye doğru çekmek yerine bütünsel toplumsal dönüşümü hızlandıracak, daha sağlıklı temellere oturtacak politika ve araçların geliştirilmesi zorunludur ve bu, aynı zamanda ilkesel bir yaklaşım olmalıdır. 

     

    Nitekim bu tür önlemlerin sonuçları çok daha vahim olmuştur. Evliliğin yeniden törenselleştirilmesinin, ailenin korunmasının merkeze konulmasının, boşanmanın giderek zorlaştırılmasının fuhuşu körüklemesi gibi…

     

    SSCB’de kadın sorununda bu kadar ciddi kırılmaların yaşandığı yıllar, kadın emeğinin kalifiyeleşmesinde de sıçramalı gelişmelerin yaşandığı yıllar oldu. Bu gelişme aslında cinsler arasındaki ilişkilerin daha sağlıklı bir eşitlik temeline oturmasını da kolaylaştıracak nesnel bir zemin sunuyordu. Fakat sonuç böyle olmadı. Özellikle 2. Emperyalist paylaşım savaşı ve SSCB’ye dönük kolektif saldırganlık, nüfus artışını sağlayacak politikaları ya da kadın emeğinin daha kitlesel bir şekilde üretime çekilmesini adeta zorunlu kılıyordu. O tarihsel koşullar içinde bunun anlaşılır olduğu da açıktı. Fakat bu ne kadar anlaşılırsa, bununla birlikte kadının çocuk bakımı-mutfak ve ev işlerini de yeniden üstlenmek zorunda bırakılması o kadar anlaşılmazdır.

     

     

    Keza kimi ekonomik kısıtlamalara gitme zorunluluğunun ortaya çıktığı noktalarda akla ilk gelenin kadının özgürleşmesinin temelini oluşturan kolektif çamaşırhane-mutfak ve kreşlerin kapatılması olması düşündürücüdür. “Ekonomik ihtiyaçlar farklı bir toplumsal seferberlikle de pekala karşılanamaz mıydı?” sorusuyla birlikte ele aldığımızda pek çok yanıt verebileceğimiz de açıktır. 

     

    Akla gelen ilk tavizin, proleter devletin temellerinin atıldığı yıllardaki ilkesel konulardan biri olan kadın sorununun çözümüne dönük politikalardan yapılmasının aynı zamanda sosyalizmin en önemli hedeflerinden taviz vermek anlamına geldiği açıktır. Bu yaklaşımın sonraki yıllardaki tezahürü ise acıdır ama devletin, erkeklerin ev işlerine yardım etmesi kampanyaları düzenlemeye gitmesi olmuştur.

     

    Tüm bu kırılmaların özellikle 1950’lerden sonra sosyalizm projesinin bütününde yaşanan ciddi kırılmaların, stratejik sapmalarla iç içe geçerek kökleşmesinin en trajik sonuçlarını kadın kitleleri yüklenmiştir. Ezici çoğunluğu kalifiyeleşen sovyet kadınlarının özellikle revizyonist kampın çözülmesinden sonra ortaya çıkan dramatik tablonun en trajik kahramanları-kurbanları olmaları boşuna değildir. Hem sorunun tek başına kadının üretime çekilmesi ya da kalifiyesiyle aşılamayacağının görülmesi hem de derinlik ve kapsamının kavranması açısından bu böyledir. Dahası kadın sorununa yaklaşımın esasta “nasıl bir sosyalizm?” sorusunun nirengi noktasını oluşturduğunun görülmesi açısından ortaya çıkan tablo aynı zamanda sarsıcıdır. (Bitti)