• Paylaş

    KATEGORİ : KADIN

    Eklenme tarihi : 2017-11-05
  • Birçok konuda esnek olabilen komünistler, kadın sorununda keskin bir kılıç gibi hareket ettiler

    Hejar Baran

     

    Emekçi kadınların barış ve ekmek isyanları arasından boy veren Ekim’in gecikmeksizin gerçekleştirdiği ilk işlerden biri de, kadının ezilen cins konumuna karşı keskin bir kılıç sallamaktı.

     

    1600’lü yıllardan başlayarak devrimlerini gerçekleştirmeye başlamış ve feodalizme karşı mücadelede sınıfsal ve toplumsal ittifaklarını genişletmek dürtüsüyle birçok demokratik soruna el atmış burjuvazinin “demokrasi beşiği” olarak anılan başkentlerinde, onlarca yılda atılmayan birçok adım, devrimin ön günlerinde bir anda yasal güvenceye kavuşturuluyordu. Burjuvazinin kabul etmek-uygulamak zorunda kaldığı o haklar, kadın sorunu kapsamında devede kulak kalacak nitelikteydi oysaki. Kaldı ki Ekim Devrimi’nin gerçekleştiği günlerde, seçme ve seçilme hakkı, eğitim hakkı, çalışma hakkı gibi temel burjuva demokratik haklar bile hiçbir Avrupa ülkesinde bütünlüklü olarak yoktu.

     

    Burjuvazinin gerek kapitalist üretimin ihtiyaçları gerekse emekçi ve orta sınıf kadın hareketlerinin yükselttiği mücadelelerle kabul etmek/uygulamak zorunda kaldığı bu haklar da kadını kapitalist üretim çarkıyla daha doğrudan bir ilişki içine çekme hedefi ve niyetiyle doğrudan ilişkiliydi. Zaten sonuç da bu oluyordu.

     

    Çünkü sisteminin en küçük ekonomik birimi olarak kendisi açısından yaşamsal anlamlar yüklediği aile kurumuna ve kadının bu kurum içindeki rollerine dokunmaksızın yapıyordu burjuvazi bunu. Tarihsel olarak süreklilik taşıyan ve kadını köreltip ikinci cins olmasını adeta garanti altına alan toplumsal cinsiyet rollerini kendi ihtiyaçları temelinde tahkim ederek üreten bu yaklaşım, aslında kadının köleliğinin devamını da kalıcılaştırıyor, pekiştiriyordu.

     

     

    Oysa üretim araçlarının toplumsal mülkiyete dönüşmesini, toplumsal ilişkilerin bu temel üzerinde örgütlenmesini temel alan komünistler, “Üretim araçlarının kamusal bir mülke dönüşmesiyle karı-koca ailesi toplumun ekonomik biçimi olmaktan çıkacaktır” diyorlardı ve sorunun esas halkasını da buradan yakalıyorlardı. “Kadınların gerçek kurtuluşu, gerçek sosyalizm, ancak bu küçük ev işlerine karşı herkesin katılacağı bir savaş başladığı yer ve zamanda, daha doğrusu bu geniş çaplı bir sosyalist ekonomiye tamamıyla dönüştürülmeye başladığı zaman gerçekleşecektir” diyorlardı.

     

    Onlar için kadının ezilen cins konumunu süreklilik içinde üreten ailenin, üretim araçlarının kolektifleştirildiği, toplumsal üretim ve ilişkilerin bu nesnel zemin üzerinden gerçekleştiği koşullarda ekonomik bir birim olmaktan çıkarak merkezinde aşkın olduğu gönüllü birlikteliklerin ifadesine dönüşmesi stratejik bir önemdeydi. Gerçek tek eşliliğin de ancak böylesi bir zemin üzerinden gelişen ve kendisini bu zemin ve hedefler temelinde üreten cinsler arası ilişkiyle mümkün olacağını belirtiyorlardı.

     

    “Sonraları toplum ve devlet içinde geniş ölçüde gelişen bütün çelişmeler, minyatür halinde, modern ailenin içinde mevcuttur” diye tanımladıkları burjuva aileyi temelden dinamitleyip kadın erkek ilişkilerini köklü bir değişime uğratmak, tahayyül edilen toplumun en önemli ayağını oluşturuyordu.

     

    Burjuva demokratik devrimlerini gerçekleştirmiş pekçok Avrupa ülkesinde bilinçli olarak üzerinden atlanan ve kadın sorununun esasını oluşturan bu nirengi noktaları, komünistler için stratejik hedeflerdi.

     

    “Tarihteki ilk sınıf baskısı, dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasına rastlar” diyen ve bu tarihsel yenilgiden sonra kadınların yaşadığı köleliğe nefret besleyen komünistler açısından devrimin karakterini belirleyen en önemli şeylerden biriydi kadınların özgürleşmesi. Çünkü o, nefret ettikleri özel mülkiyet sistemine geçişin bir sonucu ve aynı zamanda onu üreten temel dinamiklerden biriydi. 

     

    Söz konusu olan sadece ezilen cinsi özgürleştirmek, bu açıdan da komünistlere has “ezilen” karşısında duyulan o ince hassasiyet ya da ahlaki saikler değil, bununla birlikte nefret ettikleri özel mülkiyet dünyasına karşı önemli ve bir o kadar da sahici bir savaştı.

     

    Tüm adımları da bu tutarlılık içinden şekilleniyordu. Yaptıkları düzenlemelerin her biri bu evrensel sınıf penceresinden bakılarak yapılan düzenlemelerdi. Ne sadece Rusya’daki kadınların özgül koşullarını dikkate almak üzerinden şekilleniyorlardı ne de o özgünlüklerin yarattığı ekstra zorlukların üstünden atlıyorlardı.

     

    Cinsler arasındaki binlerce yıllık eşitsizlik ve köleleştirici ilişkiye karşı mücadeleyi ilkesel bir eksen içinden kavradıkları için de Rusya gibi bir köylü ülkesinde geniş kitlelerin gerici-feodal öfkesini karşılarına almak pahasına tavizsiz yaklaşıyorlardı.

     

    Ekim’e önderlik eden komünist parti, kitlelerin nabzını, ruh halini ve bir politikayla ilişki kuruş düzeylerini her zaman önemsemiş; kendi politika ve taktiklerini bu yaklaşımla üretip sürekli bir yenilenme halinde olmuş bir partiydi. Pekçok ciddi meseleyle katı, köşeli bir yaklaşım yerine sözünü ettiğimiz cepheden yaklaşarak ilişki kurmuş, gerekirse esnemişti. “Kitlelerin on adım önünde değil, sadece bir adım önünde olma” yaklaşımını kültüre dönüştürmüş bir güçtü.

     

    Fakat devrim okulunun pekçok sınavında, birçok meselede beklenmedik esneklikler gösteren aynı komünistler, sorun kadın sorunu olunca keskin bir kılıç gibi hareket etmişlerdir. Feodal bir imparatorluğun o ağır-gerici gölgesinin tüm toplumsal ilişkilere sindiği Rusya gibi bir köylülük ülkesinde, hele hele kadın sorunu gibi hassas bir meselede keskin bir kılıçla işe başlamaları, onların bu sorunu devrimin merkezine oturtan yaklaşımlarıyla ilgiliydi. Kadın sorunu devrimin tüm sorunları içinde taviz verilmeden ele alınacak ve ısrarla, kararlılıkla arkasında durulacak en önemli sorunlardan biriydi. Komünistler milyonları karşılarına alma pahasına bu sorunda net-ilkesel bir tutum alarak işe başladılar. İlerleyen süreçlerde koşulların basıncıyla çeşitli sapmalar yaşanmış olsa da komünist politikanın esasını bu oluşturdu.

     

    Bu tutumun mimarı da Lenin’di. Kendi partisi içindeki erkek egemen yaklaşımlara karşı da öfkeli bir duruş sergileyen Lenin için kadın sorunu, “milyonlarca kadın bizimle olmaksızın komünizmi inşa edemeyiz” sözlerindeki kadar net bir komünist topluma ulaşma sorunuydu ve reform sınırları içinde ele almayacak kadar da kapsamlı-köklü değişiklikleri gerektiriyordu.

     

     

    O, bizzat kadın kitlelerinin seferberliğiyle gerçekleşmesi gereken devasa bir toplumsal dönüşümün organik parçasıydı. Bu yaklaşımını, “onlara ulaşmanın yolunu aramalıyız, bu yolu bulmak için incelemeli ve denemeliyiz” dedikten sonra, “bundan dolayı, kadınların yararına talepler ileri sürmemiz de doğrudur. Bu, sosyal-demokrasinin, ll. Enternasyonal’in anladığı anlamda bir asgari program ya da reform programı değildir. Burjuva saltanatının ve onun devletinin sonsuzluğuna ya da en azından uzun bir süre süreceğine inandığımızın bir ikrarı değildir. Kadın kitlelerini reformlarla yatıştırmak ve devrimci mücadele yolundan çelmek değildir. Tüm bu ve diğer reformist sahtekarlıklarla ilgisi yoktur! Taleplerimiz, burjuva düzeni içinde zayıflar ve hakları ellerinden alınmışlar olarak kadınların yakıcı ihtiyaçlarından ve rezilce alçaltılmalarından çıkardığımız pratik sonuçlardır” sözleriyle ifade ediyordu. 

     

    İşte bu yaklaşımla Ekim’in yaptığı işlerden ilki 8 saatlik işgünü kararnamesini yürürlüğe koymak oldu. Bu kararnameyle kadınların uzun süreli çalışmasına son verildi. Kadın ve çocukların ağır-sağlıksız koşullarda, yeraltı ve gece işlerinde çalışması yasaklandı. 1918’de ise kadınlara tam oy hakkı tanındı. Aile reislerinin otoritesine son veren düzenlemeler yapıldı. Miras hakkı kaldırıldı, evliliğin gönüllü birlikteliğe dönüşmesini sağlayacak düzenlemeler yapıldı. Boşanma hakkı yasal güvenceye alınırken, meşru ve gayri meşru çocuklar arasındaki ayrım ortadan kaldırıldı. Eşit işe eşit ücret, eşit çalışma hakkı ve ücretli doğum izni verildi. Zina ve eşcinsellik ceza yasasından çıkarıldı.

     

    Yapılan her düzenleme kadının binlerce yıllık köleliğine karşı radikal bir meydan okuyuşu ifade ediyordu. O günün Rusyasında kadının nasıl bir konumda olduğu ve bunu yaratan koşullar düşünülecek olursa, komünistlerin aslında nasıl bir riski göze aldıkları ve tüm risklerine rağmen sorunla nasıl ilkesel bir ilişki kurdukları da net bir şekilde anlaşılacaktır.

     

    O günün Rusyasında kadın her açıdan gerici-feodal-dinsel zincirlerle aile ocağına bağlanmış bir köleydi. Evlendirilen kadınların babalarının, damatlarına, otoritelerini koruyup sürdürmeleri için gerekirse kullansınlar diye kırbaç hediye ettikleri bir ülkeydi burası…

     

    Devasa büyüklükteki bu ülkede her bölge ciddi farklılıklar taşıyordu. Bazı bölgelerde feodal aşiret ilişkileri, hurafeler, ağır dini kurallar, gerici gelenek ve görenekler söz konusuydu. Kadın bunların hepsinin hedefiydi. Kimi yerlerde kara çarşaf giyiliyor, kimi yerlerde kadınlar satılıyordu. Evlilik yaşı ortalama 12’ydi.

     

    Kadınlar hiçbir siyasi hakka sahip değillerdi. Kamu ve hükümet işleri onlara tamamen yasaktı. Sadece yüzde 17’si okuma yazma biliyordu. Çalışan kadınlar için en yaygın meslek, hizmetçilik-gündelikçilikti. Bütün çalışan kadınların yüzde 55’i bu işlerde çalışıyordu. Çoğunluğu da bir toprak beyinin angarya işlerine koşuluyordu.  

     

    Ücretle çalışan kadınların sadece yüzde 13’ü sanayide çalışıyor, burada yoğun olarak istihdam edildikleri işlerse kalifiye olmayan işlerdi. Genellikle ücretlerin düşük olduğu tekstil ve konfeksiyon işleri... Erkekle aynı işi yapan kadın, onun ücretinin sadece 3/5’ini alıyordu.

     

    Çalışan kadınlar her türlü sosyal haktan yoksundu. Aile içi işlerle birlikte çalışmak zorundaydılar. Çocuklarını bırakabilecekleri hiçbir destekleyici kurum yoktu.

     

    Ekim’den önce ücretli çalışan kadın sayısı sadece 5 milyondu. Bu rakam, toplam kadın nüfusunun sadece yüzde 8’ine tekabül ediyordu. Ki işçi ve hizmetli kadınlar, bu rakamın yarısı bile etmiyordu. Büyük çoğunluk ise daha çok köylerde ağır angarya işlerine koşulan bir beygir muamelesi görüyorlardı.

     

    Kadınlar için mesleki eğitim, ev ekonomisi, el işi, dikiş-nakış dersleri verilen az sayıda okulla sınırlıydı. Orta ve yükseköğretim hayal gibiydi. Onu bırakalım ilköğretim bile neredeyse imkansızdı.

     

    Kısacası Ekim’den önce ücretli çalışan kadınlar her türlü haktan yoksundu. Düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, güvenceden yoksunluk ve ağır çalışma koşullarıyla pek çoğu genç yaşta yaşlanıyordu. Ücret almadan çalışan köylü kadının koşulları da bir o kadar korkunçtu.

     

    Devrimin gerçekleştiği bu devasa ülkede kadın sorunu en ağır toplumsal sorunlardan biriydi. 

     

    Komünistler, işte böyle bir ülkede çokyönlü bir seferberliğe giriştiler. İlk yaptıkları, yemek-çamaşır-çocuk bakımı gibi kadının sırtına yüklenen işleri hızla toplumsallaştırmaya yönelmek oldu. Kollontay bunun önemini,"Evlilikle mutfağın ayrılması kadının tarihinde Kilise ve Devletin ayrılmasından daha önemsiz bir reform değildir" sözleriyle özetliyordu. Bu herhangi bir reform değildi. Özünde özel mülkiyet sisteminin önemli bir dayanağının ortadan kaldırılmasına girişmekti. Bu yaklaşımla yine Kollontay’ın verileriyle 1919-1920 yıllarında Petrograd nüfusunun yüzde 90’ı ortak mutfaklardan beslendi. Moskova nüfusunun da yüzde 60’ı bu mutfaklara kayıtlıydı.

     

    Öte yanda, kadının kendi bedeni üzerinde karar alma hakkı anlamına gelen kürtaj yasalaşıyor, parasız hizmet ve hak haline getiriliyordu. Kilise nikahı kaldırılıyordu. Krupskaya önderliğinde devasa bir okuma-yazma seferberliğiyle içiçe geçen bu çalışmalar, kadın kitlelerinin yeni toplumsal ilişkilerin örgütlenmesinde özneleşecekleri başka araçlarla birleşiyordu.

     

    Devrimin ebeliğini yapan işçi ve emekçi kadınların partinin kadın örgütlenmesi olan Zjenodtel’de örgütlenmesi için özel çabalar harcanıyordu. Kadının yönetime katılması, sorunlarını, beklenti ve taleplerini işçi demokrasisinin bir parçası olarak dile getirmesi için sovyetlerde örgütlenmeleri teşvik ediliyordu. 

     

    Binlerce yıl toplumsal hayatın her alanının dışına itilen kadınlar, şimdi siyasi iktidarın bir parçası oluyor, toplumsal yaşamın sendikalardan tutalım partiye hükümete kadar hemen her alanında kendi iradeleriyle yer almaları teşvik ediliyordu. 

     

    Kendilerine “iktidar sizin” deniliyordu.

    [Sürecek]