• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-26
  • Sosyalizmin güncelliği, sosyalizmin kaçınılmazlığından kaynaklanan bir 'sonuç'tur

    A. Can

     

    Sosyalizmin güncelliği sorunu, TDH’de olduğu gibi Marksist hareketin tarihinde de ciddi tartışma ve ayrılık konularından biri olmuştur.

     

    ’68 ve sonrası TDH’deki ana saflaşmanın, önümüzdeki devrimin karakteri bağlamında ‘sosyalist devrimcilik-milli demokratik devrimcilik’ ekseninde yaşandığı bilinir. Biçim ve içerik bakımından önemli farklılıklar geçirmesinin yanı sıra ’68 sonrası ve ‘70’lerdeki ağırlığını büyük ölçüde yitirmekle birlikte bu temelde bir saflaşma varlığını hala sürdürmektedir.

     

    Sosyalizmin güncelliği sorunu, dünyada Marksist hareketin saflarında ise ilk olarak kapitalizmin reformlar yoluyla geriletilip aşılabileceğini savunan reformizmle kapitalizmi yıkmayı hedefleyen devrimcilik arasındaki temel ayrım noktalarından biri olarak kendini göstermiştir. 1870’lerin başında “kapitalizmin bunalımlarının dahi üstesinden gelme yeteneğini koruduğu” iddiasıyla boy gösteren Bersteincılıkla devrimci Marksizmde ısrar arasındaki kopuş bunun ilk tezahürüdür.

     

    İç içe geçen kesintisiz bir süreç olarak ele alınıp buna göre örgütlenmesi gereken demokratik devrimle sosyalist devrimin arasına açıkça ya da fiilen bir Çin Seddi ören, hızı aslolarak devrimci proletaryanın bilinç ve örgütlülük düzeyiyle sınıf mücadelesinin ilk adımdan sonraki yürütülüşüne bağlı olan bu geçişi mekanik bir basamaklandırmaya tabi tutarak araya ne zaman tamamlanacağı belirsiz bir ‘geçiş süreci’ sokuşturan aşamalı devrim anlayışları da bu kategorideki ayrılıklardan biri olarak görülebilir.

     

    Yalnız bu tartışma ve ayrımlar, neoliberalizmin ideolojik hegemonyasının da önünü açan 1989 sonrasında Türkiye’de de dünyada da biçim ve içerik değiştirdi. Yukardaki eksenler tamamen silinip kaybolmamakla birlikte saflaşmanın merkezine “sosyalizmin hala geçerli ve mümkün olup olmadığı” tartışması oturdu. ML’in devrimci özüne bağlılık ve proletarya sosyalizminde ısrar ile “sosyalizmin imkansızlığını” iddia eden ya da onu “en azından 40-50 yıllığına” insanlığın gündeminden çıkararak “tarihin sonu”nu ilan etmiş olan neoliberalizmle buluşan neoBernsteincılığın değişik türleri arasındaki saflaşma tayin edici bir yer ve önem kazandı.

     

    Kapitalizmin mevcut biçimi ve işleyişine karşı anlamlı talepler içermekle birlikte kapitalizmin “hemen” aşılamayacağı önkabulünden hareketle üretim araçları üzerindeki tekelci özel mülkiyet düzenine dokunmaksızın “değişim” vaadeden son tahlilde “düzeltilmiş kapitalizm” önerilerini de bu ayrım çerçevesinde görebiliriz.

     

    İlhamını postmodernizmden alan ve neoliberal dönemde popürleşen “kültür ve kimlik siyaseti”nin farklı biçimlerdeki tezahürleri olarak karşımıza çıkan “komünalizm”, “liberter belediyecilik”, “regionalizm”, “kültürel özerklik”, “radikal demokrasi”, “demokratik konfederalizm”  gibi proje ve strateji önerilerini de “sosyalizmden kaçış” biçimleri arasında görmek gerekir. Hareket noktası ve içeriği bakımından bunlar arasında da ilerici, demokratik, halkçı bir karaktere sahip olanlar vardır. Fakat tümüyle konjonktürel ve göreli bir durumun ifadesi olan bu özellik ve işlevleri abartılarak kendilerini “sosyalizmin alternatifi” olarak tanımlamaya, “günümüz dünyasında geçerli tek devrimci alternatif” olarak gösterilmeye çalışıldıkları ölçüde bunlar da nesnel olarak ‘anti komünist’ bir özellik kazanır, son tahlilde burjuvazinin işine gelen 'kapitalizm yandaşı' gerici bir rol oynamaya başlarlar.

     

    Nereden bakmak gerekir?

     

    ‘Sosyalizmin güncelliği’ kimilerine bir ‘tercih’ ya da ‘iman’ sorunu olarak görünür. Farklı öncüllerden hareketle onu benimsemiş olmak yeterli bulunur. Bu tarz “sosyalist devrimcilik”, sosyalizmi halkçılığa, sıradan bir demokratizme, aydınlanma ve laiklik savunuculuğuna, kamu mülkiyeti ve merkezi planlamaya dayalı bir kalkınma hamlesine, vb vb indirgeyerek tanınmaz hale getirip yozlaştırmadığı durumlarda bile ezberlere dayalı ruhsuz bir dogmatizme saplanıp kalmanın ötesine geçemez.

     

    ‘Sosyalizmin güncelliği’, insanlığın tarihsel ilerlemesi bakımından sosyalizmin ‘kaçınılmazlığından’ kaynaklanan bir 'sonuç'tur. Dolayısıyla, ‘güncelliğin’ bilimsel temellerde kavranabilmesi, her şeyden önce bu tarihsel kaçınılmazlığın nereden kaynaklandığının doğru kavranmasına bağlıdır. Aradaki bu bağlantı bizi, kapitalizmin, Marksizmin kurucu önderleri tarafından yapılan devrimci çözümlemesine götürür.

     

    Marks, Kapital’i kaleme almaya girişmesinin hemen öncesinde (1859) yayınlanan Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın önsözünde, ‘bütün çalışmalarına’ yol gösteren temel ilkeyi, yalın bir dille şöyle özetler:

     

    Ulaşmış olduğum ve bir kez ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk etmiş olan genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir:

    Varlıklarının toplumsal üretiminde insanlar aralarında, kendi iradelerine bağlı olmayan, zorunlu belirli ilişkiler kurarlar; bu üretim ilişkileri, onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme derecesine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun iktisadi yapısını, belirli toplumsal bilinç şekillerine tekabül eden bir hukuki ve siyasal üstyapının üzerinde yükseldiği somut temeli oluşturur.

     

    Maddi hayatın üretim tarzı, genel olarak toplumsal, siyasal ve entelektüel hayat sürecini koşullandırır. İnsanların varlığını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.

    Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri, o zamana kadar içinde hareket ettikleri mevcut üretim ilişkilerine ya da, bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkilerine ters düşerler. (O noktaya gelene dek-nba) Üretici güçlerin gelişmesinin biçimleri olan bu ilişkiler, onların engelleri haline gelirler. O zaman bir toplumsal devrim çağı başlar. İktisadi temeldeki değişme, kocaman üstyapıyı, büyük ya da az bir hızla altüst eder.

    Bu gibi altüst oluşların incelenmesinde, daima iktisadi üretim koşullarının maddi altüst oluşu ile —ki, bu, bilimsel bakımdan kesin olarak saptanabilir-, hukuki, siyasal, dinsel, artistik ya da felsefi biçimleri, kısaca, insanların bu çatışmanın bilincine vardıkları ve onu sonuna kadar götürdükleri ideolojik şekilleri ayırdetmek gerekir. Nasıl ki bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilmezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi gözönünde tutularak bir hükme varılamaz; tam tersine, bu değerlendirmeleri maddi hayatın çelişkileriyle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayla açıklamak gerekir.

    İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddi varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar. (abç)

     

    Olağanüstü bir yetkinlik ve duruluktaki tezleştirme örneği olarak bu özet, aslında Marksizmin felsefesi ve tarih anlayışının özünü sunar bize. İnsanlığın tarihsel gelişimi bakımından kapitalizmin artık neden ‘tarihsel misyonunu tamamlamış bir sistem’ haline geldiğini, onun yerini alması gereken “yeni ve daha yüksek üretim ilişkilerinin” geçerliliğini günümüzde hala koruyan bütünsel tek devrimci ifadesi olarak sosyalizmin (komünizmin alt biçimi/başlangıç aşaması) neden ‘kaçınılmaz’ olduğunu, dahası onun bugün neden acil ve yakıcı hale geldiğini bu yaklaşım ışığında düşündüğümüz taktirde kolayca görürüz.

     

    (Gelecek bölüm: 'Hiç' ya da 'hep' tekyanlılığı