• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-28
  • Sosyalizm, minibüste yanına oturduğumuz insana kolayca anlatabileceğimiz bir şey değildir

    Aze Hazan Hezdar

     

    "Özel bir haksızlığa değil, haksızlığın ta kendisine uğradığı için özel bir hakkın davasını gütmeyen (…) Nihayet, toplumun bütün diğer kesimleri karşısında kendini özgür kılmadıkça ve özgürleşmedikçe özgürlüğünü kazanması mümkün olmayan, tek kelimeyle, insanın topyekün yitişi olduğu için ancak insanın topyekün kazanılmasıyla kendini kazanabilecek olan bir kesimdir” şeklinde tanımlar Marx işçi sınıfını. Toplumsal konumu gereği dünyayı sırtında taşıyan işçi sınıfı, sınıflı toplumsal yapıyı sona erdirecek iradedir. Kapitalist düzende tüm zenginliği emek gücüyle yaratmasına rağmen sahip olduğu yegane şey, tekrar satmak zorunda olduğu işgücüdür.

     

    Lenin, “Marksist fikirlerle işçi hareketi arasında bağ kurulmalıdır”; Marx ise, “Komünistlerin vardığı teorik sonuçlar, aniden bulunan fikirler veya icatlar değildir, gerçek bir işçi hareketinin deneyimlerine dayanır” der. Marksist teoriyle ve işçi sınıfının yüzlerce yıl birikegelmiş pratik birikimiyle kazanılmış Ekim Devrimi’nin 100. yılında, sınıf bilincine sahip devrimci bir işçiyle, bir Alınteri okuruyla Türkiye’deki işçi sınıfının psikolojisi, çalışma koşulları, dertleri, kaygıları, tepkileri ve nihai kurtuluşu hakkında sohbet ettik.

     

    27 yaşında bir işçi, uzun süredir metal işkolunda çalışıyor. Metal sektörünün çalışma saatlerinin ağır, işin yorucu olduğunu söylüyor. Bu zor şartlara, zorunlu mesailere, zorlayıcı vardiyalara rağmen yıllarını bu sektöre vermiş işçilerin maaşları çok nadir olarak asgari ücretin üstüne çıkıyormuş. Kendisi de, gülerek “Evim yok, arabam yok, bir asgari ücretim bir de sigortam var” diyor.

     

    Vardiya sisteminin çok değişkenlik gösterdiğini, müdürler tarafından haftalık olarak belirlendiğini söylüyor. Müdürlerin, amirlerin gelip “Bugün mesaiye kalıyorsun” dediği çok oluyor, 4-12 çalışılan günün gecesinde arayıp “Yarın 8-4 geliyorsun” diyebiliyorlarmış. İşçiler zaman zaman oldukça dert yansalar da zamanla bu durum oldukça normalleşmeye başlamış.

     

    Fabrikadaki iş güvenliği ve işçi sağlığı koşullarını sorduğumuzda ise bin ah işitiyoruz. Asıl problemin, işçinin psikolojik sağlığı olduğunu şu sözlerle dile getiriyor:

    Aslında şu koşullarda iş güvenliği on numara beş yıldız hale bile getirilse, işçinin sağlığı, özellikle psikolojik sağlığı adına hiçbir yatırım yapılmıyor. En önemli şey aslında psikolojik sağlık bence. Tamam, ağır bir iş, fiziki olarak yorucu. Ama bizi en çok yıpratan şey bizden, sanki bir önceki gün 7.5-8 saat çalışmamışız gibi aynı temponun hatta daha fazlasının bekleniyor olması. Medyada sürekli iş 'kazaları' ve iş cinayetleri görüyoruz. Bunların bir kısmı fiziki eksikliklerden olsa da bir kısmı demin de bahsettiğim psikolojik yıpranmışlıktan kaynaklanıyor. Yani işçi öyle yorgun oluyor ki, dikkati kolaylıkla dağılabiliyor. Ya da yaptığı işi sevmiyor, mutlu değil, ayakları geri gidiyor ama mecburiyetten çalışıyor, dolayısıyla çalışırken kendini tam anlamıyla işine veremiyor. Bariz patron tedbirsizliğinden de kaynaklansa, daha görünmez olan bu psikolojik yıpranmışlıktan da, değişmeyen tek şey bu 'kazaların' ve cinayetlerin hep işçi üzerine yıkılmasıdır.

    İşçilerin çoğunun çeşitli zorundalıklar yüzünden sevmediği işi yaptıklarından bahsediyor. Geleceksizlik, özellikle erkek işçilere yüklenen “eve ekmek götürme” misyonu, ağır ev geçindirme sorumlulukları… İşçilerin kimi zaman 16 saat çalıştığı dahi oluyormuş. Sürekli “Bu ağır işe bu para mı alınır?” diye hayıflanan işçileri ortaklaştıran nokta da bu gibi kaygılarmış.

    Basitçe işçilerin önünde iki seçenek var: Ya geçim sıkıntısı çekmek; kendisinin, çocuklarının geleceksizliğiyle yüzleşmek ya da tüm zamanını sevmediği bir işi yaparak harcamak. İşçiler bu yaşama bir nevi mahkum.

    Bir işçinin bir günde yapması gereken 500 birim iş vardır, 600 birim olur, işçi aynı maaşı almaya devam eder. 700-800 birim olur, işçi hala aynı maaşı alır. Ve işçi bu şekilde makineleşir aslında. İş yükü arttıkça, yaptığı iş monotonlaştıkça, işçinin patrona getirisi artar ama işçinin sosyal hayatı da bu durumdan kötü etkilenir. Örneğin, bir günde 1000 tane malzemeye aynı işlemi yapan ve bunu haftanın 6 günü yılın 12 ayı yapan bir işçinin akşam eve geldiğinde anlatacak neyi olabilir ki? Monoton bir çalışma hayatında insan karakteri de çok kötü etkileniyor. Ve ben şunu çok gözlemliyorum, hep aynı şeyi yapan işçi, fabrikadan çıktığında değişik şeyler yapmak istiyor. Örneğin yeni gelen bir işçiyle sohbet etmek ister, farklı şeyler duymak ister. Müzikle çalışmak ister mesela.

     

     

    Günde en az -zorunlu mesailer olmadan yani- 8 saatimiz fabrikada geçiyor. 2 saat gidiş 2 saat geliş 4 saat de yolda… Etti mi sana 12 saat? Geri kalan 12 saatte uyuyacak mısın, ailene sevdiklerine mi vakit ayıracaksın, kitap mı okuyacaksın, film mi izleyeceksin… Yoksa maaşın yetmediği için ek iş mi arayacaksın?

    İşçiler arasında çok televizyon izleyenler var. Dizilerde, reklamlarda, sahip olmak istedikleri, öykündükleri arabaları, evleri, eşyaları görüyorlar. Bunca zenginliği gören işçi aslında o zenginliklerin hepsinin kaynağının kendi emeği olduğunu farketmeli. Bir inşaat işçisi olmasa o dizilerdeki kocaman köşkler olmayacak, bir metal işçisi olmasa o lüks arabalar üretilemeyecek. Bir ürünün ortaya çıkmasını sağlayan emek, sermaye, hammadde denkleminde belki de en can alıcı değişken olan emeği işçi sınıfı elinde tutuyor. İşçi bunun gücünün farkında olmalı.

    O televizyonu da biz yaptık. Oturduğumuz o koltuğu da...

     

    İşçilerin içinde bulunduğu bu durum, tek tek tüm işçilerin ayağına vurulan bir pranga gibi. “Peki işçiler, ayaklarına vurulan bu prangayı vuranın kim olduğunu biliyorlar mı, işçiler bu pranganın farkındalar mı?” diye soruyoruz.

     

    Bu prangayı vuran tabii ki asıl olarak sistem. Devlet, hükümet politikaları, siyasal, ekonomik dalgalanmalar, krizler. Özele inildiğinde ise, işçilerin öfkelerinin hedefi olarak patron. Yani en altta işçi var, en üstte ise sistem. Ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen.... İşçiler ise bu durumun elbette ki farkındalar. Ürettikleri ürünleri satın alamıyor olmaları işçilerin yüzüne bu durumu vuran en basit örneklerden biri.

    İşçi sınıfının büyüyen öfkesinden, tepkilerinden ve haksızlıkları fark edişlerinden bahsettikçe konu işçilerin merakla bekledikleri önümüzdeki toplu iş sözleşmeleri sürecine geliyor. İşçilerin talepleri net mi, sendikalar hakkında ne düşünüyorlar, sendikalar üzerinde bir baskı kuruyorlar mı veya patronla uzlaşma sağlanamadığı takdirde greve çıkacak güç ve istekleri var mı, diye soruyoruz.

    Sendikalı işçiler, temsilcileriyle birlikte toplantılara katılıp oran belirlediler. Belirlenen oranın altına inilmemesi gerektiğinin onlar da farkında, biz taşeron işçiler de bunu en can yakıcı haliyle yansıtıyoruz zaten. Yani taviz verilirse, TİS’den sonra da hak gaspları artarak devam edecektir. Patron zaten fabrikayı sendikasızlaştırmaya meyilli ve istekli. Çoğu bölümde kiralık ve taşeron işçi çalıştırıyor, üretimde bunu yapamadığı için kadrolu işçi alıyor ama fabrikada olabildiğince az kadrolu ve sendikalı işçi istiyor. Üretimdeki işçiler de aralarında taşeron ya da kiralık işçi istemiyor, 'iş bırakırız' diye tehdit ediyorlar patronu. Fabrikada belki şalter indirecek kadar aman aman bir örgütlülük olmasa da işçilerde birlik bilinci var. TİS, arabuluculuğa da gitse grev çıkabilecek bir potansiyel var aslında.

     

     

    Şalter inmez ama greve gidilmesi yüksek bir ihtimal minvalinde bir hava seziyoruz, aslında işçilerin neye nasıl tepki vereceği çok da kestirilemiyor gibi. Çok yoğun ve yorucu çalıştıklarını, bu durumun doğal olarak herkeste bir öfke yarattığını ve en ufak kıvılcımla da patlayabileceğini söylüyor. Gülerek, “Bir nevi bu grev için çalışıyoruz da denilebilir” diye ekliyor.

    Çünkü grev bizim, işçilerin, demokratik hakkı ve silahıdır. Biz sendikalı değiliz ama kadrolu, kiralık ve taşeron işçiler, şayet grev olursa hep birlikte iş bırakırız. Zaten daha önceden işçilerin eylemliliği sonucu patron işveren sendikasını bırakmak durumunda kalmıştı. Bu olayın yaşanmış olması da işçilerde bir özgüven oluşturuyor. Dolayısıyla işçiler eğer haklarını alamayacaklarını düşünürlerse tepkilerini koyarlar. TİS'de patron, işçilerin istediğini verirse üretim devam eder, yok eğer vermezse iş bırakılır. Ki fabrikanın bu iş bırakma eylemine de çok fazla direnebileceğini sanmıyorum. İşçiler üretenin onlar olduğunun farkında yani, onlar olmazsa hiçbir iş yapılamayacağını biliyorlar.

    Konu tekrar işçilerin yaşantısına kayıyor. Son olarak işçi arkadaşımıza, hayal ettiği dünyanın nasıl bir yer olduğunu soruyoruz.

     

    Bir işçinin gelecek kaygısı kalmayacak. Sadece işçi değil, herhangi bir insan, hayatını sürdürme kaygısı olmadan ne istiyorsa onu yapabilecek. Mesela müzisyen olmak isteyen bir çocuğa, 'aman o işte para yok' demeyeceğiz, müzisyen olmak isteyen çocuk işçi olmak zorunda kalmayacak. Ben zorunda kaldığım için metal işçisi olmayacağım, metal işçisi olmak istiyorsam olacağım.

     

    Sadece bu kadar da değil, sokak hayvanlarının bile bir derdi kalmayacak. Hatta belki sokakta bile yaşamayacaklar. Evet, bir işçi yine üretecek, ama kabiliyeti ve isteği varsa. İnsani çalışma saatlerinden sonra nereye istiyorsa gittiğinde ne istiyorsa onu yapabilecek, piyanosunun başına oturup çalabilecek veya biyolojiye meraklıysa çalışmalarını yapabilecek. Bu yüzden bence sosyalizm sadece ekonomik veya siyasi bir olgu değil, bir yaşam biçimi. İşçinin de rahat rahat nefes alabileceği bir yaşam biçimi.


    Gündelik yaşamın sade ama yakıcı sorunları içinde bizce de sosyalizmi böyle yorumlamalıyız. Sosyalizm, yalnızca ekonomik, siyasal veya felsefi boyutuyla, bir minibüste yanına oturduğumuz insana kolayca anlatabileceğimiz bir şey değildir. Ama “Sosyalizm öyle bir düzendir ki bir inşaat işçisi işten çıkıp evine gittiğinde piyanosunun başına oturabilir” gibi cümleler illa ki her insanın içinde bir yerlere dokunur, hatta belki de yer bulur. Çünkü sosyalizm, bizi günde en az 8 saat çalıştıran, emeğimizi çalan, büyük hayallerimizi elimizden alan ve içinde hayatta kaldığımıza dahi şükrettiğimiz ideolojinin-sistemin bize asla vermeyeceği bir şeyi vaad eder: Özgürlük ve insanca yaşam...