• Paylaş

    KATEGORİ : AGÎRE JÎYAN

    Eklenme tarihi : 2018-01-18
  • Gelinen noktada en net gerçek, Türkiye’nin Rojava’yı “rahat” bırakmamaktaki kararlılığıdır

    Hejar Baran

     

    AKP, 15 yıllık saltanatının en zorlu günlerini yaşıyor. Bu zorluk sadece ekonomik sıkışmışlıkla, bölgesel politikalarda bataklığa saplanmayla, uluslararası arenada yerlerde sürünen prestijle ya da rejimin bir türlü hale yola konulamayan iç kriziyle ilgili değil. Bunların hepsi üstüste binerek, içiçe geçerek zaten katmanlı bir buhran hali yaratıyor.

     

    Ama AKP açısından bu hali daha da ağırlaştıran başka bir dinamik daha var: O da artık devletle özdeşleşmiş ve buna uygun bir faşist rejim modelini nihayete doğru götürmek üzere olan bir parti olarak AKP’nin, dayandığı toplumsal tabanı ve bizzat kendi partisini istediği dirilikte dinamize edememe sorunudur. İçerde ve dışarda akıl almaz kirli işler döndürülürken, siyasi zorbalık ve baskının dibine vurulurken, bizzat partinin omurgası ve tabanında tespit edilen “metal yorgunluğu” onun en önemli handikaplarından biri olarak işlemeye devam ediyor.

     

    Tam da bu nedenle o tabanı, ittifak yaptığı Ergenekon-MHP eksenine de uygun olarak diri tutmak, daha doğrusu daha fazla ajite etmek için tarihsel toplumsal gericilik birikimini en tehlikeli biçimlerde kaşımaktan kaçınmıyor. Bir bakıyorsunuz mezhep farklılıklarına dayanan bir iç savaşın kapılarını aralayacak ya da böyle bir hazırlık içinde olduğunu ele verecek gerici-saldırgan açıklamalar yapıyor; diğer gün bakıyorsunuz, ezeli Kürt düşmanlığını yayılmacı hayallerle de iç içe geçirerek şovenizmi şahlandıracak bir tonla “Efrin” diyor!

     

    Erdoğan’ın 13 Ocak’ta Elazığ’da, Efrin’i hedef alarak “orayı başlarına yıkacağız” çıkışından bugüne kadar dozu giderek artan ve askeri hareketlilik, güç yığma ve top atışlarıyla desteklenen çılgınlığın önemli nedenlerinden birinin bu gericilik birikimini diri tutmak olduğu aşikar. Fakat sorunun bu sınırlarda ele alınmayacak bir kapsam ve arka plana sahip olduğu da bir o kadar açık ve net.

     

    Rejimin kendisine bağlı bir düzen kuracağı hayalleri ve Kürt düşmanlığıyla gözü kapalı atladığı Suriye bataklığına burnuna kadar battığını hep birlikte gördük. Elinde kala kala bizzat kendisinin beslediği cihatçı savaş çetelerini temizlemek üzere İdlip kaldı. Daha önce girdiği Azez ve El Bab’da bile durum pek iç açıcı değil. Emperyalistlerin kulaklarını çekerek önüne koyduğu İdlip ödevini, tıpkı Azez ve El Bab’da olduğu gibi aynı zamanda Rojava’nın yanıbaşında olma ve Suriye’de halen oturmamış dengeler içinden bir mevzi tutma heyecanıyla kabul etti.

     

    Suriye’deki hemen tüm cihatçı çetelerin Halep’in boşaltılması karşılığında çekildiği İdlip, gerek rejim gerekse onun arkasındaki Rusya emperyalizmi ve İran gericiliği açısından en sona bırakılmış bir “istikrarsızlık” bölgesiydi. Aynı zamanda Türkiye ve Katar ile diğer bölge gericiliklerinin burunlarını çekmekten vazgeçmeyecekleri Suriye bataklığında her haltı karıştırabilecekleri bir kırmızı bölgeydi de.

     

    Suriye’de asgari bir siyasi denge ve istikrar yaratmaya odaklanan Astana-Cenevre süreçlerinde Türkiye, İdlip’te verilen ödev ve aynı zamanda kazandığı konumla bir süreliğine o haltlardan uzak tutulmaya çalışıldı. Ama bakıldı ki can çıkmadan huy çıkmıyor; Türkiye bu sefer de oradaki çeteleri temizlemek bir yana onlarla işbirliği içinde yeni oyunlar sahneleme derdiyle hareket ediyor; dahası en son Rusya’nın Lazkiye’deki üslerinin Türkiye’nin garantörlüğündeki bu bölgeden havalanan İHA’larla bombalanmasından da anlaşılabileceği gibi Türkiye bunları kontrol de edemiyor...Rusya-İran-Suriye ekseni, sona bıraktıkları İdlip temizliğini öne aldılar.

     

    Bunda elbette ki hedeflenen ‘siyasi istikrar’ın bir an önce sağlanması noktasındaki acelecilik de belirleyici oldu ve Rusya destekli Suriye ordusu, bu karmaşık bölgeye en yakın stratejik noktaları alarak İdlip’e doğru ilerlemeye başladı.

     

    Türkiye’deki gerici-faşist rejim bloku, Suriye rejim ordusunun ilerleyişiyle, emperyalistlerin İdlip’i kendisine öylece bırakmayacaklarını gördü. Diğer taraftan da başına her an yeni çoraplar örebilecek cihatçı çetelerin yengeç sepetine benzeyen ilişki ağlarının boynuna dolanabilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini de...

     

    Keza onlara verdiği çeşitli güvencelerin ortadan kalkması demek, onların da “ben seni bilir, seni sorumlu tutarım” demesi anlamına geliyordu.

     

    Olası bir İdlip operasyonunda sınırların sonuna kadar açılması zorunluluğuyla karşı karşıya kalmak, Türkiye’nin de yeni bir “İdlip” haline dönüşmesi tehlikesi taşıyordu.  

     

    Bunlara bir de Suriye’de tutunup, kalıcılaşma ısrarını sürdüren ABD emperyalistlerinin YPG öncülüğündeki SGD’den 30 bin kişilik sınır ordusu kurması planı eklendi. ABD’nin böyle bir hazırlık yapması, Rusya’nın Suriye rejiminin İdlip’e ilerlemesine ses çıkarmaması, Kürt korkusu ve düşmanlığıyla her türlü çılgınlığa girişebilecek Türkiye faşizmini adeta çıldırttı. Elinde kalan son kozu kolay kolay bırakmayacağı moduna geçerek, kartlarını açmaya başladı. Her iki emperyalist gücün “istikrar” ve “bölgede kalıcılaşma”, “oyun kurucu olma” politikalarıyla hareket ettiği bu hassas denge ve dengesizlik ikliminde bu “hassasiyetlere” oynayarak oynayacağı alanı genişletme hayallerine kapıldı.

     

     

    Başından beri Rojava’nın Efrin’le Kobanê kantonlarının birleşmemesi için elinden geleni ardına koymayan burjuva iktidar bloku, şimdi her iki emperyalistin farklı hesaplarla gerçekleştirdikleri hamlelerin faturasının bir kez daha kendi hezimeti olarak geri dönmesine izin vermek istemiyor. Her iki emperyalist güce de, “istikrarsızlığın daniskasını yaratırım” mesajı vererek kendi oyun alanını genişletmeye çalışıyor.

     

    Emperyalist güçler burjuva iktidar blokunun bu şantaj ve efelenmelerini yer mi, belli değil. Keza onlar için aslolan, ne olursa olsun bunun kendi hedeflerine çarpıp çarpmamasıdır. ABD’nin “Afrin bizim kapsama alanımızda değil” manasına gelen açıklamalar yapması ya da Rusya’nın olup bitenler karşısında şimdiye kadar net bir tutum almaması bu açıdan manidardır.

     

    Emperyalistler, bir horoz gibi kabaran ve şimdilik Afrin’de top atışları Mimbiç’te de içerden beslediği aşiret ve çetelerin provokasyonuyla perdeyi açan Türkiye’yle arka planda pazarlıklar döndürmekle süreci kontrol altında tutmayı esas alıyorlar. Ama “kendi kapsama alanları dışında kaldığını” belirttikleri Efrin’i Türkiye’nin ve onun güdümündeki çetelerin önüne atmayacaklarının herhangi bir garantisi yok.

     

    Elbette ki Kürt halkının bölgedeki örgütlülüğü, YPG’nin IŞİD karşısındaki savaşın en önemli aktörü olması gerçekleriyle Türkiye gibi her türlü pisliği çevirebilecek bir gücün basıncı arasında tercih yapmaktan ziyade yeniden idare edebilecekleri bir “denge” kurmayı esas alacaklardır. ABD’nin bugün “özel bir sınır ordusu kurmuyoruz”, “Türkiye’yi anlıyoruz” ibarelerinin de yer aldığı oldukça muğlak bir açıklama yapması, bu “denge” yürüyüşünün tipik ifadesi oldu.

     

    Keza dün toplanan MGK ABD’den YPG’ye verilen silahları toplamasını istiyordu. ABD açıklamasında buna dair herhangi bir kelime edilmediği gibi, YPG’nin kontrolündeki SDG’nin eğitilerek bölge güvenliği için güçlendirileceğinin belirtilmesinden de kaçınılamadı. Sadece bunun adının bir “ordu” ya da “sınır savunma birliği” olmayacağını anladığımız bu açıklamanın zaten yatışmak istemeyen Türkiye’yi yatıştırmayacağı açık. Sorunun içerden karıştırılmaya başlanan Minbiç ile Efrin arasında bir pazarlığa evrilmesi giderek güçlenen bir olasılığa dönüşüyor.

     

    Rusya açısından ise durum daha karışık. En son Türkiye’nin garantörlüğündeki bölgeden üslerine yapılan İHA’lı saldırıları ciddi bir koza dönüştürdüğü anlaşılan Rusya, Efrin’le ilgili tartışmalara dair net bir şey söylemekten ısrarla uzak duruyor. Anlaşılan o ki, Türkiye’nin İdlip’teki çetelere alan açması anlamına da gelen Efrin-Minbiç çılgınlığını, krizi ABD’nin kontrol alanları olarak görülen yerlere taşıyacağı hesabıyla şimdilik sessiz kalarak dolaylı “rıza” göstermeyi tercih ediyor.

     

    Türkiye’nin Suriye ordusunun İdlip’e ilerlemesi karşısında Rusya ve İran’la karşı karşıya kalmak yerine kendisi için daha önemli bir yerde duran Efrin ve Minbiç’e dümen kırmaya yönelmiş olmasıyla çok ilgili görünmüyor. Fiilen bölünmüş olan ama şimdi tarafların yeniden örgütlemek ve kendi nüfuz alanlarını pekiştirmek için yeni hamleler yaptıkları Suriye tablosu içinde kurmak istediği oyun ve dengelere sürtünmediği müddetçe her şeye seyirci kalmaya hazır görünüyor.

     

    Bu açılardan da burjuva iktidar bloku, belirsizliğin belirleyici olduğu, akışkanlık ve beklenmedik gelişmelerin adet haline geldiği bu kaos düzlemine attığı oltanın boş dönmeyeceğini bekliyor diyebiliriz. Emperyalist kamplardan her birinin kendisine bir köşe tutmaya, konum kazanmaya çalıştığı bu zeminde bu beklentinin boş bir beklenti olmadığını söyleyebiliriz.

     

    Gelinen noktada en net gerçek, Türkiye’nin Rojava’yı “rahat” bırakmamaktaki kararlılığı ve emperyalist kampların her zaman olduğu gibi kendi çıkarlarına dokunmadığı sürece her türlü dalavere ve satışa hazır olduklarıdır. Türkiye’nin bu ortamda Efrin’e olmasa bile bir bölümünü kontrol altına aldığı, şimdilerde de içerden hayli karıştırmaya başladığı Minbiç’e doğru işbirliği halinde olduğu cihatçı çetelerle bir operasyona girişeceğidir. Bunu durduracak tek şeyin ise işçi ve emekçilerin savaş politikalarına karşı bet bir tutum almaları, toplumsal bir tepki örgütlemeleridir.

     

    Keza AKP sadece bölgesel hesaplarla değil, aynı zamanda içerdeki sıkışmışlık haliyle de böylesi çılgınlıklara her an yelken açabilecek bir durumdadır. Nitekim içerde de işçi ve emekçilerin canına tak eden “geçinememe” hali, çeşitli toplumsal kesimlerin biçimleri farklı çığlıklarıyla daha da görünürleşmeye başladı. Köylü kadının “Zenginini zengin ettin, fakiri toprağın altına gömdün” isyanı ya da 15 yıllık kalıpçı ustası Sıtkı Aydın’ın alev topuna dönen çığlığı, alttan alta biriken toplumsal tepkinin sadece birer tezahürüydü. Kapsamı ve derinliğiyse çok daha büyüktü.

     

    Asgari ücretliyle dalga geçercesine yapılan zammı eleştirenlere “eline diline dursun” diyecek kadar kendilerini kaybeden neoliberal cambazlık ustaları, bu öfke birikiminin derinliğini de çapını da son derece canlı hissediyorlar. Arada bir gazını almak için giriştikleri hamleler de atraksiyonun ötesine geçemiyor. Keza daha köklü hamleler için “oynayacak yerleri yok”! O nedenle de mesela yüzbinlerce taşeron işçiyi sayısız tuzakla dolu bir “kadro” yalanıyla avlamaya girişebiliyorlar. “Oynayacak yerin dar olduğunu” göstererek, dahası asıl muratlarının bir taşla birkaç kuş avlamak olduğunu gizlemeyi de beceremeyerek… Gerçi bunu umursadıkları da yok. Çünkü dar alanda kısa paslaşmalarla işi idare etmek şeklinde önlerini açmaya çalışmaları onlar için bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluk.

     

    İşte bu gerçek, onu, tarihsel gericilik birikimini daha fazla ajite etmeye adeta zorluyor. Oynayacak yeri dar olanların çaresizliği yaşanıyor çünkü aynı zamanda. Kendi tabanındaki ya da partisindeki  çıkar ilişkileri ağı üzerinden yükselen ve artık çürümeye doğru evrilen durağanlaşma ve dinamize olmaktaki zorlanmayı da kapsayan ve hepsiyle şu ya da bu düzeyde kesişen bir dinamizm kaybıdır sözkonusu olan. Bunun yarattığı korkulardır. CHP İstanbul İl Başkanlığı’na gelen Canan Kaftancıoğlu üzerinden dönen iğrenç-kuralsız-belden aşağı savaş bile bu sıkışmışlığın açık tezahürüdür.

     

    Efrin-Minbiç çılgınlığını, bu katmanlı iç ve dış kriz dinamikleri içinden okuduğumuzda bunun sadece bir şantaj olmadığını görmemiz zor olmayacaktır. Fiili başkanlık sisteminin pratik bir yasal gerçeğe dönüşmesi için elinden geleni ardına koymayacak olan burjuva iktidar blokunun savaş da dahil her şeyi göze alacağı apaçık ortadayken, “bakalım ne olacak?” diye bekleyip izlemek, telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açacaktır.