• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2018-02-01
  • Yaşlı adamların yılları çatışmalara tanıklık etmekle geçmiş

    Yaşlı adamların yılları çatışmalara tanıklık etmekle geçmiş. Bu kadar zaman içinde öğrendikleri bir şey varsa o da Kürt meselesinin savaşla bitmeyeceği. “O kadar insan öldü, bitti mi?” diye soruyor göbekli olanı ve “Bitmez” diyerek yine kendisi cevaplıyor.

     

    Sesler duvarlara çarpıp bir koridora benzeyen çay ocağının içinde dolaştıktan sonra bir uğultu şeklinde geri dönüyor. Bazen karşındakinin söyledikleri anlaşılmaz oluyor bu nedenle. İçerisi havasız ve nem kokuyor. Elektrik sobaları içeriyi ısıtmaya çalışsa da beton zemin buz gibi.

    “Eskiden meydanda otururduk, şimdi zabıtalar izin vermiyor” diyor yaşlı adam. Üstü başı düzgün, çizgileri belirgin yüzü sinekkaydı tıraşlı. Kısa kesilmiş saçları bembeyaz ve yüzüne çok yakışıyor. “Emekli misin?” diye soruyorum. Öyleymiş, çok olmuş emekli olalı. Ama alışkanlıklarından vazgeçmemiş. Camiye gelirken bile üstüne başına çeki düzen verip öyle geliyor.

    “Bozan” diye sesleniyor garson çocuğa, “Hele bize çay getir.” Dışarıda güzel bir kış güneşi var. Arada açılan kapıdan Ulu Cami’nin önündeki meydanın kalabalık, birkaç bankın dolu olduğu görülüyor. Meydanın Gazi Caddesi’ne yakın köşesinde birkaç genç, gitar ve def çalıp şarkı söylüyorlar. İnsanlar birikmiş, eşlik ediyor gençlere. Müzik yapanlara baktığımı anlayınca, “Şimdi zabıta kovar onları” diyor. Onun yanında oturan göbekli adam, “Her gün böyle” diyerek karışıyor söze, “Sanki ne olmuş, gençler şarkı söylüyor, kimse de rahatsız olmuyor.” Konuşurken nefesi kesilir gibi oluyor. Göbekten dolayı mı nefes almakta güçlük çekiyor yoksa kalın parmaklarının arasında sardığı tütün mü kesiyor nefesini? Bilemiyorum.

     

    Bozan değil, çay ocağını işleten adam getiriyor çayları. “Hacı Abê bulmuşsun gazeteciyi” diyor beyaz saçlı olan adama. “Dışarıya masa çıkarınca zabıta ceza kesiyor, bunu da anlat.” Bunları söylerken seri şekilde çayları bırakıyor masaya, Hacı Abê’nin cevabını beklemeden karşı masaya geçiyor. Hacı Abê gülümsüyor, “Bunun derdi de zabıtadır” diyor. Gülümsüyor ama küçümsemiyor çay ocağını işleten adamın derdini. “Devran döner bu sorun hallolur” havasında.

     

    Şehrin üstünden eksilmeyen kasvet bulutlarını gençlerin Kürtçe ve Türkçe söyledikleri şarkılar bir nebze de olsa dağıtıyordu.

     

    CAMİDE SİYASET

    Geçen hafta bazı camilerde okunan Cuma hutbesine itiraz etmişti cemaat. Afrin’le ilgili hutbeye itiraz eden ve müezzinle tartışan dört kişinin gözaltına alındığı bilgisi dolaşmıştı şehirde. Bunu hatırlatıyorum beyaz saçlı adama. Yüzü asılıyor. “Kardeşime kısaca söyleyeyim, bize diyorlar ki camiye gelmeyin.” Söylediklerini anlamaya çalışan bakışlarımı yakalıyor. “Biz camiye gidince imam bize dini anlatsın istiyoruz. Kardeşlikten desin, barış desin, bu ateşe bir su döksün istiyoruz. Sen din adamısın, Müslümanlar arasında kavga varsa çözeceksin. Ama sen ne yapıyorsun? Adamlar göndermişler bir şey ‘Oku’ diyorlar, sen de onu okuyorsun. Böyle Müslümanlık mı olur? O zaman sen cemaatini tanımamışsın.”

    Geçen hafta Cuma hutbesine katılmamış. Aslında uzunca bir süredir katılmadığını da ekliyor. “Barış sürecinde” insanların Kürtçe vaazları kaçırmadığını söylüyor. “Dün kardeştik, Kürtçe serbestti, şimdi niye düşman olduk?” Bana soruyor ama sorduğu sorunun cevabının kendisinde mevcut olduğunu gösteren bakışlarla… “Niye düşman olduk?” diye sorarak üsteleyecek oluyorum. “Tahammül edemiyorlar” diyor. “Hani hep kardeştik? İnsan kardeşine tahammül etmez mi? Bunlar etmiyor.”

    Göbekli adam beyaz saçlının öfkeyle konuşmasına gülümsüyor, “Başını belaya sokacaksın Hacı” diyor. Sonra kendisi için tehlikeli olabilecek bir cümle kuruyor… Sonra ağzını kapatarak öksürüyor. Öksürünce gözleri kocaman büyüyor sanki. Çaydan son yudumu alıp bardağı küçük masaya bırakıyor. Tütün tabakasını alıyor.

    Diğer masalarda oturanlara bakıyorum. Tamamı Sur’da oturan insanlar. Kiminin evleri hâlâ yasaklı olan 6 mahallede yıkılıp gitti. Yine de Sur’dan ayrılmadılar, henüz kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılmamış mahallelere taşındılar. Çay ocağı hepsinin ortak mekanı.

     

    AFRİN’DE NE OLACAK?

    Kapı açılınca soğuk giriyor içeri. Ulu Cami’nin gölgesi uzamış, genişçe meydanı kaplamış. Meydan hâlâ kalabalık ama dışarıdan müzik sesi gelmiyor artık. Zabıtalar gençlere müdahale etmiş olmalı. Gençler sokakta müzik yapıyorsa, hayat devam ediyor ve umut bir yerlerden kopup gelmek için kıpırdıyor demektir.

     

    Ben ‘Afrin’ diyorum, beyaz saçlı adam, ideolojik bir nedenle değil, kendi dilinde telaffuz ettiği için ‘Efrîn’ diyor. “Ne olacak Afrin’de?” Zor ve müsait olmayan bir ortamda soru soruyorum. Saatlerce konuşulacak bir mesele. “Çay ocağı bunun yeri midir?” Böyle diyor ama birkaç cümle kurmadan konuyu kapatmak istemiyor. Göbekli adam yeni bir tütün sarıyor. Arada çay ocağını göz ucuyla kontrol ederken kulağının bizde olduğunu da hissettiriyor.

     

    “Ne olacak Efrîn’de? Gençler ölecek, çocuklar ölecek. Yazık olacak. O kadar bomba, o kadar asker… Hele o ÖSO… Bunlar katildir, bunlar Kürt düşmanıdır. Bunlar Müslüman falan da değildir.” Göbekli olan, bize hiç bakmadan, yine lafa giriyor: “Sonra ‘Kardeşiz’ diyorlar.” Başka bir şey daha söyleyecek diye bekliyorum. Ama oralı olmuyor, sözünü söyledi ve geri çekildi. Başından beri çok karizmatik bir tutum sergiliyor!

     

    Beyaz saçlı, “Bizim psikolojimiz bozuldu. Artık barış nasıl gelecek, bilmiyoruz. Tankla, uçakla gelmez. Kardeşlik böyle olmaz. Barış istiyorsan konuşacaksın, bomba atmayacaksın. Oy istiyorsan adalet olacak. Hani adalet bunun neresinde? Bomba atıyorsun sonra ÖSO’ya diyorsun ‘Hadi git’. Gidip ne yapacak? Kürtleri öldürecek. Türkiye’nin aklı doğru çalışmıyor. Biraz adalet olsa hepimiz oy verelim ama böyle olmaz” diyor.

     

     

    GENÇLER DAĞKAPI’DA

    Yaşlı adamların yılları çatışmalara tanıklık etmekle geçmiş. Bu kadar zaman içinde öğrendikleri bir şey varsa o da Kürt meselesinin savaşla bitmeyeceği. “O kadar insan öldü, bitti mi?” diye soruyor göbekli olan ve “Bitmez” diyerek yine kendisi cevaplıyor. “Bir gün bitecek ama ben görmeyeceğim. İnşallah torunum görür.”

     

    Beyaz saçlı göbeklinin yılgın cümlesine karşı daha umutlu bir şey söylemek istiyor. Sözü yine adalete getiriyor. Adalet olmadan bir şey olmaz. Adaleti sadece kendimiz için demiyoruz, adalet Trabzon’a da, İzmir’e de lazım, hepsi için istiyoruz.”

     

    İkindi namazı için camiye gidecekler… Toparlanmaya başlıyoruz. “Cami Allah’ın evidir. Biz yaşlı insanlarız, orada huzur buluyoruz” diyor beyaz saçlı olan, bir yandan çay paralarını ısrarla ödemeye çalışırken.

     

    Gazi Caddesi’nin kalabalığına girmişken, aylar süren sokağa çıkma yasağının bitiminden hemen sonra bir esnafın, “Sur’u rahat bıraksınlar, birkaç ay içinde toparlanır” dediğini hatırlıyorum. Altı mahalle artık yerinde olmasa da Sur ‘toparlanmış’ sahiden de.

     

    Ulu Cami meydanında müzik yapan gençleri Dağkapı meydanında görüyorum. Yine hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi için Kürtçe ve Türkçe çalıyorlar. Zabıtalar ortalıkta görünmüyor. Köşe başlarında polisler var ama karışmıyorlar gençlere. Kaygıları büsbütün bitirmiyor müzik ama kasvet bulutlarına meydan okumak için küçük bir nefes oluyor.

     

    Gazete Duvar