• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2014-12-16
  • 19 Aralık'a saygı ve onu devrimci bir tarzda anmak içeriksiz ve ruhsuz övgü yarışlarına indirgenemez

    19 Aralık Katliamı, ilk bakışta “cezaevlerine yönelik” bir operasyondu. Saldırının üzerinden 11 yıl geçtiği halde bu sığ algı yaygın. Öyle ki, devrimci örgütler arasında bile çoğunluk, o saldırıyı hala cezaevlerine yönelik bir operasyon ve ona karşı direniş sınırları içerisinde anmayı sürdürebiliyor.

     

    19 Aralık katliamı, kendisinden ibaret olmayan, bağımsız, tekil bir operasyon değil halbuki. O bir sürecin parçası. Onun içinde bir dönüm noktası.  

     

    19 Aralık'ta saldırıların gerçeklestiği mekanlar kuşkusuz cezaevleriydi. Katliamın hedef kitlesi, cezaevlerindeki devrimci tutsaklardı. Saldırının ilk eldeki amacı, onların faşizmin F tipi politikasına karşı direnme iradesini kırmaktı.

     

    Ama tam da F tipi uygulamasının kendisi gibi onu hayata geçirmek üzere düğmesine basılan 19 Aralık Katliam saldırısının da tek hedefi, cezaevlerindeki devrimci tutsaklar ve onların iradesinin kırılmasıyla sınırlı değildi. Saldırı gerçekte tüm topluma, en başta da kapitalist sisteme ve tekelci burjuvazinin iktidarına karşı o dönem daha çok potansiyel bir tehdit oluşturan devrimci radikal muhalif güçlerin tamamına yönelikti. Bu anlamda hedef sadece cezaevlerinde değil, dışarda da yaşamın hücreleştirilmesiydi. Ağır bir tecrit korkusu ve yalnızlık duygusu yaratarak toplumdaki tüm direniş odaklarının gözünü korkutup örgütlü muhalif dinamiklerin etkisizleştirilmesiydi.

     

    Katliamın birinci dereceden sorumlularının başında gelen dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'in, “Cezaevlerine hakim olamazsak IMF reçetelerini yaşama geçiremeyiz” sözü, aradaki bu ilişkinin fazla yorum gerektirmeyecek kadar açık ve özlü bir ifadesiydi. O saldırı bu yüzden o kadar azgın ve gözü dönmüştü. Önceki operasyonlardan farklı olarak bu yüzden bütün cezaevlerini kapsayan bir genellik taşıyordu. F tipleri denilen tecrit projesinin 10 yıl sonra gündeme getirilmiş olmasının nedeni de bu ilişkide yatıyordu. Bu anlamda, bunların hiçbiri bir anda, birilerinin iyi ya da kötü niyetlerinin sonucu olarak, en önemlisi de birbirlerinden bağımsız ortaya çıkmış gelişmeler değildi.

     

    Nitekim 19 Aralık katliam saldırısının üzerinden 2 ay bile geçmemişken, Türkiye kapitalizminin tarihindeki en büyük krizlerden biri olan 2001 Şubat Krizi patladı. Nasıl ki 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın nedeni Avusturya Veliahtı'na düzenlenen suikast değilse, o krizin nedeni de bir MGK toplantısı sırasında anayasa kitapçıklarının havada uçuşması değildi!

     

    O krizde faturası halka ödetilen onlarca banka battı. Binlerce işyeri kapandı. Bankacılık ve basın sektörü başta olmak üzere hemen her sektörden 1.5 milyon işçi işsiz kaldı. Türkiye'deki toplumsal ve siyasi dengeler altüst oldu. Bu çapta bir ekonomik ve toplumsal yıkım, ancak toplum önceden korkutulup sindirilecek olursa tekelci burjuvazi açısından en az riskle atlatılabilirdi. Öyle de oldu!

     

    O kesitte “F tiplerine düşme” korkusu, tüm toplumu, en başta da muhalif kesimleri esir aldı. Bu korku, sıradan kitlelerden de önce sınıfın ve emekçilerin öncü kesimlerini resmen paralize etti. Öyle ki, 19 Aralık gibi bir katliama karşı anlamlı ve etkili tek bir tepki bile ortaya konulamadı. F tipleri korkusunun bu denli büyük ve etkin olmasında, tecrit konusunda o güne dek yürütülen tekyanlı ve abartılı teşhir politikalarının da önemli bir payı vardı.

     

    19 Aralık çapında vahşi bir katliam saldırısı, yakın geçmişte herhangi bir cezaevine yönelen bundan çok daha küçük çaplı tekil saldırılar kadar dahi tepki görmedi. Genel toplumsal bir tepki şurada dursun, devrimci hareketin örgütlü güçleri bile dişe dokunur anlamlı bir cevap veremediler o saldırıya. Halbuki böyle bir saldırının bir gün yaşanacağı, Ulucanlar Katliamı'ndan sonra (1999 Eylül) çok açık ve ortadayd. Buna rağmen, göstere göstere gelen saldırı herkesten önce devrimci örgütleri  şaşkınlığa ve paralizasyona sürükledi. O güne kadar sergilenen görüntülerin içinin boşluğu açığa çıktı. TDH'nin bütün bileşenlerinin gerçekte nasıl vahim bir tasfiyeci deformasyon  yaşadıkları gerçeği, pratiğin aynasında o gün gösterdi aslında kendisini.

     

    İlerici kamuoyunun yaşadığı şaşkınlık ve hayal kırıklığı bu yönüyle de büyük oldu. Ve bu, 1996'lardan sonra alttan alta mayalanan güvensizlikler, hayalkırıklıkları ve büyüyen soru işaretleriyle de birleşerek devrimci örgütlere karşı güven bunalımını tetikledi. 12 Eylül karşısında sergilenen performansın kötü anıları zihinlerde bir kez daha canlandı. F tiplerine karşı direniş sürecinde 19 Aralık öncesinden başlayan sorumsuz ve düşüncesiz tutumlar bunların üzerine tüy dikti. (Tasfiyeci saldırıya karşı tasfiyeci taktik)

     

    Onun için, F tipi saldırısının neden daha önce ya da sonrasında değil de tam da o kesitte gündeme getirildiği sorusu başta olmak üzere saldırı da direniş de, o kesitteki politik tutumların ve izlenen taktiklerin doğruluğu da yanlışlığı da, devrimci politika açısından haklılık ya da haksızlık, uzak ya da dar görüşlülük, öngörü ya da öngörüsüzlük, cesaret ya da titreklik… tartışmaları da ancak bu tarihsel bağlantı içinde yapıldığı taktirde devrimci bir anlam, nesnellik ve geçerlilik taşır.


    19 Aralık unutulmayacak bir katliam olduğu kadar, kuşkusuz tarihsel bir direniş özelliğine de sahiptir. 20 cezaevine kapatılmış toplamı 8 bin civarındaki devrimci tutsağın, bu operasyon için aylar boyu özel eğitimler yapan, o güne dek görülmemiş ileri teknoloji ürünü silah ve teçhizatla donatılmış, sayıca kat kat üstün katiller sürüsüne karşı, Ümraniye ve Çanakkale örneklerinde olduğu gibi bazıları günlerce süren, “Binbaşım biz yokuz” diyerek teslim bayrağını baştan çekmek yerine direnme yolunu seçtikleri andan itibaren saatlerin hatta dakikaların bile önemli ve anlamlı olduğu bir direniş sergilemiş olması, saygıyı da övgüyü de  hakeden yiğitçe bir tutum ve duruştur.  Kimileri atılan bombalarla diri diri yakılan, kimileri betonları bile delip geçen mermilerle delik deşik edilen, kimileri sağanak gibi yağdırılan zehirli gaz bombaları sonucu boğulan yirmisekiz şehit ve yüzlerce yaralısıyla 19 Aralık'ın direnişçi yönü ve direniş iradesi elbetteki çok değerli bir tarihsel mirastır.

     

    Ancak nasıl ki 19 Aralık sadece cezaevlerine yönelik olmayan bir saldırıysa, 19 Aralık karşısındaki duruş da sadece bu direnişçi yönden ibaret görülemez!. 19 Aralık'a saygı ve onu devrimci bir tarzda anmak, salt bu yöne ve ona -çoğu artık kalıplaşmış- içeriksiz ve ruhsuz övgü yarışlarına indirgenemez!..

     

    Unutmayalım ki 19 Aralık aynı zamanda bir kırılma noktasıdır!.. TDH'nin 12 Eylül sonrası yaşadığı 3. büyük tasfiyecilik dalgasının önündeki bentlerin adeta yıkıldığı bir dönüm noktasıdır. 12 Eylül faşizminin devrimci harekette yarattığı kuşak kopukluğunun tahribatı henüz tam olarak giderilmemişken yenilen bu ikinci büyük darbeyle TDH'nin saflarında kapatılması hala başarılamamış olan büyük boşluklar açıldı.

     

    TDH, 12 Eylül faşizminin süngü zoruyla -elbetteki tasfiyeci korkaklık ve yılgınlığın da katkısıyla- sağladığı üstünlük döneminden farklı olarak 19 Aralık sonrası, fiziki olmaktan çok ideolojik ve manevi çöküntü boyutlarının öne çıktığı bir dip noktasına sürüklenmiştir. Onun son 50 yıllık tarihinin en etkisiz ve itibarsız dönemlerinden birine daha sürüklenişinde bu kez belirleyici olan hareketin kendi zaaflarıdır. 1990'ların ortalarından itibaren yaşadığı ideolojik kimlik ve tarihsel perpektif kaybı, siyaset yapma tarzını da belirler hale gelen doku ve karakter bozulması, bu temelde işlediği akıl almaz hatalar, politik körlük ve aymazlıklar, küçük burjuva rekabetçi tutum ve alışkanlıklar ve hepsinin temelinde yatan etken olarak kendini devrimci bir tarzda yenileyememiş olmasının doğurduğu tarihsel tıkanıklıktır.

     

    19 Aralık'ta ve sonrasında, faşizmin fiziki saldırıları karşısında sergilenen yiğit direnişçi tutumlar öne çıkarılarak işin bu boyutlarının üzerinden atlanamaz!.. Bazıları suç niteliğindeki bu tarihsel hata ve günahların dürüst ve devrimci bir özeleştirisinin yapılmasından kaçılamaz!.. Öncesi ve sonrasında sergilenenlerle birlikte 19 Aralık'ın direnişçi tutumuna sahip çıkmak, ona gereken saygıyı göstermek ancak böyle bütünsel devrimci bir muhasebe yapmakla mümkündür.