• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2016-06-16
  • Tarih yazmak, en az “tarih yaratmak” kadar zor ve sorumluluk isteyen bir iştir

    Tarih yazmak, en az “tarih yaratmak” kadar zor ve sorumluluk isteyen bir iştir. Hele bu tarih bugünkü ve gelecek devrimci kuşaklar için yazılıyor, şehitler ve sakatlar verilerek yazılan görkemli bir devrimci direniş destanını konu alıyorsa; bu sorumluluk kat kat fazladır. Bu durumda, tarih yazmaya soyunan her şeyden önce gerçekleri olduğu gibi yansıtmalı, onlarla işine geldiği gibi oynamamalı, bir ayna kadar nesnel, bir sanatkar kadar titiz, kuyumcu terazisi hassasiyetinde adil davranmalıdır. Eğer bunu yapmıyorsa, sadece söz konusu tarihi yaratanlara karşı en büyük saygısızlığı yamış olmakla kalmaz, aldatmaya çalıştığı topluma karşı da büyük bir suç işlemiş olur.

     

    Geçtiğimiz aylarda Haziran Yayınları'ndan bir kitap çıktı: “Direniş, Ölüm ve Yaşam”. Kitap esas olarak 12 Eylül uygulamalarına karşı İstanbul cezaevlerindeki devrimci direnişin doruk noktası olan İstanbul Ölüm Orucu (ÖO) eylemini konu alıyordu. Yazarları ise, bu yiğit ve yürekli eylemde Dev-Sol davasında ölüme yatmaya seçilen devrimcilerdi. Yazarların bu özelliği ilk anda belki söz konusu kitabın ÖO eylemi konusunda “nesnel bir belgesel” olduğu düşüncesini akla getirebilir. Nitekim yazarlar da bu iddiadadırlar. Ne var ki, verilmek istenen görüntünün aksine, gerçekte bu kitap ne nesneldir, dolayısıyla ne de bir belgesel olarak kabul edilebilir.

     

    “Direniş, Ölüm ve Yaşam” kitabı, TİKB davasından ML'lerle Dev-Sol davasından devrimcilerin ölümü göze alarak şehitler ve sakatlar pahasına birlikte gerçekleştirdikleri her türlü acı, sıkıntı ve saldırıya birlikte göğüs gerdikleri devrimci bir eyleme şimdi tek başına sahiplenme amacıyla kaleme alınmış grupçu bir “reklam broşürü”dür. Bu amaçla yaşanan gerçekler “kesilip biçilmiş”, yazarların “işine geldiği gibi” kullanılmış, daha da ileri gidilerek eyleme katılan TİKB davasından sosyalistler hakkında gerçek dışı iftiralar, tek yanlı ve sorumsuz suçlamalarda bulunulmuştur.

     

    Biz, Ölüm Orucu gibi bir eylemde DS davasından arkadaşlarla omuz omuza dövüştük. Bu eylemin hemen öncesinden başlayarak Türkiye devrimci hareketinde daha önce eşi görülmedik bir devrimci ittifak ve siper arkadaşlığı örneği yarattık.

     

    Yenilgiyle sonuçlanan '83 Temmuz-Ağustos Açlık Grevi'nin (AG) ardından faşizmin İstanbul cezaevlerindeki baskı ve saldırıları daha önce görülmedik bir şiddet ve boyut kazandı. Bunun oportünist saflardaki yansıması ise çözülme, yılgınlık ve teslimiyet eğilimlerinin şaha kalkması oldu. Oportünizm artık eski statükocu çizgisinde bile tutunamıyordu, tutunmayı da düşünemiyordu. Korku ve panik içinde Tek Tip Elbise (TTE) giyerek sonunun nereye varacağı belirsiz bir “geri çekilme”nin yolunu ve fırsatını aramaya başladı. İşte en karanlık günlerde taşıdığımız devrimci direnme ruhu, mücadele azmi ve kararlılığı proleter devrimciler ve devrimciler olarak bizleri birbirimize yaklaştırdı. Tek başına bırakıldığımız bu koşullarda omuz omuza, sırt sırta, beden bedene verdik. Birlikte ölüme yattık. Ölüm Orucu sırasında olduğu gibi Ölüm Orucu sonrasında da faşizmin en hayasız saldırılarına birlikte göğüs gerdik. En yıkıcı, en kalleş, en utanmaz, en gözü dönmüş saldırılara birlikte karşı koyduk. Acıyı da bölüştük sevinci de... Ama anlaşılan bencil tutku ve hesaplar “Direniş Ölüm ve Yaşam” yazarlarına şimdi tüm bunları unutturmuşa benziyor.

     

    “Direniş, Ölüm ve Yaşam” yazarları, ÖO eylemini bugün kendi nam ve hesaplarına siyasi bir sermayeye tahvil etme peşindedirler. Bundan dolayı kendi kendilerine çok çirkin bir “miras” kavgası başlatmışlardır. Ölüm Orucu eyleminin ticari bir meta seviyesine düşürülmesi, gerçeklerin tahrifi, yalan ve iftira, tek yanlı subjektif ve sorumsuz suçlamalar ve birlikte ölüme yattıkları insanları lekelemeye yeltenmek, en zor günlerde ateş hattında kurulan siper arkadaşlığı, dostluk, sevgi ve saygının dinamitlenmesi... Bu bencil hesapların sonucu ve mübah kıldığı yollar oluyor.

     

    ÖO eylemine tek başına sahiplenebilmek için bizim “aradan çıkarılma”mız gerekiyor. İstanbul cezaevlerindeki devrimci direniş sürecinde ÖO'dan önceki yıllar söz konusu olduğunda DS dışında kalan herkes gibi, TİKB de bir ve aynı “oportünizm” sepetine konulmak suretiyle bu iş “çözülüyor”. Ama özellikle ÖO söz konusu olduğunda aynı kaba inkarcılık yetmiyor. Çünkü bizi bu eylemde yok saymaya kalkışmak artık pişkinliğin de ötesine geçiyor. O zaman, bizim ÖO eylemindeki yerimiz ve rolümüz elden geldiğince küçültülmeye çalışılıyor. Sanki her şeyi DS davasındaki arkadaşlar yapmış, hazırlamış, olgunlaştırmış, biz de sonunda onun çağrısı üzerine DS'nin kuyruğuna takılmışız(!). Gelişmeler bu mantıkla anlatılıyor.

     

    Eğer her şey, o dönem İstanbul cezaevlerinde yatan herkesin gözü önünde cereyan etmemiş olsa, ayrıca ortada yazılı belgeler bulunmasa, bu gerçek dışı anlatımlara belki inananlar çıkabilirdi. Ama bunca tanığı ve belgeleri yok etmek mümkün değil!

     

    Kim “öncü”, kim “artçı”?

     

    Bizim DS davasında arkadaşlarla ÖO eyleminde ifadesini bulan ittifak ilişkilerimizin somut bir hal alışı, 1984 Mart'ının sonlarına doğrudur. O tarihe kadar faşist saldırının azmasıyla birlikte direniş ruhunun güçlendirilmesi, alttan alta gelişen oportünist rehavet, kayıtsızlık ve yılgınlık eğilimlerine karşı mücadele, TTE'nin anlamı ve amacının kavratılması, düşman saldırısının şiddetine uygun yeni ve üst düzeyde genel bir direnişin örgütlenmesi yönünde her iki örgüt de kendi anlayışları doğrultusunda ayrı ayrı çaba harcamışlardır. Bu süre zarfında TİKB de kendi cephesinden çeşitli devrimci örgütlerle yürüttüğü ikili temasların dışında tüm siyasetlere yönelik sayısız çağrı yayınlamış, Ocak 1984 başlarından itibaren somut ve ayrıntılı bir eylem programı ortaya koymuş ve savunmuştur.

     

    Mart ayına gelindiğinde, aylarca sürdürdüğümüz sürekli ve ısrarlı çabalara rağmen oportünizmin harekete geçmeye niyetinin olmadığı gerçeği bizim kafamızda artık netleşmişti. Bir yandan faşizmin her geçen gün biraz daha azan baskı ve saldırıları karşısında bunalan kitle içinde dökümeler hızlanıyor, kendilerine devrimci önderlik ve etkili çıkış yolu gösterilemeyen insanlar karamsarlık ve yılgınlık girdabında sürükleniyorlardı. Öte yandan Mamak ve Diyarbakır'da bile harekete geçildiği halde, İstanbul cezaevleri sessiz ve seyirci kalıyordu. Bu utanç verici tutuma daha fazla ortak olamazdık. 17 Mart 1984'te tüm siyasetlere son bir çağrıda bulunduk. İpe un seren oportünist tutum ve yaklaşımları eleştirdik. Böyleleriyle artık ayrışmak gerektiğini belirttik. Gelinen noktada koşulların öncekilerden daha uzun süreli bir AG'yi kaçınılmaz, hatta zorunlu kıldığını tekrarladık. Böyle bir eylemin örgütlenmesi ve başarısı için zorunlu gördüğümüz koşulları ayrıntılarıyla ortaya koyduk. Ve sonunda da, tek başımıza kalsak dahi artık daha fazla beklemeyeceğimizi, en geç Mart sonunda eyleme geçeceğimizi tüm siyasetlere duyurduk.

     

    İşte DS ile somut işbirliği ve ittifakımız bu noktada başladı ve hızla gelişti. Arkadaşlar, bizim bu yazımıza verdikleri yanıtta -özü itibariyle-, temelde kendilerinin de aynı yaklaşım ve benzeri bir hazırlık içinde olduklarını, yalnız o sırada da bir başka devrimci ğrupla ikili temas halinde bulunduklarını, onları da ortak eylem zeminine çekme olasılığı olduğunu, bu nedenle belirttiğimiz tarihte harekete geçmeyip biraz daha beklememizi istiyorlardı. Özetle, ÖO ittifakının oluşumunda ne biz DS'nin kuyruğuna takıldık ne de DS bizim kuyruğumuza... Kimse kimsenin “öncüsü” de olmadı, “artçısı” da. Söz konusu olan, o güne kadar ayrı ayrı yürünen yolların, ölümü de göze alan bir direniş düşüncesi ve kararlılığı temelinde kesişmesiydi.

     

    Ama ÖO ittifakının nasıl bir süreç sonucu oluştuğuna dair gerçekler, “Direniş, Ölüm ve Yaşam”da çarpıtılıyor. Sanki biz onların kuyruğuna takılmışız gibi gösterilmek isteniyor. Neyin, nasıl geliştiğine dair belgeler ve tanıklıklar bir yana, “Direniş, Ölüm ve Yaşam” yazarları, oportünizmin ÖO'nun o tarihsel koşullarda devrimci açıdan kaçınılmazlığına ve meşruluğuna gölge düşürebilmek amacıyla, “acele ettiniz... grupçu hesaplarla kimseyi beklemediniz...” yollu yaygaraları karşısında, “TİKB'ye kalsaydı daha erken eyleme geçecekti. Biraz daha beklemesini biz sağladık” şeklindeki Dev-Sol imzalı açıklamaları da mı unuttular?

     

    Ayrıldığımız noktalar / ÖO bir 'amaç' mı?

     

    Temelde bir an önce harekete geçilmesi ve bu kez girişilecek eylemin daha önceki AG'lerden çok daha uzun süreli olmak zorunda olduğu noktalarında yakınlaşma ve birlik sağlandıktan sonra sıra programların birleştirilmesi, birlikte girişilecek eylemin ortak ilke ve kurallarının saptanmasına geldi. Arada doğan yakınlık havası içinde farklılıkların bir bölümü dostça tartışma ve ikna yoluyla kısa süre içinde giderilebildi. Ama giderilemeyenler de vardı. Başlangıçta bunlardan en önemli ve belirgin olanları; 1) ÖO'na yaklaşım, 2) Eylemin kitlesel olarak sürdürüleceği süre ve 3) Eylemin talepleri ve bunların sıralanışı üzerineydi. Daha sonra beklenmedik bir tutum değişikliğiyle 75. gün eylemin DS tarafından bırakılması, bunlara eklenen yeni bir ayrılık noktası oldu.

     

    DS, kitlesel olarak başlayacak bir AG'yi, 30'lu günleri biraz geçtikten sonra kitleye bıraktırıp, o aşamadan sonra artık sadece seçilmiş kadrolarla yürütülecek bir ÖO düşüncesinden yanaydı. Bu tarzda bir ÖO düşüncesi, DS'nin öteden beri savunageldiği mekanik bir anlayıştı. Bu anlayış, eylem biçimlerinin seçimi ve birbirine dönüşümünü somut koşullardaki gelişme ve değişmelerin somut tahlilinden kopararak koşulları önceden belirlenmiş reçetelere uydurmaya çalışıyordu. Bu dogmatik tutumun zaafı, yine bizzat DS'nin 1984 ÖO'na kadar olan süreçte, İstanbul cezaevlerindeki teorisi ve pratiği arasındaki çelişkiden de görülebilir. Sadece ÖO'na değil, İstanbul cezaevlerindeki direnişin tümüne tek başına sahiplenme çabası içinde olan DS, bu “tek” ve “öncü” tutumunun en büyük kanıtlarından biri olarak, kendilerinin 1981'den itibaren ÖO'nun nesnel koşullarının olduğunu savunduklarını ve böyle bir eylemi daha önce de defalarca önermelerini gösteriyor. Bir ÖO'nun nesnel koşulları madem daha önce de vardı ve daha 1981'den evvel olgunlaşmıştı da DS neden teorisine uygun davranmadı? Böyle bir eyleme girişebilmek için 1984'e kadar tam üç yıl bekledi?

     

    Öte yandan, İstanbul cezaevlerinde 1984 yılının koşulları ile daha önceki yılların koşullarının bir ve aynı olduğu söylenebilir mi? Bu iki dönem arasında faşist saldırının şiddeti, yoğunluğu, çok yönlülüğü, iktidarın örgütlülük ve tecrübe düzeyi ile devrimci güçlerin durumu, mücadele azmi ve kararlılığı, direniş saflarının sağlamlığı ve örgütlülüğü gibi somut koşul ve etkenler açısından büyük farklar vardır. 1984 koşullarında ÖO'na başvurmayı zorunlu hatta kaçınılmaz kılan da koşullardaki bu değişme ve devrimci güçler aleyhindeki farklılıklar olmuştur. Oportünizm işte bu koşullardaki değişmeyi ve farkı kavrayamamış, kavramak da istememiştir. Onu daha sonra utanç verici bir iflasa düşüren akıl almaz rehaveti ve aymazlığının temel nedenlerinden biri de burada aranmalıdır.

     

    DS'nin 1984 öncesi, öncelikle ve esas olarak kitlesel eylem biçimlerinin aranması ve örgütlenmeye çalışılması gereken her durumda yerli yersiz seçilmiş kadroların yürütecekleri ÖO önerileriyle ortaya çıkması, ÖO fikrini yıpratmakla kalmamış, ikide bir kendi önerisini kendisi de uygulamaya niyetli görünmeyen DS'nin bu önerilerinin giderek ciddiye alınmamasında etken olmuştur.

     

    Bize gelince, özellikle iki özgül durumda, bireysel bir ÖO'na gitmenin gerekli, hatta tek alternatif haline gelebileceğini kabul ediyor ve savunuyorduk. Birincisi, “güçlü bir iç ve dış kamuoyu destekleri olmasına karşın eylem kitlesel özelliğini hızla kaybediyordur ve henüz hiçbir kazanım elde edilmemiş; saldırıyı kesecek bir denge durumu da yaratılmamıştır. Bu durumda kısa sürede kitleyi toparlamak, moralini yükseltmek ve yeniden eyleme (AG) sokma olasılığı varsa” bir geçişi sağlamak için bireysel ÖO'nu gündeme getirmek olurdu. İkincisi de, güçlerinin dağıldığı; devrimci direnişin eski güç, hız ve kararlılığından çok şey kaybettiği, bu durumdan yararlanarak devletin İstanbul cezaevlerini teslim alma tehlikesinin arttığı, siyasi ve moral yönden yıpranan kitlenin fiili direniş vb. yoluyla bunu göğüsleyebilecek durumda olmadığı koşullarda devrimci direnişi ölümlerle boyutlandırarak düşman saldırısının önüne barikat kurmak için bireysel bir ÖO kaçınılmaz hale gelebilirdi.

     

    Ölümü göze alma zorunluluğu

     

    Şunu da hemen belirtelim ki, ÖO'na yaklaşım farklarımız ve DS'nin ÖO anlayışına yönelik bu eleştirilerimiz yılgın ve teslimiyetçi oportünizmin bu konudaki yaklaşım ve eleştirilerinden çok farklıydı. Oportünizmin ÖO'na yaklaşımının temelinde korku yatıyordu. Ve onlar ÖO'nu açıkça veya imkansız kılan koşullara bağlayarak her halükarda tamamen reddediyorlardı. Biz ise, özetlediğimiz kayıt ve eleştirilerimize rağmen, belli durumlarda bireysel bir ÖO'na gitmenin de gerekli hatta kaçınılmaz hale gelebileceğini kabul etmekle kalmıyorduk; o koşullarda artık ölümü göze almayan bir eylem programının hiçbir başarı şansı olmadığını da sürekli ve ısrarla vurguluyorduk. “Yaşam sınırını zorlayan bir süreyi ve şehitler vermeyi göze almayı, eylemin başarısı için temel bir koşul olarak” görüyorduk. (17 Mart '84 tarihli yazımızda) Biz korkudan değil, en uzun süreli kitleselliği esas alan bir anlayışta olduğumuz için, ağırlığı sadece sınırlı sayıdaki seçilmiş kadroların katılacağı bir ÖO'na veren anlayışları eleştiriyorduk. Nitekim önerdiğimiz eylem programının esasını, en az 35 gün sürecek ama bunun da ötesine geçmeye baştan hazır ve açık kitlesel bir AG oluşturuyordu. Bu süre, o günlerde devrimci saflarda yerleşik olan kanı ve saplantılara göre “ölüm sınırı”nı aşan bir süre oluyordu.

     

    Bazı farklılıklar göstermekle birlikte, hayat bu öngörülerimizden ikincisine çok yakın bir seyir izledi. Geniş bir oportünist cephe tarafından yalnız bırakılmıştık. Daha eyleme başlarken bir azınlık durumunda bırakılmamız, direnişimiz açısından şüphesiz büyük dezavantajdı. Oportünist cephenin idareye cesaret veren tutumu, salt vurdumduymazlık, devrimci görev ve sorumluluktan kaçma düzeyinde kalsaydı, bu belki yine o kadar önemli olmazdı. Ama tam da eyleme geçtiğimiz günlerde, kısa sürede idarenin kulağına gidecek şekilde “TTE giyme” yönünde bir kampanya başlatıldı.

     

    İdareye umutu ve cesaret veren bir diğer önemli etken ise, oportünist saflardaki umutsuzluk, yılgınlık ve karamsarlığın her geçen gün biraz daha derinleştiğini görmekti. Bunlara bir de özellikle Metris'te DS tabanındaki beklenmedik dökülme eklendi. Bütün bu gelişmelerden sonra TTE saldırısını püskürtebilmek, bunu sağlayamasak bile hiç olmazsa idarenin yoğunlaşan saldırısının önünü alabilmek için belli bir aşamada eylemimizi ÖO gibi bir üst düzeye sıçratmak doğruydu ve gerekiyordu. Kadro ve sempatizanlarımız, 45 günün asgari süre olduğunu, somut gelişmelere göre bunun daha da uzayabileceğini biliyorlardı ve buna uygun davrandılar. Öyle ki, ÖO ekibine seçilenler dışındakilerin bırakabilecekleri haberi kendilerine geç ulaştığından Metris'teki kız yoldaşlarımız AG'yi 46. güne, erkekler bölümündeki iki yoldaşımız ise 47. güne kadar sürdürdüler.

     

    Kitleselliğin korunması-pratikteki gelişmeler

     

    Eylemin kitleselliğinin mümkün olduğunca korunması ve bunun asgari süresi konusunda da DS davasından arkadaşlarla başlangıçtan itibaren bazı görüş ayrılıklarımız vardı. Onlar da temelde kitlesel olarak o günlerde “ölüm sınırı” görülen 30'lu günlerin aşılması görüşünü savunuyorlardı, ama 35'li günleri aşmayı pek düşünmüyorlardı. Bu konuda “kademeli bir program” anlayışına sahiptiler. Yani 30'lu günler aşıldıktan sonra kitlelerine belli aralıklarla grup gurup AG'yi bıraktırmayı, belli sürelerle dinlendirilecek bu grupları sonra yine belli aralıklarla destek eylemine sokmayı düşünüyorlardı. Biz DS'nin bu “kademeli program” anlayışını doğru görmüyor ve paylaşmıyorduk. Bize göre 30'lu günler eylemin kaderi açısından kritk bir dönem olacaktı ve bu aşamada kitleye eylemin bıraktırılması devlete cesaret verebilirdi. Yalnız bize göre çok daha geniş bir kitleye sahip olan arkadaşların kendi tabanlarının nabzını daha iyi bilebileceklerini, dolayısıyla zayıf ve dayanıksız unsurların çözülmesi ve dağılması gibi, eylem açısından çok daha zararlı olabilecek bir tehlirenin önünü alabilmek için böyle bir programı seçmek zorunda kalmış olabileceklerini düşünerek bu durumu belli bir anlayışla ve esneklikle karşıladık.

     

    Fakat pratikte işler ne bizim herhalde ne de DS'li arkadaşların ummadıkları kadar kötü ve olumsuz yönde gelişti. Özellikle Metris'te DS tabanında çok erken ve beklenenin üzerinde dökülmeler başladı. Bu beklenmedik gelişmeler karşısında DS Metris'te gönüllüler dışındaki kitlesine AG'yi bıraktırma süresini 30 günün altına, 25. güne indirme kararı aldı. Öyle ki, 25. günden sonra Metris'te AG'yi kesintisiz olarak sürdüren bir avuç insan kalmıştı. Ve bunlar içindeki TİKB'lilerle DS'lilerin sayısı hemen hemen eşitti. Metris'teki bu olumsuz gelişmeler bize göre yalnızca Metris'in özel koşulları, oradaki saldırının yoğunluğu ve oportünizmin yıkıcı propagandalarının tahribatıyla açıklanamaz. Bunların şüphesiz ki önemli rolü vardı, ama her şeye rağmen sorunun temelinde Metris'teki DS kitlesinin yeterince hazırlanmamış olmasının yattığını görmek ve bunu dürüstçe teslim etmek gerekir.

     

    Metris'te ortaya çıkan olumsuz gelişmeler üzerine alınması gereken tedbirlerden biri de herhalde direnişin hiç olmazsa Sağmalcılar cephesini güçlü tutmak, mümkünse daha da güçlendirmekti. Ama DS bunu yapacağı yerde, daha önceleri 35'li günlerden önce olamayacağını söylediği birinci kademe grubunun eylemi bırakma limitini 30 güne indirdi. Bunun hiç olmazsa 35 gün olması yönündeki uyarı ve önerilerimiz maalesef sonuçsuz kaldı.

     

    Amaç neydi?

     

    Bizim ve DS davasından arkadaşların, taleplerin dizilişinde yansısını bulan ÖO'na yaklaşım ve çıkış koşulları farklıydı. Biz, ÖO'nu ancak özgül, nesnel koşullarda gerçekleştirilecek bir eylem biçimi olarak görüyorduk. SAG'nin sonlarında idarenin direnci kadar -ki ona bu kararlılığı veren de oportünizmdi- teslimiyetçi oportünizmin devrimci saflarda yarattığı tahribatın sonucu olarak İstanbul cezaevlerindeki güç dengesinin hızla devrimci güçler aleyhine bozulması söz konusuydu. ÖO eyleminin bizim açımızdan nesnel zemini buydu ve eylemin esas talepleri de buna göre belirlenmişti. “Her türlü baskı ve işkencenin son bulması”, devrimci güçler için toparlanmayı sağlayacak bir soluklanma devresi kazanmak, dengeyi lehimize kurmak içindi. Keza TTE konusu da saldırı ve direnişin o aşamada odağındaki sorundu.

     

    Bunların ardından yer verdiğimiz diğer demokratik talepler ise o aşamada propaganda talepleri durumundaydı. Eylem programımızda onlara yer verirken bu talepleri, “bugünkü siyasi güç dengesinde ve salt cezaevleri mücadelesine bağlı olarak gerçekleşmeyecek fakat ileri sürüldüğünde eylemin siyasi boyutlanmasını yükseltecek ve daha geniş destek güçlerinin oluşmasını sağlayacak antifaşist mücadelenin gündemindeki” talepler olarak tanımlıyorduk.

     

    DS ise ÖO eylemini -kitapta da belirtildiği gibi- 1981 yılı içinden bu yana düşündüğünü belirtiyor. Bu nedenle, özgül nesnel koşullar ve eylem taleplerinin buna uygun olarak belirlenip sıralanması konusunda hiçbir zaman doğru bir kavrayışa sahip olmadı. Genel olarak propagandif amaçlı talepleri öne çıkararak 5 ana maddede formüle ettiği talebi ardı ardına sıraladı. Eylem bitiminde, eylemin esas talepleri elde edilemeyince ÖO eylemini ilk çıkardığı yazıda “yenilgi” olarak niteledi. “Düşman kararlıydı, TTE konusunda taviz verecek gibi görünmüyordu” gibisinden bir gerekçe ileri sürdüler. Genellikle yılgınların ve teslimiyetçilerin ağzından duymaya alıştığımız böyle bir mazereti şimdi DS'nin ağzından duymak oportünizmi müthiş keyiflendirdi. DS'nin bu açıklaması üzerine balıklama atladılar, bunun üzerine spekülasyon yaparak bizleri ve eylemimizi “mahkum etmeye”, kendi tutumlarını “haklı” göstermeye çalıştılar. Neyse ki DS yaptığı bu gafı çabuk farketti. Fakat bunu tamire çalışırken, bu kez de, “bizim esas amacımız zaten siyasal teşhir ve propagandaydı” gibi her şeyden önce gerçeği yansıtmayan bir “açıklama”ya yöneldiler.

     

    Zaten ekonomizmin batağında yüzen oportünizm bu kez keskin görünerek baskın çıkmaya çalışan DS'nin bu “sol” çıkışının sunduğu fırsatı da kaçırmadı. “Sizin amacınızın 'üzüm yemek' olmadığı belliydi, işkence ve baskılarla TTE sizler için sadece bir bahaneydi; siz esas olarak grupçu hesaplarla eylem için eylem yapmak peşindeydiniz” gibisinden demagojik bir eleştiri ve saldırı kampanyası başladı. Hedefi yine ÖO eyleminin devrimci açıdan kaçınılmazlığı ve haklılığıydı. Kendi korkaklığını gizleme çabası içinde olan oportünizme nasıl elverişli bir koz verildiği görülünce, bu gerçek dışı ve “sol” tutum terkedildi. Ama koşulların değişmesiyle birlikte şimdi yeriden bu sol yaklaşıma dönüldüğünü görüyoruz. Kitapta da ÖO eyleminin temel talepleri olarak “siyasi tutsaklık hakkımızın tanınması” ve “infaz yasasında tutuklu ve hükümlüler lehine düzenlemeler yapılması” olarak belirtiliyor. Ve yanlış bir ayrımla da “işkence ve baskıya son verilmesi” ve “TTE'ye karşı” olan taleplere de “güncel ekonomik, sosyal talepler” kategorisinde yer veriliyor.

     

    Eylemi kim, hem de hangi noktada bıraktı?..

     

    Birlikte başladığımız ve 75. güne kadar beraberce yürüttüğümüz ÖO eylemini biz DS ile birlikte bırakmadık. “Ani” bir kararla 75. günde eylemi bırakan DS'dir. Gelinen o noktada DS'nin eylemi bırakma kararını asla doğru bulmadığımız gibi buna ortak olmadık. Biz ÖO eylemini DS'nin bırakmasından 2 gün sonra -o zaman da vurguladığımız gibi- istemeye istemeye bıraktık.

     

    Çünkü artık müttefikimiz tarafından da yalnız bırakılmıştık. Sorun salt bir nicel güç sorunu değildi. Asıl önemlisi, eylemimizin henüz yeni yeni olgunlaşan yaptırım gücü darbe yemişti. DS'nin eylemi bırakma kararı aldığı sırada eylemimiz, ÖO olarak asıl gücünü ve ağırlığını daha yeni yeni ortaya koyuyordu. İlk şehitlerimiz toprağa düşeli çok olmamıştı. İktidar, bu ölümlerin doğuracağı tepkilerin bütün sonuçlarıyla tam olarak yüz yüze gelmemişti. İlk ölümleri göze alabilmesinde, “ölümün eşiğine gelince vazgeçebilirler” umudunun da belki önemli bir payı vardı. Ama ilk şehitler ona bu umuda bel bağlamamasını çok açık bir biçimde gösterdi. Daha geriden ikinci ÖO ekibi geliyordu. Ama DS, tam da böyle kritik bir aşamada eylemi bırakma kararı aldı. Bu karar bütün bu saydığımız faktörlerin rolünü bir anda adeta sıfıra indirdi. DS'nin eylemi bırakmasını idare ister istemez, “eylemin çözülüşü” olarak görecekti. Nitekim öyle de gördü. O noktadan sonra artık bizim sınırlı nicel güçlerimizle eylemi sürdürmemizin sonucu değiştirmesi ve iktidarı geriletmesi beklenemezdi.

     

    DS'nin eylemi bırakması, uygulanmakta olan ortak eylem programı açısından da beklenmedik ve bununla çelişen bir karardı. Her şey bir yana, madem siyasal teşhir esastı neden ikinci bir ÖO ekibi belirlenmiş ve dosta düşmana ilan edilmişti?.. İkinci ÖO ekibi bir süs müydü yoksa bir blöf mü?.. İkisi de değil elbette.

     

    İkinci ÖO ekibi, hepsinin şehit olması baştan göze alınan birinci ÖO ekibinin yerini almak üzere hazırlanmıştı. ÖO aşamalarına geçişle birlikte, birinci ÖO ekibi eylemin asıl vurucu gücü haline gelmişti. Denilebilir ki, bir yerde eylemin kaderi birinci ÖO ekibinin göstereceği kararlılığa bağlıydı. İktidar, asıl ölümler başladıktan sonradır ki “ölme kararlılığı”nın boş bir blöf olmadığını görecek ve eylemimize karşı tutumunu ister istemez yeniden gözden geçirecekti. Bu nedenle şehitler vermemiz çok yüksek bir olasılıktı ve özellikle birinci ÖO ekibinin tümü için bu olasılık göze alınmıştı. Zaten ikinci bir ÖO ekibinin hazırlanması da bu kararlılık ve öngörülerin bir ifadesiydi. Eğer iktidar her şeye rağmen ayak diremeye devam eder, taleplerimizi kabule yanaşmaz, bu sırada birinci ÖO ekibinde ölümler gündeme gelirse; arada boşluk yaratmamak, eylemin sürekliliğini sağlamak ve şehitlerimizle açılan yoldan hedefe ilerlemek amacıyla bir ikinci ÖO ekibi belirlenmişti. “Zaferi şehitlerimizle kazanacağımızı” ilan etmiştik, bunda samimi ve kararlıydık, programımızı bunun üzerine kurmuştuk. Ama ilk ölümlerin ardından DS'li arkadaşlar bütün bunlar unuttular. Ardından da buna bir mazeret arayışına girdiler.

     

    ÖO eylemi, gösterilmek istendiği gibi programa uygun bir şekilde bitirilmedi. DS'li arkadaşlar ilk ölümlerden sonra, 60'lı günlerin sonlarında eylemi bitirmeyi düşünmeye başlamışlardı. 72. gün bize TTE'nin pantalonunu giymeyi kabul ederek anlaşmayı önerdiler. Bu hiç beklemediğimiz bir şeydi. Çünkü baştan aldığımız karara göre eylem sonunda istemlerimiz gerçekleşmese dahi, TTE giymeme tavrı sürdürülecekti. Bu öneriyi açık ve kesin bir biçimde reddettik. Yine aynı günlerde DS temsilcisi arkadaş tarafından bu düşünce açık bir teklif biçiminde olmamakla birlikte diplomatik bir dille zemin yoklama biçiminde cezaevi müdürüyle görüşmede dile getirilmişti.

     

    Arkadaşların eylemi bitirmesi de alelacele, adeta panik halinde oldu. DS, o günlerde kararları alıp ugulamaya geçerken bize usulen bildiriyordu. 74. gün eylemin bitirilip bitirilmemesini yine böyle usulen tartıştık. Çünkü onlar eylemi bitirmeye kesin olarak karar vermişlerdi. Karşı çıkmamız üzerine, kendi arkadaşlarının ölüm durumunda olduğunu belirtip “Bırakın arkadaşlarımızla ilgili kararı biz verelim” gibi bir cevapla karşılaştık. Aylarca süren bir eylemin kaderi tartışılırken, sorun bu şekilde grup bazına indirilmiş, kişiselleştirilmişti. 75. günün sabahı son defa konuştuk, yollarımız ayrıldı.

     

    Sorumlu ve sabırlı tutumumuz yanlış anlaşıldı

     

    ÖO'na ilişkin olarak DS ile aramızdaki görüş ve tutum farklarını bugüne kadar bilinçli olarak gündeme getirmedik. Eylemin bitiminden sonra TTE giyme yanlısı oportünistler bu amaçla ortak bir platform oluşturmuşlar, bir süre sonra da bunu somut girişimlere dönüştürmüşlerdi. Faşizm ve TTE giyme yanlısı oportünizm tarafından yöneltilen saldırıları göğüslemek, TTE giymeme direnişini mevzi kaybetmeden kararlılıkla sürdürmek her şeyin önünde geliyordu. Önemli olan, faşist sansür yıllarının ardından oportünistler ve liberal aydınlarca da “unutturulmaya”, “yok sayılmaya”, “gözden düşürülmeye” çalışılan 12 Eylül iktidarına karşı yürütülen mücadelenin bu görkemli destanının kamuoyunun bilincine işlemesiydi, onun deney ve derslerinin bugünkü ve gelecek devrimci kuşaklara aktarılmasıydı.

     

    Bundan dolayı, bugün öne çıkarılması gereken aradaki farklılıklar değil, eylemin temelinde yatan devrimci militan mücadele anlayışı ve ruhuydu. Şehitlerimizin ve kadrolarımızın gösterdikleri yiğitlik, devrimci kararlılık ve fedakarlıktı. Faşizme ve teslimiyetçi oportünizme karşı mücadelede edinilen yeni tecrübelerdi. Anlatılacaksa önce bunlar anlatılmalıydı.

     

    Bu tutum her şeyden önce eylemimize, şehitlerimize ve tarihe karşı devrimci sorumluluklarımızın bir gereğiydi. Kaldı ki, eylemin tarihsel anlamına ve önemine gölge düşürme çabası içinde olagelen oportünizm pusudaydı. O, tarihsel koşullardaki korkaklığını ve eylemimiz karşısındaki utanç verici tutumunu “haklı” gösterebilmek için sarılacak demagoji bahaneleri arıyordu. Öyle ki, içlerinden bugün bile eylemimizi “tamamen grupçu hesaplarla girişilmiş bir siyasal intihar eylemi”, hatta “siyasal bir cinayet” olarak niteleyebilecek kadar seviyesizleşenler çıkabiliyor. Bu aşamada ÖO eyleminin devrimci ruhu ve temel dersleri dururken aradaki ayrılıkları ön plana çıkarmanın devrimci harekete ve mücadeleye kazandıracağı bir şey yoktu; böyle bir tutum olsa olsa oportünizmin işine yarar, ona demagoji ve spekülasyonları için elverişli bir ortam yaratırdı.

     

    Biz bugüne kadar bu devrimci sorumlulukla hareket ettik. Ama aynı sorumluluğu DS davasından arkadaşlardan görmedik. Tam tersine, bir sorumsuzluk ve dargörüşlülüğün de ötesinde, bu arkadaşların ÖO eylemini kendileri için bir siyasi sermaye konusu haline getirme çabasına yöneldiklerini gördük. Eyleme tek başına sahiplenebilmek için kendi kendileriyle adeta bir yarışa girmişlerdi. Böylesine çirkin bir yarışta biz yoktuk ve hiçbir zaman da olmayacağız. Yalnız, önceleri nalınca keseri gibi hep kendine doğru yontan tek yanlı anlatımlar, aşırı ve haksız böbürlenmeler, sevimsiz gelen gerçeklerin geçiştirilmesi... derken iş gelip “Direniş, Ölüm ve Yaşam”da yapıldığı, gerçeklerin pervasızca tahrifine, TİKB ve TİKB davasından proleter devrimciler hakkında iğrenç iftiralarda veya tek yanlı sorumsuz suçlamalarda bulunmaya kadar varınca artık daha fazla susamazdık. Devrimci olgunluğun da, sabrın da, sorumluluk duygusuyla hareket etmenin de bir sınırı vardır.

     

    Bunlar neden yok?

     

    “Direniş, Ölüm ve Yaşam” yazarları kendilerini kahramanlaştırmak için ölüme yattıkları insanları dahi karalamaya kalkışabiliyorlar. Sözde belgesel anlatımlarımda birinci ÖO ekibinde yer alan Aysel Zehir ve Bektaş Karakaya'nın eylemi bıraktıklarını ve bilinçli olarak tedavi kabul ettiklerini ileri sürüyorlar.

     

    Aysel Zehir hakkında böyle bir iddia bütünüyle gerçekdışı, iğrenç bir iftiradan başka bir şey değildir. Aysel Zehir, kendisine emanet edilen direniş bayrağını, bilinci yerinde olduğu sürece sonuna kadar şerefle taşımış yiğit bir ÖO savaşçısıdır. Ve bugün yaşayan ÖO gönüllüleri içinde, eylemin bedeninde en fazla tahribat yarattığı bir ÖO gazisidir.

     

    Aysel Zehir'e ÖO'nun 62. gününden itibaren serum verilmeye başlanmıştır. Ama bu sırada Aysel Zehir kendinde değildir. Artık adeta bitkisel bir yaşama girmiştir. Yoksa uzun süreli açlığın etkisiyle daha önce bir ara yine bilincini yitidiği olmuş, bu sırada iradesi dışında kendisine serum takılmış ama bizzat başucundaki hemşirenin anlatımıyla “daha kendisine gelir gibi olur olmaz kolundaki serumu çıkarıp (atmasını)” bilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı'ndan ailesine gönderilen 12 Haziran 1984 tarihli bir yazıda da onun bu tutumundan yakınılmaktadır. 62. gün kendisine yeniden müdahale edildiği sırada ise artık çok daha farklı bir durumdadır.

     

    “Direniş, Ölüm ve Yaşam”ın yazarları, ona müdahale edildiği sırada Aysel'in ne halde olduğunu bilmiyorlar mıydı? İlk anda bir tereddüte düşüp yanılmış olsalar bile kısa bir süre içinde Aysel'in durumunda bir anormallik olduğunu da mı gözleyemeyecek durumdaydılar? “Aysel'in normal bir halde olmadığı aslında belli oluyordu... Sanki 7 yaşında bir çocuk gibiydi... Zaman zaman bağıra çağıra saçma sapan şarkılar söylemeye başlıyordu. Zaman zaman yüksek sesle kahkahalar attığını, sonra birdenbire hıçkırarak ağlamaya başladığını duyuyorduk...” Aysel'in hastanedeki son durumuna ilişkin bu gözlemler de yine bizzat söz konusu kitabın yazarlarından bazılarına aittir. Ama bütün bunlara rağmen Aysel hakkında, “eylemi bıraktığı” gibi bir iddiada bulunabilmişlerdi. Üstelik bunu, bir belgesel havası ve iddiası içinde yapmışlardır. “Çamur at, tutmasa da izi kalır” misali böylesine ağır ve yıkıcı bir iftira, basit bir “düzeltme” ile tamir edilemez. İşin bu yönünü de bir an için unutsak bile bu konuda sonradan yapılan sözde bir düzeltme girişimini ciddi, dürüst ve içten bulmak mümkün değildir. Bu sözde düzeltme, sadece, yapılanı sanki basit ve istenmedik bir teknik hatanın sonucuymuş gibi göstererek “geçiştirme” denemesidir.

     

    Eylemi bilinçli olarak bıraktığı iddiası, birinci ÖO ekibinde yer alan, TİKB davasından bir diğer proleter devrimci Bektaş Karakaya için de getiriliyor. Eylemin 73. günü akşamı kendisine tıbbi müdahalede bulunulduğunda Bektaş Karakaya'nın bilincinin aslında yerinde olduğu iddiası, “Direniş, Ölüm ve Yaşam” yazarları içinden sadece bazıları tarafından ileri sürülen oldukça eski bir iddiadır. Bu iddada bulunan arkadaşlar, kişisel gözlemlerine dayanarak kesin bir kanaatten daha çok böyle bir şüphe içinde olduklarını, eylemi izleyen günlerde bizlere de iletmişlerdi. Hakkındaki bu iddiaları kendisine ilettiğimiz zaman, Bektaş Karakaya bunları şiddetle reddetti ve “adi birer iftira” olark nitelendirdi. Tam o sırada, hastaneden döndüğünün üçüncü gününde Bektaş Karakaya apar topar Adana'ya sevk oldu. Daha kendisini tam toparlamamışken gönderildiği Adana'da da TTE ve diğer yaptırımlara karşı direndiği için yıllarca hücrede veya tecritte tutuldu.

     

    Bu nedenle kendisiyle bağ kurmamız, hakkındaki ithamlara karşı ayrıntılı cevabını almamız mümkün olmadı. Yıllarca dışarda, poliste ve cezaevlerinden örnek bir mücadele ve direniş örgütlemiş olan yoldaşımızın şimdi bir ML olarak doğrudan doğruya devrimci onurunu ve siyasal kaderini ilgilendiren böylesine hayati bir konuda, hakkındaki iddia ve suçlamalara karşı söyleyeceklerini dinlemeden kesin bir kanıya ve karara varmamız herhalde beklenemez. Bu konu şu an için gündemimizin tam bir açıklığa ve aydınlığa kavuşturulması gereken konularından biri durumundadır. Varacağımız sonuçlar ne olursa olsun, devrimci kamuoyuna duyurmaktan çekinmeyeceğimiz de bilinmelidir. Kaldı ki, bizim bu gibi konularda ne denli duyarlı ve tavizsiz davrandığımız devrimci kamuoyu tarafından yakından ve çok iyi bilinir.

     

    “Direniş, Ölüm ve Yaşam” yazarları, söz konusu kitabı kaleme alırken, gerçekleri olduğu gibi ortaya koymaktan başka hiçbir hesap, kaygı ve amaç içinde olmadıkları iddiasındadırlar. Ama gerçeklerin ortaya konması maskesi altında bir yandan kendileri dışında herkese iftiralar yağdırır, insanlar tek yanlı ve subjektif bir tutumla yıkıcı suçlamalarla karşı karşıya bırakılırken; öte yandan, eğer ÖO eylemi ve TTE'ye karşı direniş süreci gerçekten de olduğu gibi, ne olursa olsun gerçeklere saygılı, dürüst ve namuslu bir şekilde anlatılacaksa, belirtmeden geçilemeyecek, laf kalabalığı veya el çabukluğuna getirilerek geçiştirilemeyecek kimi temel gerçekler bu kitapta neden hiç yoktur?..

     

    Örneğin, DS gerçeğin bir bölümünü gizleyerek ve kendi dışındaki tüm devrimci siyasal güçleri yok sayarak ya da tümden karalayarak İstanbul cezaevlerindeki direnişi salt kendi eseriymiş gibi göstermek istiyor. İstanbul cezaevlerindeki devrimci direniş sürecini hiç kimse tek başına kendisine maledemez. Nesnel olunmalıdır. Çorbada pekçok siyasi hareketin, hatta tek tek devrimcilerin tuzu vardır. DS'nin bu direnişe etkin katkılarının olduğu, '83 sonrası devrimci direniş güçlerinin direniş potansiyelinin düştüğü dönemde mevzilerin korunması yönünde istikrarlı ve direngen bir tavır sergilediğini kimse yadsıyamaz. Fakat geriye doğru gidildiğinde, İstanbul cezaevlerindeki direnişin ilk zamanlarına doğru, faşist saldırının en şiddetli, direnişin de bir o kadar görkemli olduğu günlere doğru gidildiğinde -mesela Davutpaşa günlerine- DS'nin bu direnişin ön cephesinde olmadığını da herkes bilir. DS başlangıçta uzun bir dönem istikrarlı bir direniş çizgisi oluşturamamıştır. “Direniş müttefiki” ile arasında oldukça önemli tavır farklılıklarının olduğu dönem ve olaylar olmuştur. Örneğin, Metris'te şubeye adam alınmasına karşı direnme tavrından vazgeçilmesi kararının altında DS'nin de imzası vardır. Keza '82 yılında saldırının doruğa çıktığı, faşist yaptırımların dayatıldığı, direniş için çok kritik bir anda, sayımda “burda” demenin kabullenilmesi kararının altında da DS'nin imzası vardır. Her iki konuda da TİKB tek başına bağımsız tavır koymuş ve süreç onu doğrulamıştır.

     

    Neden bunların hiç sözü edilmemiştir?

     

    DS'nin ÖO'nu izleyen aylarda bir ara Metris'te oportünistler giydiği zaman, kendilerinin de TTE'yi giyme kararı aldıkları gerçeğinden neden hiç söz edilmemiştir?

     

    Yine DS'nin TTE konusunda Sağmalcılar'da bir ara yalpaladığından, artık TTE'yi giymek üzere olan oportünist cepheye son anda başvuruda bulunup “giyip giymemeyi kendi içimizde bir kez daha tartışıyoruz” diye bir ay süre istediğinden neden hiç söz edilmemiştir?

     

    TİKB ve DS olarak eylem sırasında ve sonrasında aramızda ortaya çıkan görüş ve tutum ayrılıklarının çoğuna neden hiç değinilmemişti? Örneğin, eylem sırasında DS olarak bir ara pantalonlu çözümü kabule hazır oldukları veya beklenmedik bir anda tutum değiştirerek eylemi bırakma kararı aldıkları ve eylemin birlikte brakılmadığı gibi gerçekler “küçük” ve “önemsiz” “ayrıntılar” mıdır ki “dürüst ve güvenilir bir belgesel olma iddiasını taşıyan bu kitapta yer almamışlardır?

     

    “Direniş, Ölüm ve Yaşam” hakkında daha söylenecek çok şey vardır. Ama bunlar şu an bu açıklamanın konusu değildir. Bunları ortaya koymanın da elbette bir yeri ve zamanı vardır. Başta da söyledik: Tarih yazmak zordur. Hem büyük bir sorumluluğu vardır, hem de bir bedeli.

     

    Nisan 1988

    Özel Tip Cezaevi BURSA