• Paylaş

    KATEGORİ : KADIN

    Eklenme tarihi : 2017-10-16
  • Devletin muhalife yaptığını erkek kadına yapıyor

    İrfan Aktan

     

    Şanslıyız. Etnik temelli bir iç savaşın fitilini ateşlemeye yönelik provokasyonlar hâlâ toplumsal birtakım “boşluklar” tarafından emilip hükümsüzleştirilebiliyorsa, şanslıyız. Anlaşılan kutuplaştırılanlar iç savaştan, birbirlerinden korktuğundan daha fazla korkuyor. Umalım ki bu korku bâki kalsın. Zira “tarafların” birbirlerine karşı inşa edilmiş korkuları iç savaş korkusunu aşarsa gözükaralık, toplumsal çatışma ve iç savaş tehlikesi kaçınılmaz hale gelir.

     

    Fakat etnik bazlı yıkıcı bir iç savaşa “geçilmemesi” başka türden bir iç savaş yaşanmadığı anlamına gelmez. Türkiye’de Kürt hareketine karşı yürütülen savaşın dışında bir savaş yaşanıyor. Üstelik bu savaşın iki tarafı yok. Bu, tek taraflı bir istila, kırım ve kıyım savaşı. Failler koca, sevgili, ağabey vs, maskesi takan büyük bir suç şebekesinin, ataerkilliğin üyesi.

     

    Tanık olduğumuz şeye cins kırımı, daha da ileri giderek cinsiyet bazlı yaygın bir iç savaş bile diyebiliriz. Çünkü kadınların hayatın her alanında ve her aşamasında maruz kaldıkları dehşet verici yaygın saldırganlık artık “kadına yönelik şiddet” tabirine sığmıyor.

     

    Seküler veya muhafazakâr, yoksul veya zengin, okumuş-okumamış, işçi veya işsiz, köylü veya şehirli, güçsüz görülen tüm kadınlar az ama çok, erkeklerin ağır saldırısı altında. Bu halkanın etrafında çocuklar, erkeklerin baş edebildiği hayvanlar ve hatta bitkiler, nesneler bile var.

     

    ERKEĞİN KÖTÜ GÜN DOSTU DEVLETTİR

     

    Şiddet, işkence veya mağdurun aleyhine işleyen adalet sistemi sadece mağdur üretmekle kalmaz, buna tanıklık eden toplumu da zehirler. Etnik kutuplaşmayı egemen kıldığınız bir toplumda “kutuplar arası” savaşı engelleyecek korkuların ömrü uzun olsa da, bu, o toplumdaki çürümeyi veya başka türden bir saldırganlığı, cezalandırma, ezme, yok etme arzusunu tetiklemeyi engellemez.

     

    Küçük iktidarlar çoğunlukla en büyük otoriteyi taklit eder. Erkek, ezme bilgi ve becerisini adalet ve meşruiyet mekanizmalarıyla sınırlandırılmamış veya bu mekanizmalarını yitirmiş devlet uygulamalarından devşirebiliyor. Kadınlara yapılan işkence ve şiddet biçimlerinin çoğu, öğrenilmiş yöntemlerdir. Dolayısıyla erkek saldırganlığı siyasal iktidarla hem doğrudan hem de dolaylı olarak bağlantılıdır, politiktir.

     

    Bir devlet, başta kendisi olmak üzere güçlüleri dizginleyecek, sınırlayacak mekanizmalar üretmediğinde veya o mekanizmaları tasfiye ederek sınırsız-bağlayıcısız bir şiddet uygulama aygıtına dönüştüğünde, kendisininkine benzeyen küçük iktidar alanlarında da sınırsız-bağlayıcısız şiddetin önünü açar. Gücü yeten yetene savaşları böyle başlar.

     

    “Medeni” yönetimlerde saldırganlık sınırlandırılmış veya belli bir “hukuka” bağlanmıştır. Ancak örneğin devletin kolluk güçleri yargılanma kaygısı gütmeden, hukuki bağlayıcılık mecburiyeti hissetmeden insanlara işkence yapıp görüntülerini sosyal medyadan yayınlayarak övünürse, bunun topluma yansıması kadına yönelik toplu saldırganlık ve hatta savaş olabiliyor.

     

    Teoriye göre devlete “meşru şiddet tekelini” toplum bahşetmiştir. Ancak devlet bu tekeli gayrimeşru bir biçimde sürdürmeye başlarsa ya toplumun toptan itirazıyla, isyanıyla karşılaşır veya toplumun bir kesiminin uyumuyla, rızasıyla ve giderek katılımıyla bu gayrimeşru pozisyonu sürdürülebilir kılar.

     

    AKP’nin gücünü korumak için çeşitli cemaatlerle veya güç odaklarıyla ittifak içine girdiğini tespit ederken, nedense en büyük müttefik olarak erkekleri seçtiğini gözden kaçırıyoruz.

     

    ERKEK, DEVLETİN MUHALİFE YAPTIĞINI KADINA YAPIYOR

     

    Gerçi 12 Ekim’de valilerle toplantı düzenleyen Erdoğan, Ataşehir’de yolda karşılaştığı -başörtülü- bir kadına saldıran Hakan D.’ye ilişkin şu açıklamayı yaptı: “Asayişteki gevşeme mi diyeyim, işin ucunu kaçırmak mı diyeyim, namussuz katillerin çoğalması katlanır bir şey değil. Bunların caddelerde yürüyen bir kadına omuz atıp ondan sonra tekmelemek, yumruklamak, bu tür ahlaksız, adi kişilerin bu toplumun içinde yer almasını ben hazmedemiyorum.” http://www.milliyet.com.tr/81-ilin-valisi-bestepe-de-siyaset-2535736/

     

    Oysa kolluk kuvvetlerinin işkencesi cezasız bırakılarak meşru görülürse ve bunu durduracak güçlü bir toplumsal muhalefet yoksa, toplumdaki iktidar odakları da (erkek, koca, “sevgili”, ağabey, baba, öğretmen, patron, amir vs.) buna uyum sağlamaya başlar.

     

    Devletin suç görmediği işkenceyi koca karısına, insanlar hayvanlara, patron işçiye, ebeveynler çocuklara, öğretmen öğrenciye, amir emrindekine uygulamakta neden bir beis görsün? İşkenceci, yaptığını zafer naraları eşliğinde ilan ettiği halde hukukun gereği yapılmıyorsa, bir kadın katili neden kameralara güleç pozlar vermekten geri dursun? Yakalanan kadın katillerinin veya kadınlara saldıran erkeklerin çoğunun en ufak bir korku veya mahcubiyet ifadesi sergilememesi, yaptıklarının meşruiyetine duydukları inançtan ve müttefiksiz olmadıkları bilgisinden kaynaklanıyor. Sonuçta muktedir kendi muhalifini nasıl eziyorsa, erkek de kadını o şekilde eziyor. Bu sonuca varmak için erkeklerin şiddet yöntemlerine bakmak yeterli.

     

    Elbette işkencenin münferit olduğu demokratik ülkelerde de kadınlar yoğun erkek şiddetiyle karşı karşıya. Zaten ataerkilliğin tarihi, erkek saldırganlığının da tarihidir. Ancak Türkiye’de yaşanan kadın karşıtı şiddetin biçimi ve boyutu, “olağan” saldırganlığın çok ötesine taşınmış durumda. Bu saldırganlığın yaşanan politik iklimden bağımsız değerlendirilmesi, şu an tanık olduğumuz kadın karşıtı savaşın adını koymamak, ağır saldırıyı sıradanlaştırmak ve iktidarın yönelimlerini gözardı ederek onu aklamak değil de nedir?

     

    Duvar