• Paylaş

    KATEGORİ : KADIN

    Eklenme tarihi : 2017-11-01
  • Çalıştığı büroyu evine taşıyan bir kadının yaşadıkları bu çalışma modelinin sonuçlarının çarpıcı ifadesi

    Zehra Çaldağ 

    Esnek çalışma”, “esnek” kavramının zihnimizde yarattığı etkileşimden olsa gerek ilk önce kulağa oldukça hoş geliyor. Sanki çalışmanın katı kurallardan, insanı alıklaştıracak disiplin ve denetimden azade olması anlamına geliyormuş gibi bir etkileşim bu… Ya da isteğe bağlı, zamanı evirip çevirebileceğin, kendi inisiyatifinle bol bol boş zaman yaratabileceğin bir çalışma modeli gibi algılanabiliyor.

     

    Zaten özellikle kadın emeğini bu modelle üretime çekmeyi strateji haline getirmeye çalışanların propagandası da bu algıya oynayan bir nitelik taşıyor. Kadını ev işlerinden yani emeğin yeniden üretimindeki o “görünmez” rolünden bir milim sapmasına izin vermeden, kutsallaştırılan aile çarkının bekçiliği görevinden uzaklaşmasına imkan bırakmadan kapitalist üretim çarkının parçası haline getirmeyi esas alanlar, bunu da, kulağa hoş gelen çeşitli söylemlerle paketleyip kesintisizce propaganda ediyorlar. “Ne güzel işte evine zaman ayıracaksın”, “aile bütçesine katkı için gerçekleştirdiğin işin getirisi az gelirse bunu başka esnek işlerle de tamamlayabilirsin” gibi güzellemelerle zehri ilaç niyetine içmesini istiyorlar.

     

    Kadınların evde iş yapması on yıllardır mevcut bir uygulama. Mesela ilk aklıma gelen tekstil sektöründeki agraf, düğme- vatka dikmek, ürün temizliği gibi pek çok işin kayıtsız-kuyutsuz ve hiç bir güvence olmaksızın parça başı usulüyle evlerde yaptırıldığıdır. Birçok sektörde de evlerin içine taşınan bu parça başı işler mevcuttu, halen de var zaten. Evde parça başı işler yapan kadınların nasıl bir yıpranma yaşadıkları da sayısız örnekle sabittir. Aile denilen kurumun hücrelerinin duvarlarını ördürmek istedikleri kadınlar genellikle ne çocuklarla doğru düzgün ilgilenebilirler ne kendileri ve kendilerinden beklenen diğer işlerle. Süreklileşmiş bir meşguliyet ve belirsizlik içinde adeta sürüklenir ve bir noktadan sonra da deyim yerindeyse boğulurlar.

     

    Burjuva devlet şimdi bu uygulamayı tüm kadınlara doğru genişletmek, kadının temel istihdam biçimi haline getirmek istiyor. Onu adeta aile ve kapitalist üretimle çakılmış dikenli bir çarmıha germek istiyor. Güvencesi, sabit zamanı, örgütlenme olanakları ve sosyal haklarındaki gerilemeyle ve belki de sıfırlamayla eşanlamlı olan bu kölelik biçimiyle aileyi de kurtararak toplumsal krizi de yönetebileceğini hayal ediyor. 

     

    21. yüzyılın köleliği anlamına gelen "esnek çalışma"- "uzaktan çalışma", "çağrılı çalışma", "yarı zamanlı çalışma", "evden çalışma" vs. vs. modellerinin hepsini tek tek açmak, incelemek ve aydınlatıcı bir şekilde teşhir etmek gerekir. Yakından tanıdığım bir kadın arkadaşımızın ofisi kendi talebiyle eve taşımasından sonra başına gelenleri anlatacağım bu yazıda sözünü ettiğim modelleri tek tek açmak da mümkün değil. Fakat aktaracağım örneğin kendisi bile, “evden çalışma”, “uzaktan çalışma”,  “esnek çalışma” denilen illetin ne mene bir şey olduğunun anlaşılması açısından oldukça çarpıcı olduğunu düşünüyorum.

     

    Kadın arkadaşımız bundan bir kaç ay öncesine kadar hafta sonu tatili olan, sabah 09:00'da mesaisi başlayan, akşam 17:00'de biten bir işte çalışıyordu. İyi kötü çocuğuna, evine, arkadaşlarına, kendisine zaman ayırabiliyordu.

     

    Ancak bir kaç ay önce hayatı alt-üst oldu.

     

    Çalıştığı büroda eleman azaltılacağını öğrenen arkadaş, yalnız kalacağı için başına nasıl bir bela aldığını hiç hesap etmeden patronuna evde çalışmak istediğini söylüyor. Patron da bu fırsatı kaçırmayarak, “Hay hay, olur” diyor. Başına nasıl bir bela aldığını anlamasıysa çok uzun sürmüyor.

     

    Büro boşaltılıyor, eşyalar eve getiriliyor. Bir curcuna ki hiç sormayın. Duvardan duvara dosya dolapları, kolilerle dosyalar, çalışma masası, faks, telefon vs. vs. Hepsi eve taşınıyor.

     

    Burada öncelikle patronun kazancını ortaya koymak gerekiyor. Ki bu işten en karlı çıkan taraf o. Çünkü birincisi büronun 1.500 TL olan kirasından kurtuluyor. Doğal olarak yakıt-elektrik-su-aidat-yemek-vergi gibi masraflarından da... Tabi en önemlisi mesai saati diye bir şey kalmıyor. Her an her saat; gece, gündüz, akşam ‘elemanına’ ulaşacak, iş isteyebilecek. Her aradığında o telefon açılacak, çünkü arayan patronudur.

     

    Peki, ortadan kalkan büronun masrafları kimin sırtına bindi? Tabi ki işle evi iç içe geçiren kadın arkadaşın sırtına. Üstelik almış olduğu ücret de 500 TL düşürüldü. Ne oldu? Arkadaşın evinin internet, yakıt, su, elektrik gibi masrafları arttı. Evde çalışıyor ya, bunlara katlanmak zorunda. Neyse ki şu akıllılığı yaparak masrafların tamamen sırtına binmesini engelledi. Faturaların farklarını patrondan isteyebildi. Ayrıca büronun 1500 TL olan kirası yerine kadın arkadaşa 400 TL kira vereceğini de patronu taahhüt etmiş. 

     

    Dışarıdan ilk bakıldığında -tabi arkadaşın ücretinin 500 TL düşürüldüğünü hesaba katmadan- “ee daha ne istiyorsunuz?” diyenler olacaktır eminim. Devam edelim..

     

    Artık sabah erken kalkıp işe gitmeyecek güya. Çünkü iş, evin içindedir. Nasıl bir düzen oturtacak? Büronun eşyalarını nereye yerleştirecek? Evi, çocuğu, eşi ve kendine nasıl zaman ayıracak? Sosyal yaşamı olacak mı? Hepsinden önemlisi sokağa çıkabilecek mi? Bunların hepsi birbirine karışmış, allak-bullak olmuş durumda. Dedik ya, evde çalışmayı önerdiğinde başına nasıl bir bela aldığının farkında değildi. Tam anlamıyla bir kaosun içinde düştü.

     

    Önce büro eşyalarını nereye yerleştireceğine karar vermeliydi ki, çalışmaya, evine, çocuğuna, eşine ayıracağı zamanları belirleyebilsin. Ama öyle kolay değil; büro eşyaları en az dört kez yer değiştirdi evin içinde.  Büro eşyaları ve evin eşyaları birbiriyle halay çeker gibi yer değiştirmeye devam ediyor halen ve bir süre daha edecek gibi gözüküyor.

     

    Kadın arkadaşın kafası bi milyon, karmakarışık. Büro işini mi yapacak; yemek, çamaşır, ütü, temizlik mi? Bunları hep bir arada nasıl ayarlayacak? Çocuğu ilkokula gidiyor. Onun dersleri, beslenmesi, götürmesi, getirmesi, yemesi içirmesi, üstünü giydirmesi, çıkarması, psikolojisi…

     

    Diyeceksiniz ki, kadın neden tek başına her şeyle ilgileniyor, eşi yok mu? Olmaz mı? Var tabi. Erkek ya, ister sıradan biri ister devrimci olsun erkekler sadece konuşuyorlar. Konuşurken mangalda kül bırakmıyorlar, fakat iş pratiğe gelince sınıfı hiç geçemiyorlar. Yine bütün yük kadının omuzunda kalıyor. Bu da üzerinde çok ciddi durulması gereken bir konu tabi ki…

     

    Bu süre içinde bir kaç kez ziyaretine gittim. Ne yaptığını, nasıl olduğunu merak ediyorum tabi. En son gittiğimde eşyaları biraz hale- yola koymuş gibiydi. “Nasılsın, alıştın mı?” diye sordum. Aldığım cevap beni hiç şaşırtmadı; “Nerde, ne alışması, allak-bullak oldum” dedi ve devam etti:

     

    Önceden hiç olmazsa akşam eve geldiğimde öyle ya da böyle mesai bitiyordu. Nefes alabiliyordum. Şimdi ne mesai bitiyor, ne karışıklık bitiyor. Sokağa sadece şirketin banka işleri için çıkabiliyorum. Çocuk okula gitmek, okuldan gelince ders yapmak istemiyor. Ona zaman ayırmakta, onunla ilgilenmekte öyle zorlanıyorum ki, sorma hiç. 

    Güya aileyiz, evle iş bir birine girince düzen oturtmak çok zor gerçekten; aile olduğumuzu da unuttuk. Aynı masada yemek bile yiyemiyoruz, sohbet etmeye fırsat bile olmuyor. Çocuk okuldan gelince ders mi yapıyor, televizyon mu izliyor; takip etmekte çok zorlanıyorum. Bir bakıyorum bağırarak ağlamaya başlamış; okula gitmek istemediğini, ders yapmak istemediğini söylüyor. ‘Tamam, yapma o zaman’ diyorum, yine ağlıyor. Kafam o kadar karışık ki anlamakta güçlük çekiyorum.

     

    Bir de üstüne akşam saat 22:00-23:00 gibi telefon çalıyor. ‘Kızım şunu unutmadın değil mi? Aman dikkat et’ diyor patron.

     

    Önceden akşamları bunalınca sokağa çıkardık. Şimdi ona da zaman kalmıyor. Yine sabah erken kalkıyorum ama mesai bitmiyor. Ne bir arkadaşıma gidebiliyorum, ne başka bir şey…

     

    diyerek, saçlarını gösteriyor. Yarısı beyazlamış saçlarının. “Ben hiç bu kadar yorgun ve bakımsız olmamıştım, adeta kendimi kaybettim” diye ekliyor.

     

    Bu arada eşinden de bahsediyor, "İnşaatta çalışıyor. Akşam eve değil de otele gelmiş gibi davranıyor. Sanki ben hiç çalışmamışım gibi… Yemeğini yiyor, banyosunu yapıyor, yatağına yatıyor. Ha kapıdan girince 'kızım anneni üzmedin de mi? Kızım, dersin var mı? Anneni üzmeden yapıyorsun değil mi derslerini? Ne ödev verdiler kızım.' İyi, güzel… Kapıdan girer girmez soruyor da oturup, ilgileniyor mu? Tabi ki hayır... Neymiş çok yoruluyormuş, hastaymış falan filan… Anlayacağın öyle bir karmaşanın içine düştüm ki, sorma  gitsin" diyor.

     

    Arkadaşın yaşadıkları bile kadınlar için temel çalışma biçimi haline getirilmeye çalışılan bu ve benzeri modellerin nasıl bir hücre, nasıl bir kölelik anlamına geldiğinin anlaşılması için çarpıcı ... Toplumsal hayatın çeşitli alanlarıyla temas etmenin imkansızlaştırıldığı, evin gerçekten boğucu bir hücreye dönüştüğü, kadının köleliğinin geometrik olarak arttığı bu koşullara rıza mı göstereceğiz?