• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-18
  • Yılların komünisti Esmahan Ekinci'yle 19 Aralık'a yol açan koşulları ve sonrasını, sınıf mücadelesinin yasalarını konuştuk

    Esmahan Ekinci onlarca yıllık mücadele tarihinin aktif öznelerinden biri. Bu yılların deneyim ve birikimini süzerek en yalın biçimiyle yaşam felsefesinin-pratiğinin harcı kılmış bir komünist. 12 Eylül karanlığının işkencehanelerinden, cezaevlerinden geçmiş yolu. O dönemlerde yaşanan hemen tüm direnişlerin bir parçası olmuş.

    Komünist ve devrimci tutsakların‘90’lı yıllarda cezaevlerinde sisteme kabul ettirdikleri statü için verilen dişediş mücadelenin de…

    Her yaşadığına değer veren, her yitirdiğini kendisinde yeniden üretmesini bilen Esmahan Ekinci, gerek Türkiye Devrimci Hareketi’ne gerekse genel olarak toplumsal mücadele dinamiklerine dönük gerçekleştirilen 19 Aralık kanlı katliamını da bizzat yaşayanlardan biri. Hemen ardından Ölüm Orucu direnişçisi olarak kavganın en ön saflarında yer alan Ekinci, aynı zamanda o direnişin ağır tahribatlarını da bedeninde bir onur gibi taşıyan komünistlerden.

    Direnişin pekçok komünist ve devrimcide bıraktığı en derin iz Wernicke Korsakoff hastalığı oldu. Esmahan Ekinci komünist hayatının kendisine kazandırdığı birikim ve güçle bununla da mücadele etti. Bir komüniste yaraşır bir yenilenme ve üretkenlikle ilişkilendi hayatla. Mücadelenin bu cephesinde de dinamik ve net bir duruşla kendisini adeta yeniden yarattı/yaratmaya devam ediyor.

    Esmahan Ekinci yoldaşla 19 Aralık Katliamı’nın yıldönümü nedeniyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Hayatı damıtmış insanların yalınlığıyla anlattı bize her şeyi. Zulmü değil, o zulmün nedenlerini resmetti. O zulüm karşısındaki direngenliği, insanın kendi sınırlarını nereden aldığı güçle yıktığını…

    Söyleşisinde sadece 19 Aralık’ı değil aslında iki sınıf arasındaki farkı, mücadele ve inanmış insanın doğasını bulacaksınız. Sosyalizmle kapitalizm arasındaki karşıtlığı, hakikatin nerelerde “saklı” olduğunu ve nasıl ele geçirilebileceğini…

    Ona soru sormadık. O konuştu, biz onun sözlerinin önümüzde açtığı büyülü dünyanın içine daldık. Zevkle okuyacağınıza inanıyoruz bu dünyayı…

     

    Cezaevleri yaşayan yerlerdir

    Cezaevinin iki cephesi var: “bizim” cephemiz ve “öteki” cephe. Öteki cephe, her dönem devletin politikalarına göre değişiyor. Cezaevlerindeki uygulamalar da bu politikalara göre farklılaşıyor. Muhalif kanatların güç dengesi de zaman zaman değişiyor. Cezaevi politikası, bunların diyalektik bir birleşimi olarak karşımıza çıkıyor.

     

    Cezaevleri toplumun aynasıdır; hem adli hem siyasi hükümle içeride yatanların profili toplumu yansıtır. Mesela ben 12 Eylül'de cezaevine girip 90'larda çıktım. Ama biz, cezaevine dışarıdan gelen yeni mahpusların profilinden dışarıdaki değişimi gözlemleyebiliyorduk. Yani cezaevi sadece tutuklu ve gardiyanlardan oluşan değişim olmayan durağan bir ortam değil, yaşayan bir yerdir. İdari profil de tutuklu/hükümlü profili de dönemsel olarak değişir. Cezaevinde 12 yıl yattım, o kadar çok değişik şeyler gördüm ki bana “Cezaevi nasıl bir yer?” diye sorulsa bir durumun bir sürü değişik versiyonunu anlatabilirim. 

     

    19 Aralık kara haberciydi

    19 Aralık diğer dönemlerden farklıydı. Normalde, içerdeki ve dışardaki baskı orantılı olur. Mesela 12 Eylül döneminde 'otoban üzerindeki evler beyaza boyansın' denilecek kadar yoğun bir baskı varken cezaevine tek tip elbise uygulaması getirilmek istendi. Ya da yine 12 Eylül'ün en kötü dönemlerinde sendikacıların, şarkıcıların, göze çarpan her muhalifin içeri atılması ile cezaevlerine kitap girmemesi de orantılı yaptırımlardı. 19 Aralık ise, toplumdaki saldırılarla paralel olmayan, daha önden, kara haberci denebilecek bir saldırıydı. 

     

    '90'larda, 12 Eylül'den sonraki süreçte devrimciler kısmi olarak tahliye olmuş, diğer taraftan '89-90'lardaki bahar eylemleriyle işçi hareketi biraz daha canlanmıştı; ancak yargısız infazlar da çoğalmıştı. Nitekim yargısız infazlar toplumun çoğunluğunu değil, devrimcileri kapsıyordu ve 'bunlar teröristti, o yüzden öldü/kayboldu' söylemleriyle faşist kesimlerce meşrulaştırılması başlamıştı. Devlet terörü; bahar eylemleri ve memur hareketleri içinde sendikalaşmanın yaygınlaştığı ve aydın kesimlerin kendini ifade etmeye başladığı bir dönemde, azınlığa uygulanan bir terör gibiydi. 

     

    Terör nedir? Devlet kimdir?

    19 Aralık özgülünde normalden farklı olan bir diğer durum da katliamın kitlelere duyurulmasıydı çünkü normalde katliamlar kitlelere çok sezdirilmez. Mesela bugün Diyarbakır'da yapılan operasyonların çoğu kamuoyuna yansıtılmıyor ama 19 Aralık, bir hafta boyunca kitlelere izletildi. Şimdi burada terör kavramını biraz açmamız gerekiyor: Terör, kitleleri yıldırmak ve sindirmek için uygulanan şiddet yöntemidir. Terör, onların devrimcilere duydukları öfkeyi çıkartmanın bir yolu değil; kitlelere çaresizliği hissettirmenin bir yöntemidir. Çaresizlik, bu şekilde öğretiliyor, öğrenmeyenlere de fiili ve fiziki şiddet uygulanıyor. 19 Aralık, katliam boyutuyla da bu katliamın kitlelere izletilmesi boyutuyla da tam anlamıyla devlet elinden bir terör uygulamasıydı. 

     

    İnsan varlığıyla asıl uyumlu sistem: Komünizm

    İnsanlar zaten sosyal varlıklar oldukları için hayatlarında illa ki herhangi bir örgütlülük olacak. Mesela hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda bile bunun örnekleri var; hayvanlar beraber yaşarlarken dayanışma içinde oluyor, kolektif bir yaşam örgütlüyorlar. Ama bu sistemin içinde bir arada yaşayan insanlar bir arada çalışırlarken bile ne yapıyorlar? Sürekli bir rekabet, birbirini ezme, birbirinin üzerine çıkma çabası içerisindeler. Bu aslında öğretilmiş bir şey, insanların bilinçlerine “Birey olarak kendini kurtarmak, başkasını ezerek olur” mantığını yerleştirmeye çalışırlar fakat insanların doğasına aykırı olan asıl budur! İnsanların bilinçlerinin üzerinde oynarlar, bilinçleri değiştirerek insanları değiştirirler. Bunu sadece öğreterek de yapmazlar, yer yer şiddete de başvururlar.

     

    Bilimsel sosyalizm, diyalektik materyalizm hepsi bunları anlatır bize. Normal, doğal olan insan yaşamı komünizmdir. Dışardan bir baskıya gerek dahi duyulmaksızın insanların varlığıyla uyumlu olan sistem budur. Bu doğal bir gerçekliktir. Ama bu doğal ve bilimsel gerçekliği tersine çevirmek için -az önce de söylediğim gibi-, devletler şiddete, teröre başvurur. Başvurur ki, insanlığın bu doğal gelişim seyrini farklılaştırıp kendi çıkarları için, kendi sömürü alanlarına köleler yaratabilsinler... O yüzden ben, 19 Aralık’ı da tamamen insanların bilinç akışını değiştirmek için yapılan bir hamle olarak görüyorum.

     

    Çaresizlik ve çare

    Kapitalizmin ana ekseninde çaresizliğin öğretilmesi vardır. Kapitalizmin ideolojisi budur; ya kapitalizm için çare üreten azınlıkta olursun ya da çaresizliğin öğretildiği çoğunlukta. Sosyalizmde ise aksine, kitlelere çare bulmanın gerekliliği çözüm üretmenin yöntemleri öğretilir. Fark aslında burada kendini gösteriyor. 

     

    Devletlerin asıl korktuğu şey örgütlülük

    Gerçek anlamıyla güç, kitlelerin kendi bilinçleriyle, kendi iç örgütlenmeleriyle oluşturdukları güçtür. Kapitalistlerin kendileri bile şunu kabul ediyorlar: Tarihin değişiminde en önemli güç her zaman örgütlülükler olmuştur. Örgütlülük olmadan hiçbir değişme olmaz, çekirdek bir güç her zaman için dönüştürücü olur. Bilimsel olarak bunu yazanlar da var.

     

    Hiçbir dönem bir diğerine benzemez; karşılıklı güç dengelerinin savaşımı sonucunda yaşanan patlamalar olur ve her dönem farklı altyapılarla, farklı şekillerde gerçekleşir. Mesela Gezi direnişi direkt cezaevlerine yansımadı çünkü Gezi'de örgütlü bir güç yoktu. Basitçe, emekçilerin kendi iç örgütlülüklerinin güçlendiğini hissettikleri anda farklı farklı yöntemlerle bunun önünü kesmek için çalışıyorlar.

     

    Tarih tek taraflı anlatılamaz

    Ecevit'in açıklamasına göre, F tipleri olmadan ekonomi düze çıkamazdı. 19 Aralık da bize sermayenin çıkarları için uygulanan devlet terörünü somut bir şekilde gösteren bir örnek oldu ve katliamdan sonra F tiplerine geçiş süreci başlamış oldu. Ama tarih, tek taraflı anlatılmaz. Tarih iki taraflı yazılır: Bir egemen güçlerin tarihi vardır bir de direnenlerin, mücadele edenlerin... Bu yüzden bilim insanları, sosyologlar, hiçbir zaman “şu şöyle olacaktır” diye kehanette bulunamazlar. Onlar, sadece egemen güçlerin politikalarına bakarak “tarih şöyle olacaktır” diyebilirler, ancak bu tahminlerin doğruluk payı yoktur; çünkü egemen güçlerin karşısında direnenleri, sistemi değiştirmek isteyenleri hesaba katmazlar. Burjuva aydın kesim, direnenlerin yazmakta olduğu tarihin gidişini tahmin edemezler, çünkü egemen güçler tarafından finanse edilirler. Dolayısıyla; tarihin iki tarafını da hesaplayamadıkları için tahminleri boşa düşer.

     

    19 Aralık için de; sermaye iktidarı ve onun yardım-yatakçıları, F tiplerini açacaklarını, tecritleri yoğunlaştıracaklarını, kitlelere gözdağı vereceklerini düşlediler ancak biz devrimcilerin direnişini hesap edemediler. Daha önce Ulucanlar, Ümraniye, Buca cezaevlerindeki operasyonlarla önhazırlık yapmışlardı. Bu ön hazırlıklarla direnişi kırmayı, direnişçileri sindirmeyi hedeflemişlerdi. Ancak umdukları gibi olmadı.

     

    Emekçilerin “dipten gelen dalga”sı

    O dönem, '90’ların Türkiye’si, işçi sınıfında, genel emekçi kesimlerde örgütlenmenin bir cazibe merkezi haline dönüştüğü dönemdi. O cazibe merkezini devrimcilerin F tipleri sürecinde yaşayacağı tecritle tersine çevirmekti amaçları.

     

    Mesela Ankara’da bizim kadın koğuşunun hepsi muhabirlerden oluşuyordu. Her gelene “Sen de mi muhabirsin?” diye soruyorduk. Herhangi bir devrimci basının muhabiri olan 1 yılını doldurmadan tutuklanırdı. Hatta biz kendi aramızda espri yapıyorduk Ankara’da bir senesini doldurup tutuklanmayan muhabire ödül vereceğiz diye. Bulamadık kimseyi.

     

    Çünkü biliyorlardı ki kitle hareketindeki o güçlü arayış bir şekilde insanları devrimcilere yöneltiyordu. İnsanlar için devrimciler, ön açıcı bir merkez gibiydi. Mesela Ulucanlar’a Ankara’daki tüm dernekler ziyarete gelirlerdi, oraya gelip dışarıdaki problemlerini çözüyorlardı. Biz Ulucanlar’dayken Alınteri büronun kirasını ödeyecek kadar bir üretim içindeydik, bunlardan dolayı devlet de devrimcilerin gücünü görüyordu. Devrimciler hiçbir zaman çaresiz olmadılar, hep kendilerine bir yol açtılar.

     

    Tecritle bunların da önüne geçmek istediler. İnsanlara devrimcilerin umut olmadığını göstermeye çalıştılar ve dışardaki emekçilere, 'bak uğraşırsanız böyle olur' mesajı verdiler. 19 Aralık da böylesi bir şeydi. Eğer insanlar devrimcileri böyle görmeseydi devlet 19 Aralık’a gerek duymazdı. Bu yönüyle 19 Aralık'ın şiddeti, devletin kitle korkusunu da gösteriyor. Dipten gelen dalga diyoruz ya, emekçi kitlelerin o dipten gelen dalgasını onlar da hissettiler.

     

    Kendi gücümüzü, yani kitlenin gücünü fark etmeliyiz. 19 Aralık, emekçilerin gücünü de hissettirdi bize.

     

    Biftek hazırlayan kasaplar

    Ulucanlar'ı da yaşayan biri olarak şunu söyleyebilirim; ben üç ayrı yerde işkenceden geçtim ancak böyle bir insanlık dışılıkla karşılaşmadım. 12 Eylül işkencecilerini gördüm ama bunlar gibisini görmedim. Onlar kirli savaşın insanlarıydı. Kürtçe konuşur, Kürtçe küfrederlerdi. Gerillaların göğsünü, kulaklarını kesen, parçalayanlardandı bunlar. O kadar rahat insan öldürüyorlardı ki... Resmen pikniğe gidecek bir aileye biftek hazırlayan kasaplar gibilerdi. İnsanların kafasını, ağzını rahatlıkla ezebiliyor ve bundan müthiş bir haz duyuyorlardı. Polislerde de işkenceden zevk alanları gördüm ama bunlar gerçekten bir kasabın et parçalaması gibi basit görüyorlardı yaptıkları şeyi. Bu kasaplar, karşısındakini insan değilmiş gibi hissettiriyorlardı; sanki hepimiz birer eşyaydık. Hepimiz raporlu insanlardık, türlü rahatsızlıklarımız vardı, öldürmek için vuruyorlardı bize, ama çoğumuz ölmedik... Cezaevi askerleri ve gardiyanlarını bazen bize ağlarken görürdük, zaman zaman yardım etmeye bile çalışırlardı. Onlardan bizi korudular resmen. Mesela ben ismimi söylemiyordum, bizim hiç sevmediğimiz bir gardiyan vardı, o beni dayaktan kurtarmak için ismimi söylemişti. Bize bu şekilde çaresizliği göstermek, hissettirmek istediler. Ama başarılı olamadılar. 

     

    Kurşunların karşısında hep beraber halaya durduk

    Ulucanlar'da, katliamdan bir gün öncesinde koğuşta siyasetler toplanıp ranzalar arası mesafe hesabı yapmıştı. Kavga dövüş olmadı tabii ki ama ciddi tartışmalar oldu, koğuş santim santim ölçüldü... Ertesi gün, herkes kelimenin tam anlamıyla birbiri için canını feda etti. Bir önceki gün ranza mesafesi için tartışan farklı siyasetlerden devrimciler, siper yoldaşlarını korumak için kurşunların önüne atladılar. Mecazi değil, gerçek anlamda, kurşunların karşısında beraber halaya durduk. Saldırı, bizim gücümüzü, dayanışmamızı ortaya çıkaran bir şey oldu. Onların hesap edemediği bu güçtü. Kirli savaşın en pisliklerini getirdiler ama bizimle, direnişimizle baş edemediler. Kimsede ne yılgınlık ne teslimiyet oldu. Hatta daha öncesinde bir siyaset idareyle görüşmüş, “Biz direniş olursa katılmayacağız” demişlerdi. Bizim kadın koğuşunda da o siyasetten tedaviye gelmiş gerillalar vardı. İdare katliam öncesinde koğuşa gelip o siyasettekileri siz eyleme katılmayacaktınız diye çağırdı ama bizim koğuştaki o gerillalar karşı geldi, yanımızda kaldılar. Hep birlikte direndik.

     

     

    Vardık, varız, varolacağız!

    Özetle Ecevit'in programı çerçevesinde, devlet terörü bizi sindirip yıldırmak için uygulandı ancak yineliyorum; tarih tek taraflı yazılmıyor. Buca, Ümraniye ve Ulucanlar'da yapılan “provalar”da da, 19 Aralık'ta da planları boşa çıktı. Çünkü biz devrimciler vardık, varız ve her dönem varolacağız. Bu, kişilere bağlı bir söylem değil bilimsel bir olgudur; her oluş kendi karşıtını yaratır. 

     

    Bilinçlerin birleşik mücadelesi

    İnsanlar bir arada oldukları için birbirlerinden güç alıyorlar zannettiler. Örgütlülük tabii ki bireylerin gücünün çok daha üstünde bir güçtür ama sadece kişilerin fiilen yan yana durması da değildir, onlar böyle zannettiler. Örgütlülük bilinçte olur; mücadeleni kendi politikaların üzerinden yürüttüğün zaman, hücrede de olsan tecrit de olsan birlikte hareket edersin. Kültür sadece iki kişinin el ele tutuşması, üç kişinin yan yana oturması değildir; bilinçlerin birleşik mücadelesidir. Mesela ölüm oruçlarında, binlerce insan hep birlikte ölüm orucuna başladı. Yani Ecevit'in planları vardı ama bizim de önceden belirlenmiş politikalarımız, taktiklerimiz vardı. Bir yıl süren tartışmalar olmuştu siyasetler arasında, sonucunda ise hangi durumda nasıl reaksiyon vereceğimizi netleştirmiştik. 19 Aralık'tan sonra da bu katliama ölüm orucuyla cevap verilecekti ve verildi. 

     

    Köle cenneti cezaevleri

    Kapitalizm sadece devrimcileri tecrit etmeyi değil, aynı zamanda cezaevlerini köle cennetlerine çevirmeyi de hedefliyor. Şu anda Amerika, İngiltere gibi bir çok tekelci devlette işyurtları var, ünlü markalar üretimlerini cezaevlerindeki tutsaklara yaptırıyor. Tutsaklar ücretsiz, karın tokluğuna çalıştırılıyor. Burada da o sistem kurulmak isteniyordu mesela, ama ölüm oruçları bu projeyi engelledi. Keza tek tip elbiseyi getirmek istiyorlardı, getiremediler. Şu an da FETÖ'cü tutuklular için tek tip elbise tekrar gündeme geldi, ki onlar zaten köle gibi davranıyorlar. Ancak burjuva devlet devrimcilere tek tip elbise giydirmeyeceğini biliyor. 2000'den bu yana, 17 yıldır, ne tek tip elbise planlarını ne de köle cenneti projelerini gerçekleştiremedilerse; bu örgütlü direniş, ölüm oruçları ve ölümsüzleşenler sayesindedir. Bizim bilincimiz, geleceğe dair umutlarımız, ufkumuzun açıklığı, davamıza inancımız; onları yenmemizi sağladı. 

     

    Kapitalizm herkesi kendinde örgütlemek istiyor

    Devrimci olmak her zaman çözüm üretmektir; kitleleri devrimcilerden uzaklaştırmak istemelerinin en temel nedeni de zaten kitlelerin çözüm üretmesini engellemek, tek bıraktıkları insanları çaresizlikte örgütlemek istemeleridir. Kapitalizm herkesi kendinde örgütlemek istiyor; kendi örgütlülüğünü yaratabilen, kendi özgünlüğünü koruyabilen ve kendi kendini başarmış bir kitle istemiyor. Artık çipli kimliklerle, telefonlardaki alıcılarla, internet ve sosyal medyayla her insan rahatlıkla izlenebilir halde. Cep telefonu olmayan insanı işe almıyorlar, sistemlerine bağlı ve bağımlı olmanı zorunlu kılıyorlar. Yaşamdaki tekdüzeliğe renk katan şey insanların kendi iradeleridir ve kapitalizm kesinlikle bu renkliliği istemiyor. İdeolojiler de politikalar da bunun üzerinden kuruluyor, terör de bunun üzerinden şekilleniyor.


    Devrimcilerin asıl besleneceği yer emekçilerin yaşantısı

    Yaşamın içine girmek lazım. İnsanın kendi hayatındaki anlamsız karmaşadan kurtulması için emekçilerin hayatını bilmesi, içine girmesi gerek. Mesela ben eskiden Taksim Eğitim Araştırma Hastanesi’nin bahçesinde oturur, insanlarla sohbet ederdim. Gerçekten yaşamın tam ortasındaki emekçi insanların o kadar yakıcı sıkıntıları var ki... Ama ben bunu yaparken sadece kendim için yapıyordum, insan bazen buna ihtiyaç duyuyor. Emekçilerin yaşamının ve sorunlarının içine girince insanın düşünüşü biraz daha sadeleşiyor, boğuntulardan kurtuluyor. O yüzden bir devrimcinin de asıl nefes alacağı yer sınıf çalışması… Sınıfa sığınmak gerek. Sınıfın içinden yeniden kendimizi toparlamak gerek.

     

    Biz öğrenciyken çok fazla harcamamız olmazdı, harcayacak bir şey yoktu çünkü; telefon yoktu, bilgisayar yoktu. Tek harcamamız kitaptı. Buna rağmen hepimizin çalışması, bir işçilik yaşantısı olması istenirdi. Bana başlarda bu durum biraz saçma gelmişti. Evde oturup kitap okusam daha iyi diye düşünmüştüm. Sonra sonra evde oturup kitap okumakla, işçilerin soluduğu havayı solumak arasındaki farkı anladım. Yaz tatilinde çalıştığım birkaç ayda bile kitaplardan öğrendiğim şeylerin kat kat fazlasını öğreniyordum. İlk çalışmam tütün toplamaya gitmekti mesela. Ne kadar kitap okumuş olsam da işçilerle beraber sabah erkenden kalkmak, onlarla beraber ağır koşullarda çalışmak, aynı sofraya oturmak, gece aynı yorgunlukla yatağa girmek… Bunlar okulda, salonlarla yapılan tartışmalardan çok daha ufuk açıcıydı. Yaşamdaki çelişkileri ve mücadeleleri dışarıdan bakarak değil içeriye girip görmek çok daha farklı. Ellerinde hissettiğin acıyla bunların farkına varmak insanı oldukça sadeleştiren bir şey oluyor.

     

    Karmaşanın ilerisinde altın madenini görebilmek

    Çok karmaşık bir dönemden geçiyoruz, ben özellikle böyle dönemlerde Marx’ı okumayı çok seviyorum. Marx'ın, Engels'in yazmaya başladıkları ilk dönem; İngiltere’de işçilerin en bilinçsiz oldukları, en ufak örgütlülüklerinin olmadığı, fabrikaların yanına kurulan tahta barakalarda yaşayıp karın tokluğuna çalıştıkları, öfkelendikleri zaman yalnızca makine kıracak kadar bir bilince sahip oldukları bir dönem. İşte Marx o dönemde koskoca bir dağın içinde altın arayan altın arayıcıları gibi, proletarya diktatörlüğünü görebiliyor. Bizim de işte o çerçöpü bir yana atıp, o altın madenini görebilmemiz lazım.

     

    19 Aralık’tan çıkarılacak ders de aynı bunun gibi. Egemen güçleri asıl korkutan şeyin emekçilerin kendi özgüçleri olduğunu görebilmek lazım. Onları korkutan ne “Fetö”cülerdir ne de bürokratik “muhalefet”. Ama sınıfın gündemini sürekli bu gibi şeylerle meşgul ediyorlar. Muhalif kesimleri de, emekçiler yerine; gözle görülen, adı duyulmuş insanları savunacak hale getiriyorlar. İnsanları işte o asıl ulaşmaları, görmeleri gereken altın madeninden uzaklaştırmak için bunları yapıyorlar. Eskiden bunu çok kaba yapıyorlardı, dış ülkelerle suni birkaç anlaşmazlığa girip gündemi boğuyorlardı. Şimdi ise insanları kandırmak eskisi kadar kolay olmadığı için daha karmaşık şeylerle gündemi saptırmaya çalışıyorlar. Bunlara dikkat etmek gerekiyor.

     

    Bu politikalarının sonuçları da oldu tabii ki. Sınıfın ve devrimci hareketin gerilemesinde 19 Aralık’ın etkisini görebiliyoruz. Mesela 2000’lerden sonra sendikacıların ve sendikaların satın alınmaya başlanması, devrimci örgütlerin tasfiye süreçlerine girmesi… Bunlar hep devletin sistematik olarak uyguladığı bu tarz politikaların sonuçları. Ve ne yazık ki tasfiye süreçleri sadece devrimcilerle sınırlı kalmadı, işçi sınıfının yeni yeni filizlenmeye başlayan mücadelesini de söndürdü…

     

    Bu yüzden, biz kazandık diyemiyorum. Biz yenilmedik diyebiliyorum. Tabii yenilmemek yetmiyor, kazanmamız da gerek.