• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-10-25
  • Haydarpaşa Numune Hastanesi koridorlarında bir sedye... Etrafında silahlı yarasalar... Sedyede bir fidan...

    25 Ekim 1981...

     

    12 Eylül karanlığının üzerine gecenin indiği saatler... Haydarpaşa Numune Hastanesi koridorlarında bir sedye... Etrafında silahlı yarasalar... Sedyede bir fidan... Ancak kıpırtısız yatıyor... Avukatlarının daha sonra açığa çıkardığı bilgilere göre (*), nöbetçi doktorun, “hastanemize getirildikten 4-5 dakika kadar sonra öldü...” kaydı var.

     

    Ölüm nedenini anlayabilmek için kahin ya da doktor olmak gerekmiyor. Her şeyden önce getirenler belli: İstanbul Siyasi Şube'nin işkenceci cellatlar sürüsü, TİKB timi... Sedyede yatan fidanın vücudu ve yüzünün hali de fazlasıyla gösteriyor zaten vahşice işkence gördüğünü... Vücudunun görünen her yeri şiş, yara bere içinde... Morluklar artık siyaha dönüşmüş... Sonradan yine avukatlarının açığa çıkardığı gerçeklere göre kaburgaları da kırılmış, ciğerine saplanmışlar...

     

    Ölmeden önce teşhis etsinler diye gösterdikleri yakınlarının anlattıklarına göre, ne ayakta ne de dik durabilmesi, nefes almakta güçlük çekmesi, bu arada kan kusması bundanmış demek... O yakışıklı esmer yüzü tanınmaz hale sokmuşlar... Ama gözleri, Adanalı emekçilerin taktığı isimle o “sürmeli göz”ler... Kızdığı zamanlar ateşler saçan ama genellikle bebeklerinin içine kadar gülen o kömür karası iri siyah gözler...

     

    Belli ki, bedenini harap etmek için ellerinden geleni artlarına koymamışlar ama ne yaparlarsa yapsınlar o gözlerdeki inancı ve ateşi yok edememişler!.. Tıpkı, o haliyle atıldığı çıplak beton hücrelerde kim olduğunu soranlara, “Ben komünistim!” diyen bilincini ezip yok edemedikleri gibi... 

     

    “Kimsin sen?..”

     

    Tam 10 gün boyunca ona bu soruyu sormuşlar... Yanıtını alamadıkları bu sorunun da ötesine geçememişler. 16 Ekim günü bir çözülmenin sonucunda randevuda yakalanmış... Üzerindeki kimliğin sahte olduğunu kestirdikleri için daha Soğanlı Karakolu'na götürürlerken başlamış “Kimsin sen?” sorusu. Gerçek kimliğini sormakla başlayan sorgu, 9 gün 9 gece boyunca bilinen tüm işkence yöntemlerinin bütün azgınlığıyla uygulanmasına rağmen bu sorunun ötesine geçememiş... Ya “Ben bir komünistim” demiş ya da sahte kimliğindeki ismi (Mustafa GÜLMEZ) tekrarlamakla yetinmiş. 

     

    İşkence tezgahlarında başeğmeyen bu yiğit savaşçı kim?

     

    Kim bu komünist partizan?

     

    Ataman İNCE... TİKB İstanbul İl Komitesi üyesi. Bazı insanların kimi konulardaki olağanüstü becerisi ya da hayranlık uyandıran performansını anlatmak için “sanki doğuştan...” sıfatıyla başlayan cümleler kurulur. Gencecik ömrüne sığdırdığı muazzam zengin pratiği düşünülecek olursa, Ataman İNCE için de, “sanki doğuştan komünist...” demek abartı olmaz. Bu tanım sadece onun komünist militanlıkta kaydettiği olağanüstü gelişmeye denk düşmekle kalmaz; Ataman İNCE, fizyolojik anlamda da gerçekten adeta “doğuştan” denebilecek kadar genç yaşta devrimciliğe başlamış bir yapı işçisidir. Henüz ortaokul öğrencisiyken üstlendiği devrimci görevlerden dolayı 12 Mart faşizmi döneminde cezaevine düşmüş, yaşının küçüklüğünden dolayı “daha fazla zehirlenmesin” gerekçesiyle onu koğuşlara veremeyen Mamak idaresinin hücrelere kapatması sonucunda Deniz GEZMİŞ'in son günlerinde onun volta arkadaşı olma onurunu da o genç ömrüne sığdırmıştır.

     

    Ataman'ın devrimciliği, aileden gelir. “Tarih anlatıcısı” pozlarında ortaya çıkıp hasta ruhlarını tatmin için çok basit gerçekleri bile eğip bükmekte tereddüt etmeyen soytarılardan birinin ileri sürdüğü gibi, “oturduğu semtten ileri gelen bir devrimcilik” değildir bu! Ataman'ın devrimcileşmesinin ve daha çocuk yaştayken örgütsel kimi görevler üstlenmesinin tek nedeni, TİKB öncesi grup döneminin lideri Aktan İNCE'nin kardeşi oluşudur. Sırf ağabeyinin adını anmamak için imal edilen bu idealist “tez” doğru olsaydı zaten, o zaman o Cebeci, Ataman'ların hemen bir üst sokağında oturan, üstelik Ankara Hukuk Fakültesi'nde öğrenci olan Can ÖZBAY gibi yılların tescilli faşist önderlerini çıkarmazdı!..

     

    12 Mart faşizmine tutsak düşmesinin nedeni, “İzmir-Denizli Ziraat Bankası kurye aracının soyulması” eylemini gerçekleştiren grup yapısı içerisinde yeralması, “yardım-yataklık” suçlamasıydı. Bu onun faşizmin zindanlarıyla ilk karşılaşmasıydı ama son karşılaşması olmadı. Son tutsaklığı, 1979 sonlarında Adana'da yaşadı. O sırada Adana İl Komitesi üyesiydi. 1980 Ağustos'unda bir yoldaşıyla birlikte firar etti ve İstanbul'a çekildi. 

     

     

    Bu onun, proletaryanın başkentine ilk gelişi değildi. 1975 başlarından İMT sonrası Adana İl Komitesi üyeliğine atanana kadar da İstanbul'un ayak basmadık sanayi bölgesini bırakmamıştı. İstanbul proletaryası, özellikle de Kartal, Gülsuyu ve 1 Mayıs mahalleleri ile Elka'dan Esaş'a, Otosan'dan Jawa'ya Anadolu Yakası'nın fabrikalarının işçi ve emekçileri arasındaki çalışmalarda pişti bu yetenekli örgütçü... Birikim ve yeteneklerini örgütlü mücadelenin içinde, özellikle de proletarya saflarındaki faaliyetleriyle geliştirip zenginleştirdi.

     

    Yüzü daima ihtilalci Marksizm-Leninizm'e dönüktü. O yıllarda herbiri birer ideolojik mücadele cephesi olan değişik Anti-Marksist eğilim ve sapmalara (Kruşçevci revizyonizm, HK oportünizmi, “Üç Dünyacılık”, Maoculuk, Koordinasyonculuk, Troçkizm) karşı uzlaşmaz bir savaşçıydı. Devrimin ve örgütün çıkarları, hayatiyeti ve geleceği söz konusu olduğunda dostluklara, arkadaşlıklara, kan bağlarına prim vermeyen bir ilke ve örgüt adamıydı. Yoldaşları, işçiler ve emekçilere karşı yüreği her zaman sevgiyle dolu olan sıcak ve sevecen bir kişilikti. Alçakgönüllü ve çalışkan bir devrim emekçisiydi.

     

    Öncesinden başlayarak TİKB'nin inşasında azımsanmayacak emeği, teri ve kanı bulunan yapı işçisi... Adı ve anısı halen yaşayan ve daima yaşayacak olan ölümsüz bir kahraman...

     

    (*) Ataman yoldaşın işkencede katledildiği gerçeği, o sıralar fiilen ayrılmış olduğu eşi Hatice ALTINEL ile Avukat İbrahim AÇAN ve Avukat Mehmet Rahmi KADIOĞLU'nun ısrarlı ve inatçı çabaları sonucunda açığa çıkarıldı. Açığa çıkarılan belgelere göre, Ataman'ı Soğanlı Polis Karakolu'nda görevli; Talat GÜL, Celal Arslan, Niyazi ÇOMAK, Yusuf TOKUR, Ömer ERDAL, Bidat YILDIZ, Selahattin TUTAR ve Ahmet ERKMEN adlarındaki işkenceci güruh katletmişti. 

     

    Bu işkence süreci, Avukat İbrahim AÇAN'ın Şubat Basım Yayım'dan çıkan “Burada Hukuk Geçmez” başlıklı anı kitabının ikinci baskısının 300-345. sayfaları arasında detaylarıyla yer alıyor. Orada Ataman'ın babası Zeki İNCE'nin ağzından kaleme alınan bir dilekçede, bu yiğit komünistin Soğanlı Karakolu'ndaki son günleri şöyle anlatılıyor:

     

    (...) 3- 22.10.1981 günü gözetim altına alınarak 20.11.1981 günü salıverilen müteveffa oğlum Ataman İNCE'nin eşi Hatice İNCE'ye, Soğanlı Polis Karakolu'nda oğlum Ataman İNCE gösteriliyor. Bu karşılaştırmada oğlumun ayakta duracak ve konuşacak hali yoktur. İki yanından iki polis ve arkasından da bir polis memuru tutmak suretiyle ayakta durabiliyor. Dayak ve çeşitli işkenceler sonucu kafası ve yüzü şişmiş, öyle ki yüz düzeyi burun çıkıntısı ile aynı hizaya gelmiş. Dili şiş ve sarkık, ağzına sığmıyor, görünüşe göre bacak kemikleri muhtemelen kırık, çünkü diz kapağı ile topuk arası orta yerlerinden yere yatık durumda. Konuşmaya çalışıyor fakat başaramıyor. Çünkü dil ve dudakları şiş ve hareket etmiyor. Bu manzara karşısında dehşete kapılan eşi, 'buna ne oldu, ne yaptınız?' diye feryat edince, polis memurları, 'Paraşütten düştü. Sen hiç gazete okumuyor musun? Doğu'da paraşütten düşenleri duymadın mı?' diye alay ediyorlar.

     

    Bir ara bir er eşinden mendil istiyor. 'Ne yapacaksın?' diye sorduğunda 'Kocana su vereceğim, devamlı su istiyor, fakat dili şiş olduğu için içemiyor. Mendili ıslayıp diline ve dudaklarına süreceğim' diyor.

     

    Oğlum Ataman'a ve bayılan eşine bakmak için bir doktor getiriliyor polislerce. Bu nasıl bir doktor ise, ayılttığı gelinime hem ilaç veriyor ve hem de alay ediyor.

     

    Bu insanlıkdışı canavarca eylemlere karakolda bulunan bir bekçi ile bir temizlikçi kadın ve mendili ıslatıp su vermek isteyen er de tanık oluyorlar. Ayrıca Ataman'ın durumunu Ataman'ın cebinde kartı bulunan bir avukat da görmüş bulunmaktadır...”