• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2018-01-16
  • Yanıtı hala ikna edici biçimlerde veril(e)memiş sorular var ortada

    A. Can

     

    Selahattin Demirtaş’ın HDP eşbaşkanlığına aday olmayacağını açıklaması, tartışmaları da beraberinde getirdi doğal olarak. Konunun tartışılmasından ‘rahatsızlık duyan’ ve bir biçimde bastırmaya çalışan tutumları da bu kategoride görmek gerekir.

     

    Yanıtı hala ikna edici biçimlerde veril(e)memiş sorular var ortada.

     

    Bunların başında da, sadece Kürtler arasında değil Türkler arasında da özel bir sempati ve karizmaya sahip Demirtaş gibi sembolleşmiş bir ismin, hem HDP’nin hem Türkiye’deki demokrasi mücadelesinin hem de bunun merkezinde yer alan Kürt sorununun geleceği açısından tayin edici gelişmelerin yaşanmakta olduğu bu kadar kritik bir kesitte neden böyle bir karar verme gereği duyduğu ve HDP’nin bunu neden bu kadar ‘kolay’ kabullendiği soruları geliyor.

     

    Bunlar aslında tek bir sorunun birbirlerini bütünleyen iki parçası. En azından ‘dışardan bakan’ pekçok kişinin algısı bu yönde.

     

    İkna edici olmayan ‘gerekçeler’

     

    HDP adına yapılan açıklamalarda iki ‘gerekçe’ dile getirildi bugüne dek:

     

    Birincisi, Demirtaş’ın rehin konumunun, parti mekanizmalarının işleyişinde kimi problemler yarattığı (Ertuğrul Kürkçü bunu, "HDP'nin işlerini sürdürmesi daima cezaevi yönetimlerinin gözetimine sokulmuş oluyor" şeklinde tanımladı)(*); daha çok tartışmaları bastırmak için kullanılan diğer gerekçe ise, “mücadelenin kişilere bağımlı olmadığı” argümanı.

     

    Kürkçü’yü duyan da, HDP’nin bugüne kadar işlerini devletin gözetimi dışında yürütmeyi başarmış, gizlilik konusunda çok hassas ve uzmanlaşmış bir işleyişe sahip olduğunu düşünür!!! Kaldı ki eğer problem bu ise, devrimci yeraltı örgütlenmelerinin bile değişik biçimlerde çözebildiği bu iletişim sorununu çözmenin yolları bulunur. Zaten mesele ‘olağan’ bir eşbaşkanlık işleyişi ve iletişim sorunundan da önce siyasal bir duruş ve sahiplenme sorunudur. Partinin, rejim tarafından rehin alınarak siyaseten etkisizleştirilmeye çalışılan bütün yöneticilerine ve milletvekillerine, belediye başkanlarına ve üyelerine kararlılıkla sahip çıkmaya devam ettiğini dosta düşmana gösterme sorunudur.

     

    Dolayısıyla, çok ağır bedeller pahasına edinilmiş politik bilinç ve deneyim sahibi bir kitle olarak HDP tabanı yanında özgürlüklerin önünü açacak birleşik bir mücadelenin içinden geçmekte olduğumuz tarihsel kesitteki öneminden hareketle HDP ile yan yana gelmekten kaçmayan dost güçlerin aklıyla alay eden bu tür gerekçeler üretmeye kalkışmak en hafif nitelemeyle “yakışıksızdır”.

     

    “Mücadelenin kişilere bağımlı olmadığı” gerekçesi (!) de en az birincisi kadar ikna edici olmaktan uzaktır. Dahası, bu tipik bir demagoji örneğidir. Kişi fetişizminin bizzat HDP sözcüleri tarafından da sık sık en uç noktalara vardırıldığı bir siyaset kültürü ve ortamından söz ettiğimiz gerçeğini de şimdilik bir tarafa bırakalım. Parti mekanizmaları ve işleyişinin daha fazla demokratikleştilip kolektivize edilmesi gereği, HDP’nin aklına, partinin çok yönlü bunaltıcı saldırılarla siyaseten etkisizleştirilip baraj altına itilmeye, Kürt illerine sıkıştırılmaya, oralarda da altı oyulup felç edilmeye çalışıldığı bu kritik tarihsel momentte mi gelmiştir?..

     

     

    Hangi dönemde, kimden söz ediyoruz?

     

    Kaldı ki herhangi bir bireyden söz etmiyoruz. Başka zaman ve koşullarda HDP’ye oy vermeyi aklından bile geçirmeyecek kesimler içinde dahi büyük bir sempati ve saygı uyandırmayı başarmış, kişisel etki ve karizması HDP’nin parti olarak ulaşabildiği sınırların ötesine geçen, kısacası sembolleşmiş bir siyasal liderden söz ediyoruz.

     

    Üstelik bu lider, Tayyip Erdoğan’ın kişisel despotizm yönelimi karşısında kararlı bir duruşu temsil ettiği için bir yılı aşkın bir süredir rehin alınmış durumda. 7 Haziran akşamından başlayarak onun yönetimde olduğu süreçlerde de gerçi büyük yetersizlikler sergilenmiştir. Ancak parti, Demirtaş’ın rehin alınması sonrasında da onun cezaevinden yaptığı kadar etkili bir muhalefet yürütememiştir ve şimdi ciddi bir baraj altında kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

     

    Demek ki HDP’nin sorunu (daha doğrusu sorunları) Demirtaş’tan ya da eşbaşkanların rehin alınmış olmasından kaynaklı değildir. Hal bu kadar açık ve ortadayken, “mücadelenin kişilere bağımlı olmadığını” ya da “HDP eşbaşkanlarının siyaseti koltuk ve makam için yapmadıklarını” göstermeye kalkmanın şimdi sırası mıdır?..

     

    Ve son olarak HDP’nin bugün en önemli ve öncelikli sorunu eşbaşkanlık kurumunu olağan işlerliğine kavuşturmak mıdır? Soru daha dolaysız biçimde şöyle de sorulabilir: HDP’de her şey yolundadır da, tek ya da en önemli sorunu eşbaşkanların içerde olması mı oluşturmaktadır?..

     

     

    HDP’de radikal bir değişim şart

     

    HDP’nin kendini dipten doruğa gözden geçirerek radikal bir tarzda yenilemek zorunluluğuyla karşı karşıya olduğu açıktır.

     

    Nedenleri ayrı bir tartışma konusudur fakat sonuç olarak bu parti, 7 Haziran öncesinde ne kadar büyük umut ve beklentiler yaratmışsa 7 Haziran’ı izleyen süreçlerde de o kadar büyük hayal kırıklığı yaratmıştır. Bunun temelinde ise, sanki bir İskandinav ülkesinde yaşanıyormuş gibi kendisini bütünüyle yasallığa ve parlamenter hayallere mahkum etmesi yatmaktadır.

     

    HDP silkinip kendine gelmek istiyorsa şayet, kendisini önce bu parlamenter budalalıktan kurtarmalıdır. Özellikle de burjuvazi ve devletin damarına fazla basmamayı, Kürt ve Türk orta sınıflarını ürkütmemeyi esas alan bir politik çizgide sürekli birilerinin peşinde koşmak yerine, net bir biçimde Kürt ve Türk emekçi sınıflarının talep ve beklentilerine yanıt oluşturmayı merkeze koyan militan bir politik hat tutturmalıdır.

     

    HDP’nin diğer bir temel sorunu, saflarındaki safraların fazlalığıdır. 7 Haziran öncesi adeta her şey haline getirilen “barajı aşma” endişesi nedeniyle partinin kapıları, milletvekili listeleri ve yönetici kademeleri Mevlana tekkesi gibi önüne gelene açılmıştı. Parti 7 Haziran’da 80, 1 Kasım seçimlerinde ise 59 milletvekili çıkardı. Bugün HDP seçmenleri arasında bir anket yapacak olsanız, bu 80 -ya da 59- isimden herhalde en az yarısının adını bile hatırlamaz!.. Çünkü ortada yoklar!.. En fazla arada bir yaptıkları Meclis konuşmaları ve basın açıklamalarında boy gösteriyorlar. İçlerinden Altan Tan gibi bazıları partiye açıkça bayrak açan tutumlarıyla gündem oluyorlar.

     

    Milletvekilleri topluluğunu burada bir örnek olarak kullanıyoruz. Partinin özellikle de merkez karar ve yönetim organlarında yer alan birçok “ünlü” isim açısından da geçerli bu eleştiri. Bunlar genellikle kritik konuların tartışıldığı zamanlarda partiyi daha da sağa çekecek öneri ve yaklaşımların sahipleri olarak boy gösteriyorlar.

     

    Bu anlamda HDP’de gerçekten bir ‘kolektivizm’ sorunu var var olmasına, her dönemde bütün yükün o kesitte öne çıkan 8-10 ismin omuzlarına bindiği bir işleyiş tarzına son verilmesi şart. Fakat bunu başarabilmek için bile, partinin herkesin kafasına göre takıldığı gevşek bir koalisyon görünümünden çıkarılarak en azından belirlenmiş merkezi politikalar temelinde hareket eden disiplinli bir parti kimliğine kavuşturulması gerekiyor.

    [sürecek]

     

    (*) Kandil’deki PKK ve YJA yöneticileri de, Kürkçü’nün dile getirdiği gerekçeyi ileri sürüyorlar. PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Özgür Politika gazetesinde yayınlanan 15 Ocak tarihli yazısında, “HDP’de siyasetin koltuk ve makam için yapılmadığını burjuva siyasetçilere gösterdiği için” kutladığı Demirtaş’ın kararını, “Selahattin Demirtaş HDP’nin yeni bir mücadele dönemine girildiği bir süreçte aday olmayarak partinin ilkelerini koruma ve mücadelenin önünü açmayı hedeflemiştir. Cezaevinde mücadelesini sürdürse de koşullar yine de görevini yerine getirme ve rolünü oynamada engeller çıkarıyordu. Herhalde hiçbir yetersizliğin ve başarısızlığın bu konumdan kaynaklandığının gerekçe gösterilmemesi açısından böyle bir adım atmıştır” gibi bir gerekçeye dayandırıyor. YJA Star komutanlarından Zozan Çewlik de, 15 Ocak akşamı Medya Haber tv’de yayınlanan söyleşisinde, “düşünsenize, cezaevindeki bir eşbaşkan parti çalışmalarına nasıl katılacak, partiyi nasıl yönetebilecek?..” diye soruyor.

     

    Kusura bakmayın ama hevaller, İmralı’da yıllardan beri çok daha katı tecrit koşullarında yaşayan Abdullah Öcalan, ‘Kürt sorununun bütünü hakkında son sözü söyleyecek en yüksek karar mercii’ olarak tanımlanırken, siyasal-toplumsal gelişmeleri izleme ve dışarıyla iletişim imkanları İmralı’ya kıyasla çok daha ‘geniş’ ve ‘rahat’ olan Demirtaş’ın sonuçta sembolik bir temsil konumunu sürdürmesine “cezaevinden nasıl yerine getirebilir” gerekçesiyle karşı çıkarak kimseyi ikna edemezsiniz!..

     

    Bu tür tutarsız açıklamalar, tartışmaların gereksiz yere uzayıp olmayacak yerlere çekilmesini engellemek şurada dursun, işin içinde ‘farklı bir bit yeniği’ arayan kötü niyetli sorgulama ve spekülasyonlara daha fazla kan taşır!..