• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2018-01-17
  • Yaşananların gerisinde, yeni bir "çözüm süreci" arayışına ilişkin farklılıkların yatma olasılığı güçlü

    A. Can

     

    Demirtaş’ı eşbaşkanlığı bırakma kararı almaya iten nedenlerin bir kısmına dair ipuçları asıl olarak kimi çevrelerin tartışmaya katılış biçimlerinde kendini gösterdi.

     

    Hasip Kaplan’ın, “Hiçbir Türk eşbaşkanlığa sulanmasın, herkes haddini bilecek” çıkışı ve arkasından yaşananlar mesela bunun bir örneği. Keza PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu’nun daha önce andığımız 15 Ocak tarihli yazısının satır aralarında da konuya ilişkin kimi ipuçları var. (*)

     

    Kaplan’ın tartışmayı çektiği zemin, her şeyden önce HDP’nin kuruluş felsefesi ve amacının apaçık inkarıdır. HDP, günümüz toplumlarındaki bütün eşitsizlikler ve dışlamaların kaynağını oluşturan sınıf gerçekliğini ve buna dayalı çelişkileri esas almak yerine bunları adeta yok sayacak ölçüde ikinci plana iterek etnik, dinsel ve cinsel her türlü ayrımcılığa karşı çıkışı esas alan, programını ve bütün politikalarını bunun üzerine inşa eden bir ‘kardeşleşme projesi’ olarak ortaya atıldı ve kendisini bugüne dek bu temelde var etti. İçerdiği yetersizlik ve çarpıklıkların eleştirisi baki kalmakla birlikte bu ‘kardeşlik’ ruhunu güçlendirip yaygınlaştırmanın dünden daha fazla önem kazandığı bir kesitte biri(leri)nin çıkıp da parti içinde belirli makamlara gelmenin belirleyici ölçütü olarak etnik kimlik ölçütünü ortaya atması, HDP’nin kafasına kurşun sıkmakla aynı şeydir (Nitekim AKP yalakaları ve Kemalist medya kalemşörlerinin yanı sıra MHP sözcüleri bu inkarın üzerine hemen atladılar).

     

    Kendisini hangi bahaneyle maskelemeye çalışırsa çalışsın bu yaklaşım, ideolojik açıdan ilkel milliyetçi bir yaklaşımdır. Onu ‘ırkçılık’ olarak nitelemek kuşkusuz abartılı ve abestir. Fakat ortada olana da gözlerimizi kapatmamak gerekir. Örneğin, Ayşe Düzkan’ın Artı Gerçek sitesindeki köşesinde yaptığı gibi (**) bu densizliğin hangi dönemde ve hangi zeminde kendisini kustuğunun üzerinden atlayarak tartışmayı, ‘ırkçılıkla milliyetçilik arasındaki farkların yanı sıra ezen ulus milliyetçiliği ile ezilen ulus milliyetçiliği arasındaki farklılıklar’ genel zeminine çekmek, bu ilkel milliyetçi yaklaşımın ve arkasındaki hesapların kendini kamufle edebilmesine hizmet eder sadece (***).

     

    Bu noktada akla, bu kadar kaba milliyetçi bir yaklaşımın şöyle bir dönemde kendini nasıl bu kadar pervasızca kusabildiği sorusu takılıyor. HDP’nin kuruluş amacı ve felsefesini açıkça inkar edecek kadar kendini kaybeden Hasip Kaplan’ın bu ‘cesareti’ nereden kaynaklanıyor olabilir?

     

    Bu soruya yanıt arayışı, bizi belki, Demirtaş’ı şu dönemde böyle bir karar almaya iten nedenlerin en azından bazılarına yaklaştırabilir.

     

    Parti tüzüğünde yer alan “iki dönem kuralı” nedeniyle milletvekilliği sona erdiğinden bu yana ortalarda pek görünmeyen Hasip Kaplan’ın aniden sahneye fırlayarak partide koltukların kimler arasında nasıl bölüşülmesi gerektiğine dair ‘racon kesmeye’ soyunmasının gerisinde öncelikle mevki-makam hırsının yattığı çok açık. Bu küçük hesabı görmek için Kaplan’ı az-çok tanıyor olmak gerekmez. Ortalığı karıştıran o tweetinin ardından attığı tweetlerden biri de bu kariyerizmden kaynaklanan kuyruk acısını yansıtıyordu: ‘Partide iki dönemden fazla milletvekilliği ve yöneticilik yapılmaz kuralı 7 Haziran’da bana işletildi ama başkalarına ayrıcalık tanındı’ diyordu o tweette de. “Ayrıcalık” tanındı diye hedef aldıkları ise eşbaşkanlar ve İmralı heyeti üyeleriydi. Konumlarının özgünlüğünden dolayı o dönem sadece onlar bu kuralın dışında tutulmuşlardı.

     

    Bu kariyer hırsının bireysel olmakla kalmayıp parti içinde kimi klikleşmelere de yol açtığı anlaşılıyor. Hasip Kaplan’ın ilkel milliyetçiliğe hitap eden çıkışı ‘parti adına’ gecikilmeksizin –hatta “ırkçılık” gibi abartılı bir tanımlamayla- mahkum edildiği halde Sırrı Süreyya Önder’in bir sonraki gün tartışmayı daha fazla alevlendiren çok ağır bir karşı saldırı metni yayınlaması, bunun üzerine Sırrı Sakık’ın devreye girerek en ufak bir serzenişte bile bulunmadığı Hasip Kaplan’ı koruma altına almaya çalışması, öte taraftan Ziya Pir’in Kaplan’ı aşağılayan bir tweetle topa girmesi...- Hayati bir kongre arefesinde ortaya çıkan şu manzara bile görmek isteyene çok şey anlatıyor.

     

     

    Parti nasıl bir dağınıklık içindeyse, aklı başında bir kriz yönetimi de devreye girmiş değil. Bir taraftan birbirleriyle düpedüz mevki-makam kapışmasına girişmiş ve HDP’nin temsil ettiği değerler üzerinde tepinen birileri, bir tarafta da “parti komiseri” gibi daha çok tartışmaları bastırmaya, herkese usul-erkan-adap dersleri vermeye soyunmuş bir Ayhan Bilgen görünüyor ortalıkta. Kendilerini “tanrı” olarak görenlerin çıldırdığı bu kaos ortamında aklın ve mantığın sesi, faşizme karşı birleşik mücadelenin şu dönemde daha da artan önemine dikkat çeken Ahmet Türk’ten geldi.

     

    “Seni başkan yaptırmayacağız!” sözü ve bunun arkasında kararlı duruşuyla Tayyip Erdoğan ve çetesinin kişisel nefretini de kazanmış olan Selahattin Demirtaş’ın ‘yersiz ve zamansız’ bir biçimde eşbaşkanlıktan çekilme gereğini duyması, arkasından gündemi rezil bir kariyer savaşının kaplaması, HDP’nin yaşadığı tıkanıklığın büyüklüğünü ve derinliğini gösteriyor. 7 Haziran akşamı sandıklardan çıkan iradeye sahip çıkamamakla başlayıp Kürt illeri yerle yeksan edilirken sergilenen pejmürdelikle doruğuna çıkan -“dibe vuran” tanımı daha uygun düşüyor aslında- bu yönsüzleşme ve sürükleniş hali, asıl olarak her şeyi ‘parlamenter mücadeleye’ tabi kılan parlamenter budalalığın sonucu. Sandıklardan çıkan oyların gasbı üzerine kurulmuş göstermelik bir “seçim hükümeti”ne süs bitkisi niyetine “bakan” verme aymazlığından tutalım faşizmin eşbaşkanlar da içinde olmak üzere partinin milletvekilleri ve seçilmiş belediye başkanlarıyla kedi-fare oyunu oynaması karşısında dahi Anayasa Mahkemesi ve AİHM’e bel bağlamanın ötesine geçemeyişin vb. temelinde hep bu budalalık var. (****)

     

    HDP tabanı ve parti kadroları, bu yüzden -ve haklı olarak- çok tepkili HDP yönetimine, özellikle de parlamento grubuna. Taban, tabii ki milletvekillerinin hepsini aynılaştırmıyor. Cizre, Şırnak, Sur... yanarken kendileriyle birlikte yanmayı göze alan vekilleriyle arada bir eylemlere katılıp daha çok salon toplantılarında ve sosyal medyada boy göstermekle yetinenleri ayırıyor ama birincilerin koca parti grubu -ve yönetiminde- parmakla sayılabilecek kadar az olduklarının da farkında.

     

    Demirtaş’ın eşbaşkanlığı bırakma kararının ardından her iş bitmiş gibi koltuk savaşına kapışanlar bir yönüyle bu tepkiye oynuyorlar. HDP’nin kitleleri hayal kırıklığına uğratan politikaları ve pratiğinin bütün sorumluluğunu “Türklerin”, “sosyalistlerin”, “ateistlerin” ya da Şırnak yakılıp yıkılırken bile ortalıkta görünmeyen eski Şırnak milletvekili gibi “tırşıkçıların” vb. sırtına yıkarak puan toplamanın peşindeler (Halbuki “hepsi oradaydılar”!..).

     

    Bu süfli oportünizmin bir adım gerisinde ise, Kürt sorununda yeni bir “çözüm süreci” arayışına ilişkin farklılıkların yatma ihtimali çok yüksek. Kendi adımıza bu bir tahmin. Bu konuda somut bilgilere sahip değiliz. Fakat ortada dolaşan isimler ve bazı başka belirtiler akla bu olasılığı getiriyor. Kaldı ki, gerek rejim cephesinden gerekse Kürtler arasında bir süredir bu yönde kimi arayış ve girişimler olduğu biliniyor. PKK yöneticilerinden Karasu’nun daha önce de andığımız yazısındaki şu pasaj, HDP yaşananların arka planına ilişkin olarak bu olasılığı güçlendiriyor:

     

     

    ..HDP için önemli olan, program amaçları ve mücadele çizgisidir. Faşizm koşullarında bu da tartışılmayacak kadar nettir. Bu da tüm demokrasi güçleriyle birlikte faşizme karşı ortak mücadeledir. Demokrasi güçlerinin yeni dönem programı da projesi de budur. Bunun dışında her program ve proje saptırma ve faşizme hizmet etmekten başka bir rol oynamaz. Mevcut AKP-MHP ittifakından hiçbir şey beklenemez. Bunlar emekçilere, tüm etnik ve inanç topluluklarına karşı bir savaş ittifakıdır. Çizgileri Türk İslam sentezidir. Aslında AKP MHP’lileşmiştir. 7 Haziran sonrası iktidarın karakteri tamamen bu olmuştur. Dolayısıyla bu iktidara şu bu çağrıyı yapmak, şu bu projeyi sunmak zaman kaybetmek ve mücadeleyi zayıflatmaktır.

     

    HDP’de yaşananlar üzerine kaleme alınan bir yazıda bu söylenenlerin muhatapları kimlerdir?..“Yeni dönem” olarak adlandırılan bu dönemde “tüm demokrasi güçleriyle birlikte faşizme karşı ortak mücadele” dışında kimler, ne gibi farklı program ve projeler önermektedir?; “mevcut AKP-MHP ittifakından ‘bir şey’ bekleyenler, “dolayısıyla bu iktidara şu bu çağrıyı yapmayı, şu bu projeyi sunmayı” düşünen ve önerenler mi vardır?..

     

    Karasu’nun yazısından çıkan bu sorular, şu soruyu da doğal olarak akla getirmektedir: Demirtaş’ın eşbaşkanlıktan ayrılma gereği duymasıyla HDP içinde ve dışında yaşandığı anlaşılan bu arayış ve tartışmalar arasındaki bağlantı nedir?..

     

    Desteğini talep ettiği kitlelere ve dostlarına saygılı ve açık bir siyaset tarzı, devletin muhtemelen çok daha fazla bilgi sahibi olduğu bu soruya da açık ve net bir yanıt vermeyi gerektirir.

     

     

    (*) M. Karasu, HDP’de tek tartışma konusu; Faşizme karşı mücadele olur, Özgür Politika, (http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nivis&id=14961)

     

    (**) Ayşe Düzkan, İtirazım var, Artı gerçek sitesi, 14 Ocak, https://www.artigercek.com/itirazim-var

     

    (***) Gazeteci İrfan Aktan’ın akademisyen Barış Ünlü ile yaptığı ve Gazete Duvar sitesinde yayınlanan “Kürtler ırkçı olabilirler mi” röportajındaki gibi akademik tartışmaları tam da şu sıra gündemleştirmenin de

    (https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/01/12/baris-unlu-kurtler-irkci-olamaz-cunku-irkcilik-bir-sistemdir/) kanımızca böyle olumsuz bir yönü vardır.

     

    (****) Politik söylem ve pratiğiyle zaman zaman bu sınırları zorlayan bir duruş sergilemiş olmakla birlikte partinin eşbaşkanı olarak Selahattin Demirtaş da sorumludur HDP’nin izlediği bu sağcı çizgi ve sonuçlarından. Fakat buna rağmen Demirtaş, “keşke Tayyip Erdoğan’ı bu kadar karşımıza almasaydık” pişmanlığı içindeki Kürt orta sınıf teslimiyetçiliğinden de söylemlerinin keskinliği ile pratiğe ilişkin önerileri birbirleriyle örtüşmeyen Türk orta sınıf liberalizminden de en azından AKP faşizmine karşı net ve kararlı duruşuyla ayrılır. Bütün kusur ve lekelerine rağmen bu duruş ve kararlılığın kendisi devrimci bir anlam ve işleve sahiptir bugünün koşullarında.