• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2016-12-03
  • “Bu ödülü, dünya kurulduğundan bu yana sömürülen işçilerin onuru için kaldırıyorum”

    Tanur Oğuz Gündüzalp

     

    “Bu ödülü, dünya kurulduğundan bu yana sömürülen işçilerin onuru için kaldırıyorum.”

     

    Bu sözler 23. Altın Koza Film Festivali’nde yönetmenliğini ve senaristliğini Kıvanç Sezer’in üstlendiği “Babamın Kanatları” adlı filminde gösterdiği dikkat çekici ve göz doldurucu performansıyla En iyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü alan Menderes Samancılar’a ait.

     

    Tarihsel süreç açısından içinden geçtiğimiz neoliberalizmin zaman koridorunda, işçi sınıfının emeği ve onurunun bu denli ayaklar altına alınıp itibarsızlaştırıldığı; sınıf olarak siyasal ve demokratik haklarının genişletilmesinden geçtik, can ve gelecek güvencesinin tamamen ortadan kaldırılarak deyim yerindeyse “kullan-at” pozisyonuna getirildiği tarihsel bir kesitte, icra edilen sanatsal bir faaliyetin içeriğine bu sözleri katık etmenin önemi ve değeri şüphesiz ki tartışma götürmez.

     

    En İyi Müzik, En İyi Kurgu, SİYAD En İyi Film ve Yılmaz Güney ödüllerine değer görülen bu film, günde ortalama üç inşaat işçisinin iş cinayetlerine kurban gittiği Türkiye’de dikkatleri buna yöneltmesi açısından önemli bir yerde duruyor. Fakat adına ölüm şantiyeleri dedikleri bu cehennemde yalnız inşaat işçileri ölmüyor, yanı başımızdan göklere doğru alabildiğince uzanan devasa projelerin o görkemli ihtişamı karşısında 40 metre daire karşılığında sadece maaşını değil, bütün bir yaşamını ipotek altına aldıran yüzbinlerin iradesi ölüyor. Bu küçücük mekânlara salt bedenlerimizi sıkıştırmakla da kalmıyoruz, aynı zamanda doğamıza özgü toplumsallığımızı da yitirerek günden güne hiçleşerek ölüyoruz.

     

    Adı Uluslararası Adana Film Festivali olarak değiştirilen 23. Altın Koza Film Festivali’ne damgasını vuran “Babamın Kanatları” filmi, 31 Kasım Çarşamba günü Kadıköy Rexx Sineması’nda gerçekleştirilen gala gösterimiyle izleyicilerin beğenisine sunuldu. Festivalde yarattığı olumlu etkiyle birçok kesim üzerinde büyük beklentilere yol açan film, gala gösterimine katılan kitlenin çoğunluğunun genç ve dinamik bir kesim olmasının yanı sıra kadın ağırlıklı olması gösterim öncesi salona ayrıca bir enerji, canlılık ve umut taşıdı. On beş kişilik protokol yeri ayrılan İnşaat İşçileri Sendikası da üyeleriyle birlikte katılarak salonda az sayıda bulunan inşaat işçilerinin ortalamasını arttırmış oldu

     

    Menderes Samancılar’ın filmin ana karakteri İbrahim’i oynadığı filmde, İbrahim, kendisini ve ailesini şantiyelerde duvar ustalığı yaparak geçindiren Kürdistanlı bir inşaat işçisidir. Olgun ve kişilikli bir karaktere sahip yapısıyla izleyiciler üzerinde dikkatleri üstüne çeken İbrahim, yakalandığı kanser nedeniyle ağır bir hastadır ve kemoterapi tedavileri için çalışmaması gerekmektedir. Fakat oldukça uzun sayılabilecek bir çalışma geçmişi olmasına rağmen o da diğer tüm inşaat işçileri gibi yaşamının çoğunu sigortasız olarak çalışmıştır. He hangi bir sosyal güvencesi olmadığından dolayı sağlıksız ve düzensiz şantiye koşullarından da kaptığı hastalıklar karşısında zamanında tedavi olamamıştır, yaşının ilerlemesine rağmen yakın bir zamanda emeklilik gibi bir durum da söz konusu değildir. Kansere karşı kemoterapi tedavilerini görmek için tek seçeneği bir an evvel emekli olmasıdır. Ama bunun için de 8 bin lira gibi bir parayı dışardan ödemek zorundadır ve İbrahim’in bu parayı ödeyebilecek hiçbir birikimi yoktur.

     

    Yaşadığı bu sıkıntıların üstüne bir de Van depremzedesi olan ailesine düzenli para göndermek gibi bir sorumluluğu olan İbrahim, taşeron işçisi olarak çalıştığı şantiyeden de düzenli para alamamaktadır.

     

    Filmin diğer önemli bir karakteri de İbrahim’in yeğeni Yusuf’tur. Amcasının uzun yıllardır inşaat işçisi olmasına karşın ne bir birikimi ne de ustalığın ötesine geçecek bir pozisyonu olmayışı Yusuf tarafından eleştiriye tabi tutulur. Çünkü Yusuf’a göre alabildiğine yüksek inşa edilen bu projelerde tek yükselen sadece katlar değildir. Taşeron patronlarıyla uyumlu, kafasını kullanan, karşılaştığı zorluklar ve hak gasplarına karşı tutumunu sınıf kardeşleriyle ortak mücadelede değil de taşeron patronlarının gözüne girmekte gören bir anlayışı kendisine rehber edinen her inşaat işçisinin sınıf atlama olanakları vardır. Bugün için sınıf atlama gerçekliğine giden yolun öyle basit olmadığının bilincinde de olan Yusuf’taki bu değişim, ilk olarak biçimsel simgelerle bedeninde vücut bulur. Başörtülü kız arkadaşıyla görüşmek için şantiyeden dışarı çıktığında gömlek cebinde taşıdığı küpesini her fırsatta kulağına takan Yusuf, bu durumun basit bir özentiden ibaret olduğu eleştirisini de yine ilk olarak kız arkadaşından duyar.

     

    Kötü ve ağır çalışma koşullarıyla birlikte zamanında ödenmeyen ücret sorunlarına karşı cılız bir tepki geliştirmeye çalışarak şartların düzeltilmesi için bir araya gelen az sayıdaki işçiye dahi tahammül edilmediğinin aktarılmaya çalışılan filmde, işçiler, taşeron firma yetkilisi tarafından gece gece işten atılır. Fakat buna karşı da güçlü bir tepki gelişmez ve işçiler atıldığıyla kalır.

     

     

    Sakin ve dingin bir tempoda giden film, Hukuk Fakültesi’nde okuyan öğrenci bir işçinin şantiyede iş cinayetine kurban gitmesiyle seyircide, ağır giden temponun hızlanacağı beklentisi yaratsa da gelişmeler bu eksende olmaz. Cenaze sessiz sedasız ve hatta tepkisiz morga kaldırıldıktan sonra dahi şantiyede bir hareketlilik gelişmez. Fakat yaşadığımız pratikler gelişmelerin farklı bir yönde ilerlediğini gösteriyor. Böylesine acı olaylar karşısında işçilerin taşıdıkları öfke güçlü bir tepkiselliğe dönüşebiliyor. Örnek verecek olursak, Torunlar Center’da yaşanan iş cinayetinde işçiler, taşıdıkları öfke sonucu kendilerini “ziyarete gelen” valiyi şantiyeden kovdular. İnşaat İşçileri Sendikası’nın çalışmalarından ya da temsilcilerinin emek içerikli programlara katıldıklarında yaptıkları değerlendirmelerden de görüleceği üzere; bugün yaşanan ve gittikçe de artan iş cinayetlerinin temel nedenlerini salt iş güvenliği yetersizliği, alınmayan güvenlik ekipmanları ya da işçilere verilen eğitimin niteliğiyle açıklanamayacağını; bu cinayetlerin altında yatan ana faktörün taşeronluk sistemi yanında inşaat baronlarının azami kar ihtiyaçlarını karşılayacak her türlü yasal düzenlemelerin burjuva devlet ve siyasi iktidar tarafından güvence altına alınmasının rolünün büyük olduğunu görüyoruz. Buradan yola çıktığımızda film, şantiyelerde yaşanan mevcut iş cinayetlerini sahneye yansıtmanın ötesine geçemiyor. Amacın sadece nesnelliği yansıtmakla sınırlı‬ ‪ve dar olması ya da birtakım kaygılar taşıması filmi, yaşanan iş cinayetlerinin‬ ‪gerek politik gerekse de sistemle bağını kuran ciddi eleştirilerden yoksun‬ ‪kalmasına yol açıyor.‬

     

    Bir taraftan sağlık problemleri ile cebelleşen, bir taraftan da emekli olabilmek ve ailesinin ihtiyaç duyduğu asgari geçim imkânlarını yaratabilmek için derin düşüncelere dalan İbrahim, kendisini bu boğucu girdaptan çıkaracak güçlü bir çıkış noktası aramaktadır. Önüne koyduğu tek belirli hedef emekli olabilmek için ihtiyaç duyduğu 8 bin lirayı bulup bir an önce emekli olmaktır. Her ne kadar yeğeni Yusuf amcasının ihtiyaç duyduğu parayı birtakım haklarından vazgeçerek taşeron patrona borçlanma yöntemini seçse de, yılların pratik deneyimiyle pişen ve iş hayatında taşeron patronlarını iyi tanıyan İbrahim, yeğeni Yusuf’a gerekli uyarıyı yapmaktan geri durmaz. Kimliğinde cisimleşen olgun ve karakterli yapısıyla işçilerin de saygı duyup değer verdiği bir kişilik olmasına karşın İbrahim, işçilerin yaşadığı sorunlara karşı onları bir arada tutan, gerektiğinde istek ve taleplerini mücadele eksenine sevk edecek eğilimden uzak bir portre çizmektedir. Burada da sınırlı bir teşhirciliğin ötesine geçemeyen senaryo, mücadele ve hak talepleri doğrultusunda gerekli mesajları vermekten uzak kalmıştır.

     

    İş cinayetine kurban giden üniversite öğrencisinin akıbetinin ailesi tarafından yasal süreçlere taşınmaması karşılığında patron yetkililerinin yaptıkları iğrenç pazarlığı perdeye taşımak ve yansıtmak ne kadar anlamlı ve değerli ise; en azından “göz göre göre cinayet geliyorum diyordu” minvalinde bir cümleyle şantiyelerdeki iş güvenliğinin yetersizliği ve patronlar tarafından sergilenen ihmalkârlığı daha güçlü bir şekilde teşhir edememesi de bir o kadar eksiklikti.

     

    Yaşadığı sağlık sorunlarına ve emekli olabilmesine çözüm üretemeyen İbrahim, kendisi için ölümün yakın olduğunu bilmektedir. Umulmadık bir anda gelen ölümün sadece kendisini değil, geride bıraktıklarını da öldüreceğini bilen İbrahim, şantiyede yaşamına son verir. Ölmeden önce ailesini yeğeni Yusuf’a emanet ederek ağır sorumluluk yükleyen İbrahim, ölümüyle buradan gelecek tazminatın ailesinin ihtiyacı olan evi karşılayabileceğini düşünür. Fakat gelişmeler bu doğrultuda olmaz ve inşaat patronlarının iş cinayetine kurban giden üniversite öğrencisinin ailesiyle yaptıkları iğrenç pazarlıktan ötesi burada da sergilenir. Bir noktada anlaşmaya varıldığı düşüncesinin hâkim olduğu bir anda eli kâğıda uzanan İbrahim’in eşi, derin bir düşünceye daldıktan sonra imzalamaktan vazgeçer. Yaşadığı coğrafyada yıllardır süren kirli savaşın tüm acılarını bağrında toplayan Kürt kadınına has bir olgunlukla katilinin karşısında dik durmayı ve acısını saklamayı öğrenmiş bir yetkinlikle imza atmadan kalkar İbrahim’in eşi. Film, verdiği bu güçlü ve anlamlı mesajla sonlanır.

     

    Bu filmin bir başlangıç olduğunu da unutmamak gerekiyor. İçinde barındırdığı birçok eksikliğe; sahip olduğu sınırlı olanaklarla yapılacak olanın iyisini özverili bir emek ve çabayla yerine getirmeye çalışması da önemlidir ve sınıf hareketi açısından hanemize yazılacak kayda değer bir kazanımdır.

     

    Konunun birinci derecedeki muhataplarından olan inşaat işçilerinin örgütlenmesinin başını çeken İnşaat İşçileri Sendikası, farklı işkollarından işçilerin bir araya geldikleri bir panelde yer almıştı. Bir izleyici tarafından sendika temsilcisine yöneltilen bir soruya verilen cevap işçilerin örgütlenmesi, temel hak gasplarına karşı mücadele ve iş cinayetlerine karşı nasıl bir mücadele hattının çizilmesi gerektiğine dair önemli bir mesaj içeriyordu. Soru şuydu:

     

    İnşaat İşçileri Sendikası olarak bugüne kadar yaptığınız her direnişi başarıyla sonuçlandırdınız. Sizleri izlediğim kadarıyla kaybettiğiniz ve lehinize sonuçlanmayan bir direnişin olduğunu da hatırlamıyorum. Bugün sendikal hareketin geldiği mevcut durum ortadayken siz nasıl oluyor da bütün direnişleri kazanabiliyorsunuz. İşin sırrını öğrenmek istiyorum?

     

    İnşaat İşçileri Sendikası olarak ilk direnişimiz Safir Direnişi'dir. Bir kişi ile başladığımız direnişin ilk gününde şunu gördük: İnşaat işçilerinin mücadelesi bu yasalara sığmıyor. Daha doğru bir ifadeyle, mevcut yasaların bizlere hak olarak tanıdığı sınırlarda hareket edecek olursak kazanma şansımızın olmadığını gördük. O zaman yapılması gereken iki şey vardı. 1- Yasalara uymayacağız, 2- Kendi yasalarımızı hayata geçireceğiz. Aradan dört yıl geçti. Biz ilk direnişimiz olan Safir’de bize tanınan yasallık içinde hareket etmiş olsaydık bugün burada değil de hala Safir’in önünde paramızı versinler diye oturuyor olacaktık. Biz ikinci günde Safir’i işgal ettik. Akşama paramız ödendi.