• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-07-28
  • Hicabi Küçük yoldaşı '96'nın Temmuz sıcağında verdik toprağa...

    Hicabi yoldaş, Eskişehir’de, özellikle de üniversitelerinde ve sendikalarında hala daha anıları sıcak olan, iz bırakmış bir yoldaştır. Şehit düştüğünde, sanki gençlik hareketi şehit vermiş gibi Anadolu ve Osman Gazi üniversitelerindeki devrimci-demokrat ve yurtsever öğrenciler ona sahip çıkmışlardır. Ve hala daha Eskişehir’in şehidi olarak kabul edilir.

     

    Yoldaşın en belirgin özelliği, olgu ve olaylara hep sınıf ekseninde yaklaşmasıydı. Eskişehir’de ve bulunduğu diğer yerlerde O’nu tanıyanlar da hep böyle anlatırlar. “İşçi sınıfı hakkında ne düşünüyorsun” her bir sohbetinde bu soru Ulaş’la bütünleşmiş bir sorudur. Eskişehir’de diğer siyasetler üzerinde bir saygınlığı vardı yoldaşın. Hicabi deyince farklılaşırdı ortam.

     

     Ve tabii antifaşist kimliği. Şu anda hala daha Eskişehir’de bulunan kimi sivil polisler, öne çıkan birisi oldu mu, “Sen de Hicabi gibi başımıza bela mı olacaksın” diyorlar! Onun bilinen ünlü çatışmalarından birisi, Anadolu Üniversitesi’nde bahar şenlikleri sırasında standa saldırmaya gelen polislere, daha onlar saldırıya geçmeden Hicabi ve diğer yoldaşların saldırıya geçmeleri…Bu saldırı o kadar uzun sürmüş ki, Ulaş yoldaşı zaptedebilene aşk olsun. En sonu artık 3-4 saatlik bir boğuşmadan sonra ve neredeyse bir manga polisle zapt edilebilmiş yoldaş. Gençlikten gelen bir yoldaş olması açısından da birçok yoldaşımıza esin kaynağıdır Hicabi.

     

    ***

     

    Çok genç bir yoldaş var karşımda ve aynı zamanda Anadolu’nun bir kentinde bir başına kurucu gibi çalışan, kafa yoran, öğrenen, tartan, gücü yettiğince uygulayan tek kişilik bir ordu.

     

    Her kesimin sıkışma noktaları, hangi yöntemlerle yaklaşıldığında hangi tür mücadele zeminlerinin yaratılabileceği, kentin sanayi profili, gazetenin kentte satış oranı, neler yapılırsa sağlanabilecek artış, içeriğiyle kentteki farklı kesimlerin ilgi-sorun-gereksinimleri arasındaki uzak ve yakın noktalar… bu konuda kendisinin, gazetenin ve yayınlarımızın içeriği üzerinden yapılması gerekenler… Tümüne ilişkin söyleyecek sözü, çoktan seçmeli planları var, biri tutmadığında diğeri devreye girecek. Anlatıyor. Çocuksu yüzüyle çelişen bir ağırbaşlılık ve derinlemesine kafa yoruş. Yalnızca yapılabilecek olanı değil yapılması gerekeni esas aldığını hissettiriyor her sözüyle. Çalışmadaki zorlanışlarına da değiniyor ama vurgu kendisinin ve kentin örgütlenmesinde yapılması gerekenlere. Kendine de buralardan bakıyor. Kendisini bu çalışmadaki hedefleri açısından geliştirme çabası yansıyor konuşmalarındaki çokyönlülüğe de. Bilimden sanata, eğitimden çevreye uzanan bir ilgi genişliği…

     

    Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde okuduğunu anlatıyor Hicabi. Bu kentin öğrencilerden emekçilere mücadele, ilgi, potansiyel ve açmazlarının panoramasını sunuyor. Üniversitede, devrimci yaşamda ve bir kentte ilk yılları. Tümünü birlikte, tüm çabasıyla iç içe geçirmeye çalışarak tanıma ve örgütlemeye odaklanmış bir yaklaşım onunki. Ve Alınteri’nin gelişip güçlenme zeminlerini aktarıyor konuşmasında. Bu iki konu her sözcükte iç içe geçiyor. “Önceleri yeni sayının geldiğini belirterek dağıtımını yaptığımda Alınteri şu kadar satıyordu. Sonra her sayıda onların sorun ve gereksinimleri ışığında da okuyarak gazeteyi, herbirinin bu yönleriyle örtüşen yazıları bulmaya çalıştım. Onlarla önce bu konularda sohbet edip yeni sayı geldi, tam da bu konuya ilişkin bir yazı var diyor, o sorundan yazıya, içeriğe evrilen sohbet üzerinden eğitim çalışması yapıyorduk adeta. Bu arada gazeteyi de satmış oluyordum” diye örneklemelerle anlatıyor. “Bu yöntemle gazetenin satışında şu kadar artış oldu, şu yöntemi izlersem bu birkaç kez katlanır” diye yeni ve daha yaratıcı yöntemlere de kafa yoruyordu.

     

    ***

     

    Faşizmin karartamadığı gözler

     

    Büyük tarihsel-toplumsal hareketler, önce büyük direnişlerle kendilerini ortaya koyarlar… Bu, örgütler için de geçerlidir. Örgütler olsun sonrasında devrime yol açan, bu yönde ilerleyen büyük tarihsel-toplumsal hareketler olsun, güçlerini ve eylem kararlılıklarını, yenilmezlilerini öncelikle direnişlerde sergilerler. Üstün karşıdevrim karşısındaki bu duruşları, o kesitte kuvvet dengelerinden dolayı eylemleri yenilgiyle sonuçlansa bile, sonraki zaferi muştular. Embriyonik zaferin tüm unsurları, o güçlü direniş içerisinde yer almaktadır. Direnişin gücü ve kararlılığıyla içerilmiş bu öğeler, ilerleyen süreçlerde inisiyatifin devrim yönünde geliştirilmesinde, tarihsel devrimci akışın sağlanmasında çıkışı oluşturur.

     

    Büyük direnişlerin önemi bundan gelmektedir. 1996 Mayıs-Temmuz Genel Direnişi sınıf savaşımının devrimci açılımının geleceğe taşınacak ipuçlarını verdiği, onlar için kanallar yarattığı gibi, örgütümüzün gücü ve süreçte yeralışı konusunda tarihsel bir saptamada da bulunmaktadır. Bu, örgütümüzün proleter sınıf savaşımının ve antifaşist kavganın içerisine girilen döneminde, kendisinden hiçbir şey esirgemeden sürecin önderi olmaya adaylığını pekiştirerek göstermiş olmasıdır. TİKB’siz tarih yazılamayacaktır. Ama sorun sadece bu da değildir. TİKB, güçlü geleneklerle örülmüş sağlam örgütsel yapısı ve gelişkin taktiğiyle her büyük mücadeleye önderlik etmeye aday ve hazırdır. Politik sınıf savaşımının gündem oluşturan her konusunda kendisini burjuvazinin gündemiyle sınırlandırmadan alternatif politika ve taktik oluşturup güçlerini buna göre en ileri düzeyden mevzilendirerek savaşma ve yenme azmi ve kararlılığını bir kez daha ilan etmektedir bu eylemdeki duruşuyla.“ (Ölümü Yenenleri Kimse Yenemez)

     

    Bu satırlarda Tahsin YılmazOsman Akgün ve Hicabi Küçük‘ün de aralarında yer aldıkları 12 şehit ve onlarca gazisiyle 1996 Büyük SAG ve ÖO Genel Direnişi‘nin en kısa ve en yoğun değerlendirmesini görürüz.

     

    Üç kuşaktan öncü komünisti birleştiren, ne ölümdür ne de ölümüne sürdürülen SAG gibi bir direniştir. Ölümüne savunulan ihtilalci Marksist-Leninist ideolojileridir birlikteliklerinin gerçek zemini. Ne kadar gizil olursa olsun proletaryanın devrimci güç ve potansiyeline olan inançtır.

     

    Hicabi’nin devrimci yol haritası

    İşte Hicabi’yi, tüm zaaf ve yetmezliklerin parantezi olarak sıradan/düzeniçi birey olmaktan çıkarıp, bir taraftar, yepyeni bir devrimci olarak tanışmak durumun da kaldığı faşist diktatörlüğün kolluk güçleri ve işkenceleri karşısında tökezlese de düşmemesini sağlayan da ihtilalci ML ideoloji ve onun maddileşmiş hali olarak TİKB‘nin kendisine uzanan elleridir.

     

    Hiçbir zaman sorunları da sorumluluğu da dışsallaştırmadı kendine. Eskişehir gibi doğru dürüst, uzun soluklu ve direngen bir devrimci gelenek birikiminin yaratılamadığı bir bölgede tanışmıştı ihtilalci ML ile. Çevresindeki insanların birçoğu tutunamayıp yuvarlanıp giderken, o sarsıldıysa da yıkılmadı. Ki bu, faşizm için en büyük suçlardandı. Sudan gerekçelerle tutuklanıp cezaevine konuldu.

     

    Faşist diktatörlüğün temel taktiklerinden birinin hedefiydi. Küçük, mücadelenin geri ve zayıf olduğu bölgelerde doğrulmaya çalışanları ezerek diz çökme halinin devamını sağlayacak bir ruhsal-düşünsel teslimiyet havası oluşturmak. Hicabi, asıl bu boğucu havayla savaştı. Onun çocuksu bir saflıkla gülümseyen gözlerinden yansıyan işte bu savaşı kazanmış olmanın güvenidir. Başarmıştı işte. Bir gözü artık ışık ve hareketle başedememeye başladığında bile, onu bir bantla kapatıp, diğeriyle gülümseyebilmesi bundandı. Son günlere doğru bilinci kapanmaya, hafızası gidip gelmeye başladığında, “Hiçbir tedaviyi kabul etmiyorum. Biz kazanacağız!” derken de beslendiği kaynak aynıydı: İhtilalci Marksizm-Leninizm.

     

    Düzeniçiliğe karşı kazanılmış bir zafer

    Zaferler ancak mücadelenin ürünü olarak yaratılır. Hicabi, zaferi ölüm karşısında değil, burjuva yaşam ve alışkanlıklarıyla iğdiş edilmiş düzeniçi hiçliğe karşı kazandı. Parçaladığı sınırlar, hepimizi/herkesi her saniye yeniden kuşatan burjuva hiçliğinin teslimiyetçi çemberiydi. SAG’nin her gününde kendini yeniden yaratarak başardı bunu. Ne kadar küçük olursa olsun başarılarını görmezden gelmeyerek, her defasında daha ileriye, daha hızlı adımlar atarak ve temposunu örgütünün hedefleriyle uyumlulaştırarak koştu.

     

    Şimdi önümüzdeki model o. Mükemmelliğiyle değil ama, mükemmeli gerçekleştirme azmi ve iradesiyle modelidir kendisinden sonraki kuşakların ve tüm komünistlerin.

     

    ***

     

    Anlatımlarda “ULAŞ”

     

    27 Temmuz 1996 (SAG’nin 69. günü)
    Birilerini yazmak, acılarını anlatmak daha kolay; ancak kendi aileni anlatmak zor. Şu kadar yıl geçti, o yoldaşım, kardeşim. Sadece içeriden baktım; dışarıdan içeriye hiç bakmadım. Aslında düşünsel anlamda Hicabi’nin yaptığı herkesin yapması gereken şeydi.

     

    Liseye başladığında Ankada’da çok yoksulluk çekmiş abimle. O dönem birkaç arkadaşı olmuş ve aileden de kopmuş. Hep savcı olmak isterdi. Savunmak istediği insanları orada daha mı iyi savunacağını düşünürdü, bilmiyorum.

     

    Bir gün cezaevinde, “Ulaş, şu adamların yaşaması ne kadar zor, öğretmen olsaydın da beni kurtarsaydın” dedim. “Aslında senin gibi milyorlarcasını kurtarmak için bu yolu seçtim” dedi. Farkında olmadan beni de değiştirdi. Üniversiteye hazırlanırken gece tatlıcıda çalışırdı. Halkacıda çalışırmış. Ellerinde kalın bir şeker tabakası oluşmuş, onları jiletle kazır, dersaneye öyle gidermiş.

     

    Fikir olarak demiyorum, tabii ki onun fikrine saygım var. Yaşam biçimimi değiştirdim. Değiştim. Değişmek istediğimden değil belki, farkında olmadan değiştim. Belki de değişmek istiyordum.

     

    Bursa’da kayın babamın evinin terasından cezaevi görünürdü. O kadar yakın o kadar uzak. Cezaevi yakınında ev bakmaya başladım. Eşimden ayrılıp, iki günde bir cezaevine gideceğim. Ben ona yakın olmak için herşeyimi değiştirdim, bütün hayatımı.

     

    Niyeyse öncesini değil, sonrasını hatırlıyorum. Öncesi yok sanki, sonrası var. Hep anlatmak istedim. Karşımda da beni anlayacak insanlar bulamıyordum. Belki benim acıma saygı ama onun fikrine saygı göstermiyorlar. Bu nedenle anlatmak istemiyorum, öncelikle onun fikrine saygı göstermeleri gerek. Benim acıma üzülüyorlar. Bunu istemiyorum.

     

    Anlatmazdı, içine kapalı biriydi. O’nu anlamamamızdan, eleştirmemizden, fikrine saygı duymamamızdan. Sadece abimle paylaşırdı. Bir kez cebinde kart buldum. Alınterigazetesinin kartı. Abim geldi ona söyledim. Abim, “O Alınteri muhabiri, bunda birşey yok, korkma” dedi. Son yılı annem onun yanına taşınacak; fakat Hicabi gelmiyor. Sonunda geldi. Sanki otuz yaşında olmuş; “Ne oldu?” dedim. Söylemedi. Sırtında morluklar vardı; nezaretten yeni çıkmış! Bana anlatmıyor, abime anlatmış.

     

    Annem Eskişehir’e gitmiş, Hicabi’nin evi kitap doluymuş. Anam gizli gizli yakıyor. Ulaş, “Kenan Evren bile senin kadar yakmadı!” demiş.

     

    Yine gözaltına alınmıştı. Bize birkaç haftaya kadar çıkar denmişti. Birgün abim, bana söyledi; 12 yıl ceza almış! Anama hiç söylemedik.

     

    Cezaevine gideceğim, sormaya utanıyorum. Şehir dışında olduğunu öğrendim. Görüşe gittim; nasıl kilo almış. Spor yapsana dedim; başladı, kolunu kırmış! “İşkence mi yaptılar?” diye sordum; “kolay mı!” dedi.

     

    Cezaevine sebze falan götürdüm. Açlık grevine başlamışlar. Ben AG’nin ne olduğunu bilmiyorum. Götürdüklerimi PKK‘lilere vermemi istedi. Bari şu salatalıkları yiyin diyorum. “Olmaz” diyor; limonla şeker istiyor sadece. Bir de “Dışarıda uğraş” diyor.

     

    Küçük kızım 10 yaşındaydı, teyzesiyle dışarda dolaşıyorlar. Birileri cezaevleri konusunda imza topluyor, teyzeme de “Sen de bir imza ver” diyorlar. Teyzem, “Olmaz, benim teröristlerle işim olmaz, gidin” diyor. Kızım ise, “Benim dayım terörist değil” diyor; “Benim dayım da orada. Açlık grevinde. Kimse ona terörist diyemez. Ben imza atabilir miyim?” diyor ve atıyor.

     

    O’nu asıl çalışmaya başladığımda anladım. İnsan emeği meğer ne kadar değersizmiş? İnsana sınıfsal bakış açısından bakmanın önemi. O’nun ölümünde, “Şu İzmir, Türkiye yansa!” dedim. SAG-ÖO sürecinde, dışarda tutuklu yakınları arasında tek kişilik bir ordu gibi çalıştım ve Hicabi’ye, içerdekilere destek süreci benim düşünce ve yaşam biçimimi değiştirdi. Zayıflar, vb. diyordum ancak ölüm asla! O beni kandırdı. Gözünün görmediğini söylemedi, kusmaya başladığını söylemedi; “100′e kadar yaşarım” diyordu. İki yıl, onun ölmediğine dair hayal kurdum. Ne zaman abimi de kaybettim; işte o zaman ikisini de kaybettiğimi anladım.

     

    Abim bir gün otobüse binmiş; yanındaki adam “Kenara git” diyor. Abim “Yer yok” diyor; o ısrarla “Çekil” diyor. Abim patlamış: “Sizin için mi öldü benim kardeşim. Size değer mi!” Ve geldi, bana sarılıp ağladı. Abim, sırf onun adını vermek için çocuk sahibi oldu ve zamanını da ölüm yıldönümüne denk getirdi.

     

    Ben Hicabi’nin mücadelesine saygı duyuyorum; ancak o dönemki AG’yi onaylamıyorum. Ben bile AG’yi başladıktan bir hafta sonra duyduysam, dışardaki ananların çoğunun haberi yokken AG nasıl başlatılır? Birlikte eyleme geçmeliydik. Programlı olmalıydı, aileler örgütlenmeliydi, dışarısı örgütlenmeliydi; ondan sonra başlamayıldı. Dışarıyı örgütlemeden içerde başlanır mı?

     

    Köyümüzde Hicabi’yi anmaya gittik. Jandarmalar abimi arıyorlar. “Ölümüzü ziyaret edemeyecek miyiz?” demişti abim. Köye gelmeden önce haber verecekmişiz! Abimle karakola gittik. Jandarma komutanı, “Ben MHP’liyim, bir şey olduğunda ben buradayım, sen oradasın!” dedi. Abim de “Aynen!” dedi. Akıllı abim, İzmir’deki adresini verdi ona, 2. yılın anmasına bir hafta kala da öldürüldü.