• Paylaş

    KATEGORİ : KÜLTÜR-SANAT

    Eklenme tarihi : 2017-04-22
  • Tek bir kitapla bir büyü gibi dolaştı memleketi

    Osman Oğuz

     

    Edebiyatımızın en naif, en dokunaklı şairlerinden birinin doğum günü. Ahmed Arif, 1927’nin dününde, 21 Nisan günü, Amed’de geldi dünyaya: Xançepek’in Yağcı Sokak’ında, 7 numaralı evde. 

     

    Asıl adı Ahmed Önal’dı. Türk bir baba ile Kürt bir ananın oğlu. Diyarbakır Lisesi’nden mezun olduktan sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nü kazandı. İlk şiirleri de bu yıllarda dergilerde yayımlanmaya başladı.

     

    Dizelerine ezilenler konuktu Ahmed Arif’in; yoksullar, çilekeşler, devletten darbe yemişler. Ama dilinde gündeliğin başıboşluğu, kaba politikanın doğrudanlığı yoktu; naif bir lirizm, dokunaklı bir sadelik. Ahvalimiz onun dizelerinde sadeydi, sapsadeydi; onca politik bildirinin ulaşamadığı netlik ve güçteydi de.

     

    Hasretinden Prangalar Eskittim, 1968 yılında yayımlandı. Tek bir kitap. Bu tek bir kitapla Ahmed Arif, bir büyü gibi dolaştı memleketi. Herkesin yüreğine dokunmuş, özellikle sola meyil vermiş kim varsa ruhunda derin iz bırakmıştı. Kulaklarımız doldu onunla; nerede “üstüne üstüne yürüsek” zulmün, onun sesi eşlik etti.

     

    Kürt bir başka sevdi

     

     

    Kürt ise Ahmed Arif’i bir başka sevdi. Türkçe söylüyordu; ama “o Türkçe” değildi bu. Kürt’ün karnını deşen, yurdunu zapturapt altına alan, onu kimliksiz ve kişiliksiz bir yaşama mahkûm edenlerle Ahmed Arif, asla aynı dili konuşmuyordu. Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesi; Kürt’ün yoksulluğu ve sevdası; sınır telleriyle yaralanmış yurdu; mapusa atılan isyanı...

     

    “Hamravat suyu dondu,/ Dicle’de dört parmak buz,/ Biz kuyudan işliyoruz kaba-kacağa,/ çayı kardan demliyoruz” dedi Ahmed Arif; sonra engerekleri, çıyanları, aşımıza, ekmeğimize göz koyanları işaret etti eliyle.

     

    “Ölüm buyruğunu uyguladılar,/ Mavi dağ dumanını/ ve uyur uyanık seher yelini/ Kanlara buladılar./ Sonra oracıkta tüfek çattılar/ Koynumuzu usul usul yoklayıp/ Aradılar./ Didik didik ettiler/ Kirmanşah dokuması al kuşağımı/ Tespihimi, tabakamı alıp gittiler...” dedi Ahmed Arif, sömürgeciyi anlatırken ve dört parça Kürdistan’ın birbirine karışan tavuklarından, fukaralığından bahsetti: Buydu katlimize sebep suçumuz.

     

    Evet, bir kez daha: Onun tertemiz, dupduru ve bir çırpıda, öyle naif anlattığı hakikati, binlerce cümleyi art arda dizerek anlatamadı kimse. Tek bir cümlesindeydi, bütün bir sömürgecilik; devletin zulmünü bir cümleyle yere seriyordu, kulak verenin zihninde. Hele de kendi sesinden, demli çay dumanını yüklenip de yükselen o naif ve sükûnet içinde öfkesinden yükselince...

     

    Kirveeem, hallarımı aynı böyle yaz. Ahmed Arif göçtü, söz de toza belendi. Hâlâ, “uzay çağında bir ayağımız/ ham çarık, kıl çorapta olsa da biri.” Ve hâla, “akşam erken iniyor mapushaneye.” Hâla, “puşt zulası dört yanımız.” Neden bir Ahmed’imiz, neden sözümüzü böyle güzel söyleyenimiz yok artık?


    Yeni Özgür Politika