• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2017-12-17
  • Dünyanın neresinde yaşanıyor olursa olsun cezaevlerinde uygulanan zulüm hepimizedir!

    Cezaevleri ve cezaevleri gerçeği

     

    F (Hücre) Tipi cezaevlerine geçmek amacıyla 2000 yılının son günlerinde düzenlenen 19 Aralık katliamının üzerinden 17 yıl geçti.

     

    O dönem -Gebze dışında kalan- 20 cezaevine yönelik olarak aynı gece girişilen bu katliam saldırısı sırasında toplam 28 devrimci tutsak yaşamını yitirdi, yüzlercesi yaralandı, bu yaralılardan birçoğunda kalıcı hasarlar ve sakatlıklar oluştu.

     

    F tipi saldırısı, sadece cezaevlerindeki devrimci tutsaklara yönelik bir saldırı değildi. TİKB tutsaklarının o dönemde dile getirdikleri bir tespitle o, içerde olduğu gibi dışarda da toplumsal yaşamı hücreleştirmeyi hedefleyen stratejik bir saldırıydı. Ecevit’in başbakan olduğu DSP-MHP-ANAP Koalisyonu ile 28 Şubat generallerinin kolkola hayata geçirdikleri o saldırıdan sonra hem cezaevlerinin hem de toplumun ne hale geldiği ortada.

     

    Aradan geçen 17 yılın ardından bugün hapishanelerde uygulanan baskı politikaları AKP eliyle devam ediyor. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ‘FETÖ’ bahanesiyle gündeme getirdikleri Tek Tip Elbise (TTE) uygulamasıyla devrimci tutsaklara ‘esir muamelesi’ dayatılıyor. Çıkış noktası olarak ABD’nin Guantanamo işkence kampını  örnek gösteren faşist AKP, tasarladığı bu uygulamayla işkenceye zemin hazırlayan, kişilerin onur ve haysiyetlerini kırarak manevi varlığını ihlal eden kindar bir tutumla yaklaşıyor.

     

    Tek Tip Elbise dayatmasının yanı sıra yine OHAL’le birlikte yoğunlaşan baskı ve tecrit uygulamalarıyla işkenceler sistematik olarak sürdürülüyor. Hücreler onlarca gardiyanla gece yarısı basılarak dağıtılıyor ve tutsaklar darp edilerek –bazılarına “süngerli oda” denilen- “özel hücrelere” konuluyor. Sürgün-sevkler belirsizliği derinleştiriyor. Ailelerin ulaşamayacağı bölgelere dağıtılıyor tutsaklar. En küçük bir direniş ağır disiplin cezalarıyla karşılanıyor. Tutsaklara üzerinde ‘terör örgütü mensubu’ yazan yaka kartları dayatılıyor. Bu dayatmayla tutsakların en temel ihtiyaçlarını dahi insanlık dışı uygulamalar ve onur kırıcı yöntemlere boyun eğerek karşılanması isteniyor. Kısacası hapishaneler adeta birer işkence-rehin merkezine dönüştürülüyor.

     

    ***

    Katliamın 17. yılında bir dizi yazı yayınlayacağız. Bunlardan birincisi, Türkiye’deki cezaevleri gerçeğini dünya kamuoyuna duyurmak amacıyla 2006 yılında yurtdışında 4 dilde yayınlanan “Kara Kitap” broşürünün bazı bölümleri olacak.

     

    Türkiye’deki cezaevleri gerçeğinin ana hatları yanında 19 Aralık Katliam saldırısının değişik cezaevlerinde nasıl yaşandığına dair kısa parçalardan oluşan bu bölüm, konuya dair genel bir ‘hatırlatma’ amacını taşıyor.

     

    ***

    Tarihsel bir baskı ve zor aygıtı olarak cezaevlerinin gelişimi, burjuva devletin gelişimi ve kurumlaşmasıyla paraleldir.

     

    Cezaevleri, tarihin her döneminde bir baskı ve yok etme aracı olarak kullanılmıştır. Kapitalizmle birlikte ortaya çıkan ‘modern’ cezaevlerinin 200 yıllık tarihinde, şiddetin daha ‘ince’ fakat katmerli uygulanışını görürüz. Dünyanın hiçbir yerinde özde bir farklılık içermeyen “kapatma” yoluyla cezalandırma, son 20-30 yıldır tecrit ve izolasyon yoluyla, sadece fiziken değil ruhsal olarak da zamana yayılmış bir tarzda yok etme yöntemleri üzerinde yoğunlaştı.

     

    Özel beyin yıkama programlarının uygulandığı tecrit hücreleri Türkiye'den önce ABD ve AB ülkelerinde yaşama geçirildi. Dünya kamuoyu bu uygulamaların sonuçlarını Ulrike Meinhof'lardan, Boby Sands'lerden biliyor. Türkiye'de F Tipi cezaevlerinin uygulayıcılarından olan, dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami TÜRK, “F tipi cezaevi modelini Almanya'dan aldık” diyordu.

     

    ABD'de 30 yıldır cezaevleri uzmanı olarak çalışan Melda TÜRKER, “F tipi mimari modeli Pensilvanya modelinde olduğu gibi yatılan yerlerdeki mahkum sayısını kısıtlamak ve onların birbirlerini etkilemelerine engel olma yoluyla cezaevinde kontrolü hedeflemekle beraber, Pensilvanya modelindeki katı ve mutlak izolasyonu getirmemiştir. Mahkumların yatırıldığı yerler üç kişilik ve tek kişilik odalar olarak düzenlenmiş olup, tek kişilik odalar, diğer mahkumların volta atabileceği bir havalandırmaya bakan hücrelerdir; oysaki Pensilvanya modelinde bütün hücreler tek kişilikti ve yatanların birbirlerini görme ve işitme imkanları yoktu” diyor. Melda TÜRKER'in “tam olarak aynısı yapılmadı” dediği Pensilvanya modeli, bugün D tipi yüksek güvenlikle cezaevleriyle hayata geçirilmiştir.

     

    İşkence ve baskıdan tecrit ve izolasyona…

    Siyasi karşıtlarına sistematik şiddet ve işkence uygulamak Türkiye’de bir devlet politikasıdır. Bu politika bazı dönemlerde, kelimenin tam anlamıyla dizginlerinden boşanır. Özellikle 1980 askeri faşist darbesinin ardından 600 bin kişi gözaltına alındı, işkenceli sorgulardan geçirildi ve binlercesi cezaevlerine tıkıldı. Sonraki yıllarda da cezaevleri hep işkence, saldırı ve katliamın adresi oldu. Fakat 19 Aralık 2000 tarihinde, Türkiye’nin 20 cezaevine aynı anda yapılan saldırı, o güne kadar yapılanların en büyüğü, en dehşet verici olanıydı. Tam teçhizatla donanmış faşist ordu, bu saldırıda her türlü savaş aracını kullandı. 19 Aralık Katliamı, bugün hala ne oldukları açıklanmayan kimyasal gazlar, yangın bombaları, zırh delici mermiler, gelişkin otomatik silahlar ve her türlü patlayıcının kullanıldığı bir katliamdı… Gaz, yangın, bomba ve kurşun yağmuru altında kalan devrimci tutsaklar, saldırıya tam 4 gün direndiler. Nazi toplama kamplarını aratmayan bir barbarlıkla 28 insanımızı oracıkta katlettiler. Yüzlerce tutsağı yaraladılar, bir o kadarı sakat kaldı. Saldırıdan sağ kurtulabilenler yarı baygın halde adına “F tipi” denilen izolasyon hücrelerine tıkıldılar.

     

    Onlara bir sistem dayatıldı: Günlere ve yıllara yayılmış bir biçimde, fiziken ve ruhen çökerterek, çürüterek bir insan posası haline getirmeye çalışacak olan bir sistem. Sadece siyasi ideallerden, düşüncelerden, kimliklerden soyutlamakla kalmayıp, bu amaca ulaşabilmek için bedenleri ve ruhları da teslim almaya çalışan bir sistem. O sistemle ya işin başında hesaplaşacaktır ya da o sistem siyasi tutsakları alıp bir değirmen gibi öğütecek, bir insan posası gibi toplumun içine kusacaktır.

     

    Fakat Türkiye cezaevleri tarihi, baskı ve işkencenin olduğu kadar direniş ve boyun eğmemenin de tarihidir.

     

    Koyu bir karanlık, yalnızlaştırma, siyasi düşüncelerinden ve inançlarından soyundurma süreci işletilmeye başlandı. Teslim olunmadı, direnildi. Tüm cezaevleri Ölüm Oruçlarıyla dalgalandı. Bu direniş, tecrit ve izolasyonun kırılması içindi. Devrimci tutsakları politik düşüncelerinden, ideallerinden ve kimliklerinden baskı yoluyla, işkence ve yalnızlaştırma yoluyla uzaklaştırmaya çalışan faşist bir devletin saldırıları karşısında siyasi kimlikleri, kişililikleri, onur ve ütopyaları korumak için direnildi. 11 parti ve örgüt adına 2 bin komünist ve devrimci tutsak, yılları bulan bir Ölüm Orucu yaptı. Saldırıda yüzyirmiyedi kişi yaşamını yitirdi. Faşist devlet, öldüremediği devrimcilere zorla müdahale ederek sakat bıraktı. Bugün, adına Wernicke-Korsakoff denen ve hafıza yitimi anlamına gelen hastalık sonucu beşyüze yakın devrimci geçmişini hatırlayamaz ve tek başına hareket edemez durumda.

     

    Gericiliğin her zaferi tarihsel yenilgiyle maluldür


    Türkiye de emperyalizmin devleti yeniden yapılandırma saldırısının bir ayağı olarak cezaevlerini gördü. Çünkü ülkemizde cezaevleri her zaman toplumun en aydınlık, en diri ve geleceği kucaklamaya en aday politik güçlerinin bulunduğu yerler olmuştur. Topluma gözdağı verme ve boyun eğdirmenin ilk basamağı cezaevlerinde sağlanacak zaferdi. Cezaevlerini teslim alarak yayacakları korku, çaresizlik duygusu, devletle başetmenin olanaksızlığı düşüncesi, toplumu paralize ederek dışardaki hücreleri de sağlamlaştıracaktı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, 19 Aralık saldırısından birkaç gün önce verdiği demeçte, “Cezaevleri sorunu çözülmeden IMF programı uygulanamaz” demişti. “İçerde dışarda hücreleri parçala!” sloganımız, saldırının ortak ve hepimize yönelik olduğunu gösterir.

     

    127 ölüme, belleğini yitirmiş 500'ü aşkın direnişçiye, her gün sayımlarda dayak yiyen, ayakkabı aramasına karşı çıkan, ayda 3 kitaba talim eden, avukatları ve aileleriyle ancak kurallara uydukları koşullarda görüştürülen, onur kırıcı aramaya karşı çıktıkları için tedavileri engellenerek ölüme mahkum edilen siyasi tutsaklar için “F tipleri” yetmedi, 2003′te “D tipi” yüksek güvenlikli cezaevlerini devreye soktular.

     

    İlki Diyarbakır’da açılan “D tipi” yüksek güvenlikli cezaevlerinin etrafı sıkı askeri kuşatma altına alınmıştır. 380 adet kamera bulunmaktadır. 80 televizyon etrafı sürekli olarak izlemektedir.

     

    “D tipi” cezaevlerindeki hücreler yeraltındadır ve güneş görmez. Bu nedenle mezarlık ya da tabutluk olarak adlandırılmaktadır.

     

    “D tipi” cezaevlerini yasayla da perçinlemeleri gerekiyordu. 2005′te yeni bir Ceza İnfaz Yasa Tasarısı hazırladılar. Bu tasarı, ABD ve AB tarzı hapsetmenin Türkiye’ye uyarlanmış ve ağırlaştırılmış biçimidir. Amaç her türlü eziyet ve işkencenin, zamana yayılmış sessizce yok etmenin toplumdan gizlenmesi için gerekli “yüksek güvenlik”in sağlanmasıdır.

     

    Sistem böyle işliyor


    Sömürü kanıksanmışsa yoksulluk kitleselleştirilir, yoksulluğa alışılmışsa sırada açlık vardır. İşkenceye alışılmışsa, sırada vahşet vardır.

     

    Kimliksizleştirme sindirilirse, sıra kişiliksizleştirmeye gelir.

     

    Ücretli köleliğe alışılmışsa, sıradaki köleliğin adı “esnek çalışma”dır.

     

    Topluma örgütsüzlük kabul ettirilmişse sıra bireysel hücreleştirmededir. İçerde ve dışarda hücrelerin örülmesiyle toplumsal ve bireysel atomizasyon iç içe seyreder.

     

    Hücre tipi cezaevi kabul ettirilince, mezarlık tipi infaz yasası devreye girer. Gün ışığından, doğal havadan yoksun bırakmanın, cezaevi aracı içindeki hücrelerde ve hatta tuvalette bile kamera ile izlemenin adı “yüksek güvenlik” olur.

     

    Treatman hazmedilince kimliğe kefen giydirilir, adına “tek tip elbise” denir.

     

    “Asmayıp da beslemek” devletin yüceliğinin göstergesi sayılır ve buna kürek mahkumluğuna denk bir “zorunlu çalışma” cezası eklenir. Nazi toplama kamplarındaki gibi “Arbeit Macht Frei” (Çalışmak Özgürlüktür) olur.

     

    Faşizmde sınır, sınıf mücadelesinde statüko yoktur!..

     

    Bu tehdit hepimizedir!


    Dünyanın neresinde yaşanıyor olursa olsun cezaevlerinde uygulanan zulüm hepimizedir! Savunmasız tutsaklara reva görülen aşağılama, işkence ve “sessiz ölüm” uygulamaları büyük insanlık ailesinin onuruna yöneliktir. Et yığınına dönüştürülerek pelteleştirilmek istenen bizim beyinlerimiz ve direnme gücümüzdür. İnsanlık bu türden her utancı, dünyanın tüm lanetlileri yeteri kadar etkili bir biçimde ayağa kalkıp seslerini çıkarmadıkları için yaşıyor! Bizler kendi hücrelerimizden çıkmadıkça, bu sessizlik ve eylemsizlik sürdükçe Türkiye'dekiler de içinde olmak üzere dünyanın başka yerlerindeki cezaevlerinden yeni işkence ve ölüm haberleri gelecek!..

     

    ***

     

    Aşağıdaki alıntılar, 19 Aralık Katliamı'nın ardından, izolasyon hücrelerine kapatılan devrimci tutsaklardan Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB) Davası'ndan yargılanan tutsakların yazdıkları mektuplardan derlenmiştir. Bu mektuplar daha sonra “Tecrite karşı yoldaş mektupları / DAMLADA OKYANUS” adıyla kitaplaştırılmıştır.

     

    Turan TARAKÇI:

    “Döşemenin üzerindeki yangın bombası belli ki yeni atılmış, yerdeki bir yastığı tutuşturmuştu. İçimden 'şunu boğarak söndürebilirim' dedim. Zaten su yok. Gözüme sünger yatağı kestirdim, sürünerek ve vücudumu fazla yukarı kaldırmadan hücre kapısından hafifçe içeri girdim. Ama üzerimden 'vın, vın, vın' diye bir şeylerin geçtiğini de hissediyorum. Bir yandan da duvardan kopup gelen beton parçaları yağıyor üstüme. İlk hamlede sünger yatağı alevin üstüne yerleştirdim. Boğuldu gibi oldu, baktım yandan alev kaçıyor, havalandırma deliği buldu herhalde, bu sefer hafiften üstüne kapaklandım iyice havasız kalsın dile. Tam geri dönecektim -bir iki hamle de yaptım sanırım- yatağın uç tarafından alev çıkmaya başladı. 'Hay aksi şeytan' diyerek yatağa iki elimle tekrar yapıştım, kaldırıp biraz ileri itecektim. İki elimle kavradım, yerde uzanmış vaziyette, vücudumla beraber yatağı tam kaldırdım ki, arkamdan bir şeyin vurmasıyla yüzükoyun yere yapıştım. Ne isabet ettiğini tam anlayamadım, sert bir cisimle sırtıma bir şey isabet etti, 'bu gaz bombası olabilir' diye düşündüm. Çünkü avucumuza sığan küçücük gaz bombaları vardı. Vücuda vurdu mu resmen sarsıyordu. Bunun hemen akabinde kan ağzımdan fışkırdı, vurulduğumu anladım. Hepsi birkaç saniyenin içinde oldu. Film şeridi gibi aklımdan düşünceler akıp gidiyordu. Yoldaşlarım, ailem, cenazem (...).

     

    'Vuruldum' dedim arka tarafa. Sol kol tutmuyor, kendimi geriye çekemiyorum, alev de üstüme doğru geliyor. En sonunda -tam hatırlamıyorum- biri ayaklarımdan beni geriye çekmeye başladı. Kenan yoldaşın sesini duymuştum: 'Turan vuruldu, hemen geri çekelim' diyordu. Herhalde bana en yakın oydu. Geri çekilip pencere altına uzunlamasına yerleştirildiğimde de kafamı zaten onun kucağında buldum. Eliyle alnımı okşadığını, saçımı düzelttiğini hissettim. Tekrar yoldaşlarımın yanında olduğumu farkedince, yeniden bir yaşama azmi kapladı içimi, Hakan da elinde tampon yara yerini arıyordu. Sonunda bir yere yerleştirdi gibi. Ben hala tam karşısındayım, alev üstümüzden geçiyor. Bir yandan da yılların hatıralarını biriktirdiğimiz eşyalarımızın yanışını seyrediyorum (...). Sıcaklık o kadar fazla ki, ama ben üşümeye başlıyorum. Artık dakikalar bana çok uzun gelmeye başlıyor. 'Herkes yanacak!..' diye düşünüyorum.”

     

    Lale ÇOLAK:

    [Ölüm Orucu eyleminin 222. gününde, 8 Ocak 2002'de ölümsüzleşti]

    “Kartal Cezaevi. Dokuz metre yüksekliğinde duvarlar... Biz kuyu diyoruz bu havalandırma bozuntusuna. O da yetmemiş tel örgülerle çevrilmiş kuyunun ağzı. Ne acizlik... Engel mi sınırsız gökyüzünü seyre dalmaya, yıldızları sorgulamaya, Kutup Yıldızı'na ulaşmaya. Engel mi rüzgarın serinliğini yüzümüzde hissetmeye denizin kokusunu içimize çekmeye? Engel mi duvarlar kanatlarımızı sosyalizmin soluğuyla doldurup havalanmaya, yelkenlerimizi komünizmin özgürlük dünyasına fora etmeye? Kim demiş engel diye! Ne gam... etrafımızda kalın duvarlar, 10 adımlık dar bekanlar. Ama işte bu kadar. Beynimizin, düşüncelerimizin çitleri, sınırı yok bizim. Sınırsızca yol alıyoruz denizimizde. Yıllar öncesinden çözdük palamarı. Kaptan köşkünde Osman'larla, Fatih'lerle, İsmail'lerle, Sezai'lerle, Remzi'lerle, Selma'larla, Tahsin'lerle, Tuncay'larla rotamızı bir an olsun şaşırmadan yol alıyoruz oraya: Kızıl gezegene (...)”

     

    Oya AÇAN:

    “Öyle akılalmaz bir vahşetle boyanmış 4,5 gündü ki, lafa nereden girip hangi parçadan başlayarak anlatayım açıkçası bilmiyorum. Bugün AG'nin 17. günündeyiz (...). Tahmin edersin ki, hepimiz yaralıyız. 22 Aralık 14:10'dan başlayarak buraya giriş yaptığımız sabahın 05:00'ine kadar aralıksız dayak yedik. Hepimizin kafası, Lale ve Melek'in bel bölgesi, benim göğüs ve boyun berbat. Hani '79'da müthiş bir dayak yemiştim de bir ay düzelememiştim ya, tıpkı onun gibi oldum. Burada dün, ısrarlarımız üzerine göğsümü bandaja aldılar. Lale'nin sakat kolunu -tümüyle kasıtlı şekilde- ters yöne bükerek çatlattılar. Hepimizin kafasında 5-10 kuruş büyüklüğünde saçsız bölgeler oluştu. Her yanımız ağrıyor; kulaklarımız, gözlerimiz ve başımız... Başımıza çok vurdular. Her yanımız mosmor. (...)”

     

    Murat ERTEKİN:

    “Size Tuncay yoldaşın (*) son anlarını anlatmaya çalışacağım. 11 Nisan sabahı diğer günlere göre daha iyiydi. Bir önceki akşam epey kötüydü. Konuşmakta zorlanıyor, aşırı terliyor ve su alamıyordu. Ama sabah su almaya başladı. Konuşmakta da zorlanmıyordu. Buna çok sevinmiştim. O gün ziyaret günümüzdü. Saat 10:00 civarında Tuncay'ımızı ziyarete çağırdılar. Giydirdim, saçlarını taradım (saçlarını taramadan kesinlikle ziyarete çıkmazdı). Yürüyerek gitti, 10:40'ta gardiyanların kollarında bitkin bir şekilde ziyaretten döndü. Alt katta sandalyeye oturttum. Konuşması iyice peltekleşmiş ve zor anlaşılıyordu. Su içirmeye çalıştım ama yarım bardaktan fazlasını içemedi. 'Yukarı çıkalım mı?' diye sorunca, 'Yukarda ne var ki, niye çıkacağız?' dedi. Bu bilincinin kapanmasına işaretti. Konuşturmak için birçok soru sordum. Cevaplarını alamıyordum. Gözleri sabitleşti ve kafası geriye düştü. Artık hiçbinr şeye tepki vermiyordu. Vücudu gerildiği için bir türlü kucağıma alamıyordum. En son zar zor üst kata çıkarıp yatağına yatırdım. (...) Tuncay'ımızın ilgisini çekecek sorular sormaya başladım. Aynı zamanda vücuduna masaj yapmaya ve ıslak bezle silmeye de çalışıyordum. Ama sorularıma hiçbir tepki vermiyordu ve nefes alışverişleri düzensizleşmeye başladı. Tanıdığı ve sevdiği yoldaşlar hakkında ilgisini çeken şeyler anlatmaya başladım. Hiçbirine tepki vermedi. Ben kendimi tutamayarak Tuncay'ımıza sarıldım ve 'Benimle niye konuşmuyorsun? Yoksa bana küstün mü?' dedim, gözlerini hafifçe açarak gülümsedi. Bundan başka hiçbir tepki vermedi. Yarım bardak kadar suyu selpakla içirebildim.

     

    Öğleden sonra, bir tesadüf sonucu idare Tuncay'ımızın bilinciin kapandığını farketti ve panik içinde hastaneye götürdüler. Hücrede artık yalnızdım. Artık yanımda Tuncay yoktu. Tuncay'ımızın şehit düştüğü haberi... Duyunca yüreğim dağlandı (...)”

     

    (*) Tuncay GÜNEL, TİKB Davası'nda yargılanıyordu. 11 Nisan 2001'de, ÖO eyleminin 123. gününde ölümsüzleşti.