• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2017-09-12
  • H. Selim Açan'la 12 Eylül'ü konuştuk

    Alınteri: 12 Eylül faşist darbesini ne zaman, nasıl öğrendiniz?

    H. Selim Açan: Türkiye'nin o günkü manzarasını ve gidişi tahlilden hareketle 'teorik' bir varsayım olarak askeri bir faşist darbe ihtimalini aylar öncesinden görmüştük. Darbeden 5 ay önce, 22-24 Nisan 1980 tarihleri arasında yapılan TİKB 1. Konferans Raporu'nda da dile getirdik bu tahminimizi. Örgütün o zamanki kolektif görüşlerinin toplu bir ifadesi olarak İsmail Cüneyt tarafından kaleme alınan o raporda, “egemen sınıfların, yükselen devrimi bir an önce ezebilmek için şiddetli bir karşı saldırıya hazırlandıklarına ve faşist ordunun siyasi hayatta oynadığı rolün giderek arttığına” işaret edildikten sonra, “ ...'AP azınlık hükümeti', 'koalisyon hükümeti' vb. formülasyonlar yetersiz kaldığında yapılacak olan ilk şeyin askeri faşist bir rejime geçiş olacağından şüphe edilemez” belirlemesi yapılıyordu.

     

    Rejimin 1980 yılının başlarında Tariş ve Antbirlik işçilerine yönelik saldırılarını, yaz aylarında bu kez Fatsa'daki halkçı belediyeye yönelik operasyon vb. belirtileri bu olasılığı güçlendiren gelişmeler olarak yorumladık. Ama elbette darbenin hangi ay ve günde olacağına dair bir öngörüde bulunamazdık. Bu zaten öngörü değil fal açma ya da kehanet olurdu.

     

    O günlerde İstanbul Fatih'te, Fatih Camii'nin hemen yan sokağında 'Akıncılar' olarak bilinen dinci militanların yoğun oldukları bir bölgede oturuyorduk. Eski bir apartmanın bodrum katındaydı evimiz... Kısa bir süre önce Adana Cezaevi'nden kaçırdığımız Ataman İnce ve Ramazan Ceviz (Deniz) de bizim evde kalıyorlardı. 11 Eylül gecesi ben geç saatlere kadar çalışmıştım. Sabaha doğru yattım. Sabah saat 06:30'a doğru yattığımız odanın kapısı çalındı. Ataman yoldaşın o gün Kartal civarında randevusu vardı. Sabah erken çıkmış evden, fakat daha Fatih'in ana caddesine iner inmez askerler tarafından çevrilmiş. Darbe olduğunu ve sokağa çıkma yasağı olduğunu söylemişler. Evimizde o zaman televizyon falan yoktu. Hemen radyoyu açtık, marşlar ve arkasından cuntanın bildirilerini dinlemeye başladık.

     

    Beklediğimiz bir gelişme olduğu için çok şaşırmadık. Darbe ve olası gelişmeler üzerine bir süre konuştuktan sonra yapılacak genel bir arama ihtimaline karşı evi gözden geçirmeye başladık. Zaten bir oda bir salondan ibaret küçük bir evdi. Evdeki gizli belgeleri öncesinde de her an yakılmaya hazır bir şekilde bir poşetin içinde tutuyorduk. O zaman uyguladığımız kurallar gereği evde iki şişe de uçak benzini vardı. Evdeki silahları elden geçirip eksik şarjörleri doldurduk, herhangi bir baskında kimin nerede mevzileneceğini kararlaştırdık, sonrasında da kulağımız radyoda olacak şekilde işimize gücümüze bakmaya başladık.

     

    Alınteri: Daha sonra ne yaptınız?

    H. Selim Açan: Sokağa çıkma yasağı -aklımda kaldığı kadarıyla- ertesi gün öğlen saatlerinde kaldırıldı. Yasak kalkar kalkmaz yoldaşları evde bırakıp Sezai'lerin MK toplantılarını yaptığımız Kozyatağı'ndaki evine gittim. Sezai, İsmail ve Yaşar (Ayaşlı) o evde kalıyorlardı zaten. Ben gittiğimde MK'nın diğer üyeleri de gelmişlerdi.

     

    Genel bir durum değerlendirmesi yaptık. Sürecin gelişme seyrine ilişkin olasılıklar üzerinde durduk. Önceki askeri darbelerden (12 Mart ve 27 Mayıs) farklı olarak bu cunta döneminin bu kez daha ağır ve kanlı geçeceği ve daha uzun süreli olacağı konusunda hemfikirdik. Tedbirlerimizi buna göre almak, kadro ve taraftarlarımızı da buna göre hazırlamak gerekiyordu.

     

    Bu temelde öncelikli olarak bir genelgenin ve kitlelere dağıtılmak üzere bir bildirinin hazırlanması kararını aldık. 1985 Mart'ına kadar kesintisiz çıkardığımız illegal merkezi yayın organımız Orak-Çekiç (OÇ) baskıya girmek üzereydi. Bir bütün olarak yeraltı mücadelesi konusunda önceden zaten hazırlıklıydık. Kadro ve taraftarlarımız da kafaca ve ruhça bu konuda hazır ve deneyimliydiler. Dolayısıyla, darbe olup da önceden tepe tepe kullandıkları legal olanaklar ortadan kalkınca bazıları bir bildiri dahi basamaz hale düşen o dönemin nice “büyük” örgütünden daha hazırlıklı karşıladık biz bu süreci.

     

    Alınteri: Çıkarılan genelge ve bildiride nasıl bir hat çiziliyordu?

    H. Selim Açan: Her ikisinde de, öncelikle darbenin ABD emperyalizmi ve Türk tekelci burjuvazisinin ihtiyaç ve çıkarları temelinde gerçekleştirilen faşist niteliğinin altı kalınca çiziliyordu. Bugünden geriye doğru bakıldığı zaman bu çok anlamlı görülmeyebilir. Fakat o günlerde, sınıfın ve emekçi kitlelerin darbenin niteliği konusunda zaten kafa karışıklığı yaşadığı bir kesitte, zamanın TKP'si gibilerinin cunta içinde “ilerici” kanatlar tespit ettiği ya da dönemin sayıca büyük örgütlerinden Kurtuluş'un, sırf orijinalite merakıyla bunu “burjuvazi ve proletaryanın birbirini alt edemediği durumlarda gündeme gelen Bonapartist bir hamle” olarak tanımladığı düşünülürse işin başındaki bu netliğin ideolojik ve siyasi açıdan olduğu kadar pratik açıdan taşıdığı önem ve devrimci anlam sanırım kafalarda canlanır. Çünkü sadece bu andığım örneklerle sınırlı olmayan o kafa karışıklığı -tabii onun da gerisinde yatan sınıfsal-ideolojik karakter-, sonrasında sergilenen teslimiyetçiliğin ve tasfiyeciliğin de dayanağını oluşturmuştur. Bu yönüyle mesele sadece “önceden görmek ya da görmemek”, “dedim-demedim” meselesi değildir.

     

     

    Darbenin, emperyalizmin işbirlikçisi tekelci burjuva karakteri yanında işçi ve emekçi halka düşman faşist karakterinin net vurgularla ortaya konulmasına bağlı olarak kadrolara, sınıfa ve halka buna denk bir militanlık ve kararlılıkta uzun süreli bir direniş çağrısı yapıldı elbette.

     

    Kadro ve taraftarlara yönelik örgüt genelgesinde, sokakların ve grev alanlarının kesinlikle terkedilmemesi yanında hiçbir mevzinin, örgütsel hiçbir değerin direnişsiz düşmana bırakılmaması vurgulanıyordu. TİKB kadro ve taraftarları, 12 Eylül dönemi boyunca birkaç istisna dışında bu militan çağrının hakkını veren bir pratiğin sahibi oldular. Örneğin, TİKB'nin hiçbir silahı, direnmenin koşulları olduğu halde düşmanın eline çatışmasız geçmedi. Aynı şekilde, basılan evlerde hiçbir TİKB'li direnmeyi düşünmeden teslim olmadı.

     

    TİKB, cuntaya karşı direnmeyi değil paçasını kurtarmayı merkeze koyan mülteciliği aklından bile geçirmedi. Yurtdışına çıkmayı kadro ve taraftarlarına yasakladı. Bu tümüyle, TİKB'nin faşist darbeye karşı sonuna kadar direnmeyi esas almasının doğal ve mantıki bir sonucu olarak şekillendi. Yoksa bu konuda MK'da öyle uzun boylu konuşmalar yapılıp özel bir karar falan alınmadı. Önceden örgütlenmiş güçlü bir yeraltının varlığı da bu devrimci politikanın hayata geçirilmesini mümkün kıldı.

     

    Alınteri: Sonradan geriye doğru baktığınızda TİKB'nin o süreçte hataları olmadı mı?..

    H. Selim Açan: Olmaz olur mu?!. Beylik bir sözdür ama “iş yapan, yanlış da yapar”. Oturduğu yerden ya da uzaktan ahkam kesenlerden farklı olarak pratiğin içinde olan hiçbir devrimci örgüt ve birey hatadan azade değildir.

     

    TİKB'nin 12 Eylül cunta döneminde yaptığı hataların başında, faşist cuntanın kısa süreli olmayacağını baştan tespit etmekle birlikte elindeki sınırlı güç ve olanakları bu uzun süreli kavgaya uygun kullanmakta sergilediği ihmaller gelir. Tabii bu, cuntanın ilk aylarında içimizde de uç veren “geri çekilmeci” eğilimlerin haklı olduğu anlamına gelmez. Cunta karşısında kendileri doğru dürüst direnemedikleri için TİKB'yi de “geri çekilmekte geç kalarak maceracı bir politika izlemekle” suçlayan oportünist eleştirilere geçerlilik kazandırmaz.

     

    Kastettiğim hata, kendini daha çok yenilen darbelere rağmen yitirilen yoldaşların boşluğunu hissettirmeme devrimci iddiasının zaman zaman aşırıya vardırılması şeklinde kendini göstermiştir. Öyle ki, henüz büyük darbelerin yenilmediği dönemlerde ne kadar yeraltı yayını (Orak-Çekiç) dağıtılıyorsa, gücün parmakla sayılabilecek kadar azaldığı sonrasında da aynı sayıda ısrar bunun yansımalarından biridir. Keza, dönemin yönetici konumlardaki kimi temel kadrolarının, mücadelenin koşullarındaki farklılaşmayı yeterince dikkate almadıkları için yaptıkları basit hatalar sonucu tutsak düşmeleri aynı dar görüşlülüğün bir başka sonucu oldu.

     

    12 Eylül dönemindeki hata ve yanlışlarımız bunlardan ibaret değil elbette. Aynı şey olumluluklarımız açısından da geçerli. Bunları unutmamak ve unutturmamak gerekir şüphesiz. Fakat bu 'hatırlama' ve 'hatırlatma'nın hangi amaçlarla, nasıl yapıldığı çok önemli. Üzerinden 30 küsur yıl geçmiş bir süreci günün devrimci görev ve sorumluluklarına ışık tutacak şekilde devrimci eleştirel bir bakışla ele alıp irdelemekle, 30 yıl öncesinden bugüne bir türlü gelemeyen, zaman tünelinde kaybolmuş bir “anı anlatıcılığı”nı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Tarihten ders almaya niyetli olanlar için birincisi ne kadar gerekliyse, artık kabak tadı vermiş olan ikincisi ise o kadar anlamsız hatta zararlı...

     

    ***

     

    12 Eylül ve 'sol'

     

    Alınteri: Türkiye solu 12 Eylül faşizmi karşısında nasıl bir pratik sergiledi sizce?

    H. Selim Açan: Tek kelimeyle rezalet. Türkiye solu, 12 Eylül faşizmi karşısında utanç verici bir yenilgiye uğradı. Onun bedelini de hala ödüyor!.. Tarihsel bakımdan ömrünü çoktan doldurmuş bir sistem olarak kapitalizmin 2008 sonrası tekrar belirgin hale gelen krizine rağmen Türkiye solu hala tarihinin en etkisiz ve en itibarsız dönemini yaşıyorsa, bunun kökleri, her şeyden önce 12 Eylül'de yaşanan iflasta aranmalıdır.

     

     

    Türkiye'de işçi ve emekçi kitleler, sola ve sosyalizme açık gençler ve aydınlar, devrimci örgütlere, onların yönetimlerine, program ve politikalarına, sözlerine ve vaadlerine güvenlerini yitirdilerse, onların önerdikleri yoğurdu bile defalarca üflemeden yemeyecek kadar kuşku duyar hale geldilerse, bu yabancılaşmayı doğuran ilk büyük tarihsel kırılma 12 Eylül'de yaşandı. ABD emperyalizmi ve Türk tekelci burjuvazisinin 12 Eylül saldırısı karşısında özellikle de dönemin güç ve etkinlik bakımından “büyük” örgütlerinin merkezi yönetim ve yönelim olarak sergiledikleri korkaklık ve pejmürdelik, sadece onlara inanıp güvenerek peşlerinden giden kitleler içinde değil bizzat bu örgütlerin kadro ve militanları arasında da korkunç bir hayalkırıklığı ve güvensizlik yarattı. 12 Eylül sonrası dalga dalga gelen tasfiyeci savruluşlar bu zeminde yeşerip boy attı. Bu tasfiyeci savruluşları besleyip büyüten diğer bütün kırılmalar -“sosyalizm” olarak görülen çürümüş revizyonist sistemin gümbürtüyle çöküşü ve neoliberalizmin atakları- bunun üzerine bindi, asıl olarak bu birinci hayalkırıklığı zemininde etkili oldu.

     

    Proletaryanın ölümsüz önderlerinden Marks, “dövüşsüz alınan bir yenilginin, diğer bütün yenilgilerden çok daha yıkıcı sonuçlar doğuracağını” söylemiştir. Türkiye solunun 12 Eylül'de uğradığı yenilgi bu cinsten bir yenilgidir. Sol örgüt ve çevrelerin ezici çoğunluğu -en başta da kitlesellik ve etki alanlarının genişliği bakımından dönemin “en büyükleri” olan Dev-Yol, TKP, Halkın Kurtuluşu ve Kurtuluş- 12 Eylül faşizmine karşı kayda değer bir direniş sergilemek şurada dursun, 12 Eylül öncesi etkin oldukları alanlarda diğer sol örgütlerin faaliyetlerini engellemek için gösterdikleri cevvaliyet ve militanlığın zerresini cuntaya karşı göstermediler.

     

    Öyle ki, darbenin olacağını ordudaki ilişkileri sayesinde öncesinden öğrenmiş olan Dev-Yol'un merkezi yönetimini cunta 5 ay içinde çökertebildi. TKP ve Kurtuluş'un yönetici kadroları, direnmeyi düşünmek ve bunun için elden geleni yapmaya çalışmak yerine öncelikle kapağı yurtdışına atma arayışına yöneldiler. TKP'nin bu olanağa sahip olmayan özellikle sendikacı kadro ve taraftarları ise sıkıyönetimin çağrısına uyarak İstanbul'da Selimiye Kışlası önünde teslim olma kuyruğuna girdiler. Akşam mesai saati bitimine kadar teslim alınamayanlara ertesi gün gelmeleri söylendi, onlar da bu söylenene uygun davrandılar. Koskoca İstanbul davasının dosyasında tek silahlı eylem olarak TİKB'li komünist işçi Ali Algül'ün pusu kurulup öldürülmesi eyleminden yargılanan TDKP'nin (Halkın Kurtuluşu) '81 başlarında yakalanan MK üyeleri, o operasyonda ele geçen örgüt arşivinin şifrelerini direnmeden polise verip vermemeyi kararlaştırmak için İstanbul siyasi şubede “MK toplantısı” yaptılar. Polis onlara bu olanağı tanıdı. Gerek bu andığım örgütlerde gerekse başkalarında o kesitte tanık olduğumuz rezaletler bunlarla da sınırlı değil. Bunun altını da kalınca çizeyim.

     

     

    Yalnız burada bir parantez açmam gerekiyor: O kesitte hep birlikte 'Türkiye solu'nu oluşturan örgüt ve çevrelerin merkezi tutum ve performanslarından söz ediyorum burada. Bu temelde söylediklerim, bu örgütlerin saflarından da dışarda, poliste, cezaevlerinde, faşizmin mahkemelerinde ve idam sehpalarında yiğitçe bir duruş sergileyen, devrim davasını ve inandığı devrimci değerleri her şeyin üstünde tutarak ölüme bile kahramanca gitmesini bilen devrimci militanların çıkmadığı anlamına gelmiyor. Böyle toptancı bir yaklaşım -bazılarını daha o dönem ölümsüzlüğe uğurladığımız- bu yiğit devrimcilere olduğu kadar tarihe karşı da haksızlık ve insafsızlık olur. Ancak, örgütlerinin merkezi yönetim ve politikalarının teslimiyetçi bir karakter taşıması onların devrimci duruşlarının tarihsel anlam ve önemini nasıl ortadan kaldırmazsa; saflarından birey ya da bütünü belirlemekten uzak küçük gruplar olarak direnen devrimcilerin çıkmış olması zamanın “anlı-şanlı” örgütleri ve onların “anlı-şanlı” yönetici kadrolarının 12 Eylül faşizmi karşısında yerlerde sürüklendikleri gerçeğini ortadan kaldırmaz!..

     

    Üstelik bunlar dışarda direnmedikleri -hatta direnmeyi düşünmedikleri- gibi tutsak düştükten sonra da poliste, cezaevlerinde ve faşizmin mahkemelerinde de devrimci bir duruş sergilemediler. Yani bunlar belirli bir an ya da cepheyle de sınırlı kalmayarak faşizme karşı mücadelenin bütün cephelerinde, bütün bir 12 Eylül dönemi boyunca yani devrime inanan ve kendilerini “önder” olarak benimseyip güvenen kadro ve taraftarlarının, sadece evlerini ve olanaklarını değil kalplerini ve bilinçlerini de devrimcilere açan işçi ve emekçilerin, önlerine düşüp kendilerine yol gösterecek 'devrimci öncü ve önderlere' en fazla ihtiyaç duydukları yıllar boyunca bu tarihsel sorumluluğun hakkını az-çok vermek şurada dursun çevrelerine de yılgınlık ve teslimiyet yayan 'alçak bir profil' sergilediler.

     

    Türkiye solu ve tarih, sonrasında da bunlardan hiç olmazsa dürüst ve samimi bir devrimci özeleştiri duymadı. Minareyi saklamaya yetmeyecek mırın-kırınlarla geçiştirdiler işi. “Hatıra” anlatmaya geldiği zaman “ben...ben... ben...” diyerek “her şeyin yaratıcısı” imajı çizenler, iş, 12 Eylül faşizmi gibi zorlu ve nesnel bir sınav döneminde sergilenen pejmürdeliğin hesabını vermeye gelince “kolektivizmi” hatırlayıp “hepimiz suçluyuz” bahanesinin arkasına siperlendiler. “Aradan bunca yıl geçtikten sonra bu artık onların ve bu masallara inanmayı hala sürdürenlerin sorunudur” denilebilir. Bir yönüyle öyle zaten. Fakat işin bir başka yönü daha var ki, hesabı tam verilmemiş bu pratiklerin kimi sahipleri hala Türkiye'deki sol siyaset üzerinde etkili olma çabası ve iddiası içindeler. O zaman mesele sadece bir 'geçmiş' hesaplaşması olmaktan çıkıp bugünü de ilgilendiren bir problem özelliği kazanıyor.

     

     

    Alınteri: Biz de sözü zaten oraya getirmek, onunla bağlamak istiyorduk: Aradan 36 yıl geçmiş. Hala 12 Eylül'ün pratiklerini tartışmak gerekli ve anlamlı mı sizce?..

    H. Selim Açan: Bu elbette bu tartışmayı hangi amaçla, nasıl yaptığınıza bağlı. 12 Eylül'de yaşananları özellikle de bireysel bir kahramanlık menkıbesi haline getiriyorsanız, o günlerde yaptıklarınızı ve yaşadıklarınızı anlatmakla yetinen bir nostaljiden hala kurtulamamışsanız, bugüne dair anlamlı tek bir söz ve açılımınız yok ya da kalmamışsa, bu sizin örgütlü devrimci pratik mücadeleden hatta devrimcilikten kaçışınızı perdelemekte kullandığınız bir örtü haline gelmişse ya da “12 Eylül'de şöyle acı çektik, şöyle işkenceler gördük, şöyle asıldık, bize daha neler yapıldı....” şeklinde salya-sümük ağlama tiradları atmaktan öte bir sözünüz yoksa/kalmamışsa çek kuyruğunu gitsin!.. Hiç olmazsa “12 Eylül edebiyatı” yapmayı bırak!..

     

    Fakat derdiniz 'rantiyelik' değil de, “o kadar gücümüz ve etkimiz olduğu halde burjuvazinin 12 Eylül saldırısı karşısında TDH olarak nasıl o kadar etkisiz kaldık, çoğumuz geleceğini öngördüğümüz, bazılarımız istihbaratını önceden aldıkları halde neden o kadar hazırlıksız yakalandık, cunta şefi Evren'e 'büyük çatışmalar yaşanır diye önceden kan stokladık, ambulansları hazır beklettik, ama korktuğumuz gibi bir direnişle karşılaşmadık, bu kadar kolay sonuca gideceğimizi biz bile ummuyorduk' dedirtecek ölçüde sefil hallere düşmemize hangi hatalar, süreçleri kavrayışımızdan politika yapma tarzımıza kadar hangi zaaf ve yanlışlarımız neden oldu...” ekseninde bugünümüze ışık tutacak dersler çıkarma amacıyla yaklaşıyorsanız, bu devrimci sorgulamanın zamanı hiçbir zaman geçmez!..

     

    Çünkü her yeni gün, her yeni tarihsel evre, karşımıza elbette yeni sorunlar ve görevler getirir ama bunlar gökten zembille inercesine aniden karşımıza çıkmazlar. Herbirinin az ya da çok geçmişle bir bağlantısı vardır; çoğu, geçmişte çözülmemiş sorunların üzerine eklenen yeni çizgi ve özellikler kazanmış 'yeni'lerdir bunlar.

     

    İşin diğer bir boyutunu da, bizlerin dünyayı ve sorunları kavrayışının, genel anlamda bilgimizin ve birikimimizin farklılaşması oluşturur. Yeni bilgiler edinip deneyimlerimiz zenginleştikçe, daha önceki birikimlerimizle farklı değerlendirdiğimiz geçmiş süreç ve deneyimlerden çıkardığımız sonuç ve dersler de farklılaşır. Bu tabii her zaman devrimci anlamda daha gelişkin olana doğru olumlu yönde bir değişim olmaz. Döneklik ve inkarcılık yönünde de seyredebilir. Fakat diyalektik materyalist yöntem ışığında zaman zaman yapılacak bu tür geriye dönüşler, devrimci olanı her zaman zenginleştirici bir rol oynar.

     

    Dolayısıyla, aradan değil 36 yıl, 50 yıl da geçse 12 Eylül döneminin devrimci özeleştirel bir irdelemesini yapmanın zararı değil yararı vardır. Hele bir de TDH'nin sonraki gelişimi üzerinde de tayin edici sonuçlar doğuran o tarihsel sürecin nesnel ve dürüst bir devrimci muhasebesinin bugüne kadar yapılmamış olduğu gözönüne getirilecek olursa bu ihtiyacın güncelliği sanırım daha iyi anlaşılır.

     

    [Alınteri, 12 Eylül 2016]